Yeniçerilik Sistemi -Devşirmler ve isyanları – arşivlerin yakılması

Yeniçeri sistemi I. Murad zamanında Acemi Ocağı’nın pratik bir ekol olarak kurulmasıyla başlar.

Acemi Oğlanların eğitildiği ilk Acemi Ocağı 1362 veya 1363 tarihlerinde Gelibolu’da açılmıştı. Yeniçeri Ocağı’nın ilk açılışı da aynı tarihe rastlar.

Fatih Döneminde Devşirme Sistemi

Devşirme, özellikle II. Mehmed (Fatih) tarafından çok benimsenen bir metot olmuştu. Bir İtalyan şöyle yazmıştı: “Sanki yeni bir halk yaratmak ister gibi, bu yöntemde dikkat çekici bir sebat sergiliyor… Eğer sultan farklı ırklara bir arada görev verirse bütün ırklar birbirlerini geçmeye çalışırlar… Eğer ordu tek ırktan oluşuyorsa tehlike baş gösterir;  şevk kaybolur ve lakaytlık eğilimi görülür…”

Devşirmenin asıl nedeni Türklere duyulan güvensizlikti.

1453 yılından sonraki ilk 48 veziriazamdan sadece 18 tanesi doğma büyüme Türk’tü. Kimi Türkler padişahın meclisi, yani Divan için, tiksintiyle “köle pazarı” ifadesini kullanırlardı.

Hristiyan ailelerden bazıları ise çocuklarının devşirilmesi karşısında büyük üzüntüye kapılırlardı. Bir şarkının sözleri şöyledir:

“Lanet olsun sana ey İmparator, üç kere lanet olsun.
Yapmış olduğun ve hala yaptığın kötülükler için.
Yaşlıları ve papazları tutup zincire vurdun,
Çocukları yeniçeri yapmak için.
Anaları da ağlıyor, bacıları da, kardeşleri de
Ben de ağlayacağım gözlerim çıkana kadar
Geçen yıl oğlumdu giden, bu yıl kardeşim”

yeniçeri – nizami cedid binbaşı – topçu başı – binbaşı

Müslüman olan Yeniçeriler

Bir an düşünmek gerek;  nasıl bir duygu yoğunluğu yaşanıyordu kim bilir o zamanlar. Osmanlı gelmeden önce de derebeyleri yüzünden çalışma ve vergi nedenleriyle canı çıkan bir halk. Sonra yeni efendiler geliyor ve her 40 hanede bir hanenin düzgün görünüşlü erkek çocuğu ellerinden alınıyor, Müslüman oluyor. Belki bakmakta zorlanan fakir aileler mutlu oluyordur, gelecekteki hayatı iyi olacak diye; ama durumu iyi olan, varlıklı aileler de var.

Bir Türk ailenin yanında 2-3 yıl kalıp, hem Türkçe öğrenmiş, hem Müslümanlığın ilkelerini benimsemiş acemi oğlanlar, Aksaray’daki yeni Odalar’a götürülüp Yeniçeri Ocağı’na teslim olurlardı. Acemi oğlanı kütüğe kaydolur kaydolmaz askerlik yevmiyesi bağlanırdı.

Yeniçeri Ocağı 196 Orta’dan (tabur) ibaretti. Bunun 101 Orta’sı cemaatli; 61 Orta’sı bölüklü, 34 Orta’sı sekban idi.

Padişah, 1. bölüklü Orta’sının 1 numaralı askeri sayılırdı. Kütük defterinde padişahlık unvanı yazılmaz, sadece baba adı yazılırdı. Askerlik yevmiyesi 40 akçeydi. Üç aylığı 3.600 akçe tutardı. Kışlada 1. bölüklü Ortası’nın bir de taht odası vardı.

Ulufe dağıtımının 3. günü padişah bir yeniçeri askeri kıyafetiyle gelir, Orta’sının taht odasında oturur, kethüda bir kese içinde maaşını getirir, padişah keseyi açıp içine bir avuç altın ilave ettikten sonra askere bahşiş olarak dağıtırdı.

Yeniçerilerin kışla hayatının en curcunalı sahnelerinden biri de her sabah kışla önündeki meydanda Orta’lara et dağıtılmasıydı. Zaten meydan da bu nedenle “Etmeydanı” olarak anılırdı.

Et dağıtımı

Ocağa sığır eti verilirdi. Yedikule dışındaki salhanede kesilen etler; beygirlere yüklenir ve her sabah bu işe memur karakollukçular tarafından, tırıs sürülen atlara ayak uydurularak koşa koşa getirilirdi. Karakollukçuların başındaki aşçıya da “seğirdim ustası” denilirdi. Bu usta kafilenin başında koşar ve bir yandan da, “savulun! Bre savulun!..” diye bağırırdı. Ocağın etlerini getiren kafilenin önünden geçmek, Ocağın kısmetini kesme, uğursuzluk bilinirdi. Yedikule ile Aksaray arasındaki yolda halktan bu gafleti gösterenler öldüresiye dövülürdü.

Meydana et geldiğinde, her Orta o gün et alacak askerlerini seçer, bu askerler kışla kapısının önünde bir sıra halinde dizilirlerdi. Kasap, besili bir koyunu kucağına alır, diğer uçta beklerdi. Seğirdim ustası, çıktığı bir taşın üstünde, “Hazır olun ağalar, et geldi!.. Bildik bilmedik demeyin!..” diye bağırıp eliyle işaret verince;  askerler kasaba doğru koşmaya başlar, kim önce ulaşıp da elini koyuna değdirirse, o bütün koyun, o gün cabadan o askerin Ortasına verilirdi. Kazanan asker de Ortasının gözbebeği olurdu.

Yeniçeri Ağası – Çorbacı

Kuruluşunda Yeniçeriler

İlk yüzyılında Yeniçeriler;  prensip, disiplin, namus, dürüstlük gibi birçok erdeme sahip kişilerden oluşan bir topluluk idi. Aralarında çıkan birkaç çürük elma hemen ayıklanırdı.

Sene 1596, İstanbul’da bir imam efendi, mahalle halkından bir kalabalık grubun başında Divan’a gelerek genç ve güzel karısının bir yeniçeri tarafından ayartılıp kaçırıldığını arz ederek bir namus davası açtı. Divan, şikayet üzerinde hassasiyetle durdu. Çünkü konu halkın ırzını, namusunu korumaya memur bir yeniçeri idi. Suçlunun bulunmasına mutaassıp bir yeniçeri olan Ferhad Ağa memur oldu, o da adlarına leke süren bu yeniçeriyi bulmaya ant içti.

Yeniçeri Ferhad Ağa

Önce kütük defterini karıştırıp, sicili bozuk, haşarı bilenen askerleri birer birer ayırdı;  bu olayda hepsi de masum çıktı. Sonra da yoklama kaçaklarını aradı, yine bir şey bulamadı. İstanbul’da bir bekar yeniçerinin bir kadınla yaşayabileceği yerleri dolaştı; kötü şöhretli hanları, şüpheli evleri bastı, esir odalarını aradı. İstanbul’da aradığını bulamayınca Üsküdar’a geçti ve orada bir kahvehanede çok güzel tüysüz bir oğlanla oturmuş muhabbet eden bir yeniçeri dikkatini çekti. İkisini de kahvehaneden çıkartıp yakındaki yeniçeri kolluğuna (karakoluna) götürdü. Ferhad Ağa zeki bir adamdı.

Evvela tüysüz oğlanı soydu ve erkek olmayıp kadın, imam efendinin genç ve güzel karısı olduğu ortaya çıktı. Suç şimdi katmerlenmişti. Kadın kaçırma, evli bir kadını kaçırma, imam karısı kaçırma, bir Müslüman kadının saçını keserek oğlan kılığına sokmak ve onu erkekler arasında dolaştırmak.

Önce oğlan kılığındaki kadını kollukta boğdurttu. Yeniçeriye gelince, kanunen başı kesilecekti . Fakat Ferhad Ağa, bu katmerli suçu işlediği için cellat satırını yeterli görmedi. Yeniçeriyi bir kayığa koyup Tophane’ye götürdü. Meydanda seyre gelen binlerce kişinin gözü önünde çırılçıplak soydu, ayak ve diz kemiklerini kırdırttı, sonra belden aşağısını yağlı paçavralara sardırarak bir havan topunun namlusuna gülle gibi sımsıkı tıktırdı ve GÜM!

Ard arda Cülus bahşişi

1574 yılında, Sultan III. Murad’ın cülusunda, her birinde 10.000 altın bulunan 75 çuval altın, bahşiş olarak dağıtılmıştı.

Bunun 70 çuvalı yeniçerilere verilmişti. Yani 700.000 altın;

1600’lü yılların ortalarında en yüklü cüluslarını almışlar: 4 yılda 4 bahşiş!

1. Ahmed tahta çıktı, cülus.

Sultan Mustafa kısa bir süreliğine çıkıp, indi.

2. Osman tahta çıktı, cülus.

3. Mustafa tekrar tahta çıktı, cülus.

4. Murad tahta çıktı, cülus.

Sonunda Saray iç hazinesinden altın ve gümüş eşyalar alınıp darphanede eritilerek yeni basılan paralarla ödenebilmiş!

Bozulan Yeniçeri Sistemi

Zaten her şey III. Murad’la beraber bozulmuş. Gereksiz sarfiyatta zirve yapan padişahlardan biri olan Murad, şehzadelerden birinin sünnet düğününde, kendisini ve davetlilerle halkı aşırı derecede eğlendirmiş cambaz, hokkabaz, perendebaz ve pehlivanlara, ”Dileyin benden ne dilerseniz!” diye sordurmuş, onlar da, “yeniçeri olmak isteriz!” demişler. Padişah da asılları ve geçmişleri meçhul, fakat tamamının o ana kadar başıboş yaşamış serseriler olduğunu herkesin bildiği bu adamların yeniçeri yazılmalarını emretmişti. “Padişahım, fermanınız Ocak düzenine ve geleneğine uymaz ve bu adamlardan da zaten yeniçeri olmaz” demişlerse de, Sultan Murad, “Padişahlar da verdikleri sözden dönmez” demiş. Padişahın ısrarı üzerine Ferhad Ağa istifa etmiş, yerine atanan Yusuf Ağa bu vebali üstüne alarak, o derbeder takımına “ağa çırağı” diye bir kulp takarak ocağa asker kaydetmişti. Ocakta kalabilmişler mi, ya da kaçmış veya kovalanmışlar mı bilinmiyor ama ocağın düzeni bu olaydan sonra bozulmuştu.

Yeniçeri avı başlıyor

Katledilen II. Osman, ordu içinde bölünmelere de neden olmuştu. Erzurum Valisi Abaza Mehmed Paşa, bu cinayeti bahane ederek isyan ettiğinde; Erzurum’dan Sivas’a kadar Doğu Anadolu’da, eline düşen yeniçeriyi aman vermeden öldürmeye başladı. Yeniçeriler de, muhafızı oldukları kaleleri bırakıp, kıyafet değiştirerek İstanbul yoluna düşmüşlerdi.

Abaza Paşa’nın karakolları, yolda şüpheli yolcuları çevirir, uzun paçalı şalvarlarını sıyırtıp, diz ve bacaklarına bakarlardı. Çünkü yeniçeriler daima boyu dize kadar olan çakşır giyerlerdi. Bu yüzden dizleri, baldırları, bacakları güneş yanığı, üst tarafları ise beyaz olurdu. Böylelerini yakalayınca hemen çökertip boynunu vururlardı. Kısa çakşır giyen ve yeniçerilikle hiçbir ilgisi olmayan nice masum köylü, kentli boş yere öldürülmüştü. Eğer o zamanlar nişan dövmeleri olsaydı, boşu boşuna bunca insan ölmezdi.

Mere Hüseyin Paşa

“Balık baştan kokar!..” sözünü doğrularcasına, Osmanlı’nın bu en kötü döneminde, tüm idareciler de kötü olunca, şimdi anlatacağım olay gibi olaylar da çoğalıyordu:

1623 yılında, bir divan günü sipahilerle yeniçeriler Kubbealtı’na hücum ettiler;  Gürcü Mehmed Paşa’ya, “Biz seni istemeyiz! Sadaretten çekil yoksa seni paralarız!” dediler. Mehmed Paşa hiç direnmedi, mührünü teslim ederek istifa etti. Saray’dan padişah adına, “Kul kimi ister?“ diye sorulduğunda, “Mere Hüseyin Paşa’yı isteriz!“ bağrışmaları yükselince mühür bu vezirin koynuna girdi.

Gençliğinde aşçı yamaklığı yapmış olduğu söylenen Mere Hüseyin Paşa şükran borcunu Ağakapısı’na 1.000 kelle şeker göndererek ve orta camisine de ibrişim seccadeler döşemekle ödedi.

O zamanlar şeker çok değerliydi. Toz şeker ve kesme şeker yoktu; Şeker Avrupa’dan geliyordu.

5-6 okka çeken (6-7,5 kg), külah şeklinde dökülmüş şekere “kelle” deniyordu. 1.000 kelle, yaklaşık 6-7 tonluk bir miktar tutuyordu ki, bu muazzam bir miktardı. Devletli vezir piyasadan belki de bütün şekeri kaldırmış, en azından bir çarşı malını göndermişti.

Bu paşanın ilk sadareti 25 gün sürmüştü; ikincisi biraz “tatlandığından”, yedi ay sürdü.

Zor yıllar, isyan ve yangın

1688 yılı Mart ayı başında çıkan yeniçeri isyanında, bu defa esnaf ve halk yeniçerilere karşı cephe almış ve Sancak-ı Şerif’i çıkartıp üzerlerine yürüyerek yaklaşık 400 yeniçerinin öldürülmesi ve idamıyla son bulan olaylar sonucu yeniçeri ağaları egemenliği bitmişti.

Bir hafta sonra, 8 Mart 1688 Pazar gecesi, İstanbul’da Balıkpazarı Kapısı dışında bir meyhanede yangın çıktı, sur içine atladı ve şehrin büyük bir kısmını kül etti. O tarihte yangın tulumbacılığı teşkilatı daha kurulmamıştı; fakat yangınları söndürmeye koşmak da yeniçerilerin görevlerindendi. Yeniçeriler bu yangına seyirci kaldılar, hatta,“Bre yoldaşlar ne durur seyredersiniz?” diyenlere de, “Sancak-ı Şerif çıkartıp kulu kırmak iyi miydi? Ko yansın şehirli keferesi!“ dediler.

Bu yangında 1.500 ev, 5.000 dükkan yeniçeri ihaneti yüzünden yandı denilebilir.

Ocak artık kanlı ihtilallerin kundağı haline gelmişti. İlk fırsatta fitne ateşi parlayıverecekti.

1688 isyanı, bir savaşın içinde, en buhranlı bir bozgun devrinde çıkmıştı. Avusturya, Rusya, Polonya ve Venedik’le savaş halindeydik. Yeniçeriler İstanbul’da vezir sarayı ve çarşılar yağma ederken cephelerde yeniliyorduk;

8 Eylül 1688’de Avusturyalılar Belgrad’ı aldılar. Belgradki o tarihte, iç ülkede bir ordu merkeziydi.

İsyansız Yıllar

İstanbul, 1730 ihtilalinden 1808’ e kadar, yani 78 yıl yeniçeri isyanı görmedi.Bu süre içinde tahttan padişah indirmeyen ve padişahtan vezir kellesi istemeyen yeniçeriler, yüzyılın yeni silahlarını bilen, yeni savaş tekniklerini öğrenen, talim terbiye kabul eder asker de olmadılar. Talimleri testiye ve yumurtaya kurşun atmak, ıslak keçeye pala çalmaktan ibaret oldu.

İstanbul’da ve taşrada şehirlerin kabadayıları oldular, şehirlerin asayiş ve inzibatı yeniçeri ocağına bırakılmıştı. Bütün esnaf ocağa yazıldı ve işinde, ocaklı ayrıcalığına dayanarak başına buyruk hareket etti, halkın gıdasıyla oynandı. İçlerinde kötülüklerinin cezasını çekenler, hatta başını verenler çok oldu; ama yakasını ele vermeyenler de kabadayılık, vurgunculuk, haraççılık yolunda devam etti. Bu yolun kaçınılmaz icabı, kendi boylarından rakiplerle karşılaştılar. Bu sefer de “meydan ya senindir ya benim” diyerek kanlı dövüşler oldu.

İtlik, külhanilik, bıçkınlık cahil gençler arasında salgın halini aldı. Türlü uygunsuzluk, sapıklık, ahlaksızlık kabadayılık şanından bilindi.

Yani kısacası, yeniçeri ocağı son yüzyılında askerliğin şerefini tamamen kaybetmişti.

Ordu düzeninin bozulması

1700’lü yılların sonlarında; Cephelere, seferli kadronun dörtte biri zor sevk edilebiliyordu. Örneğin İstanbul’dan parlak bir ordu alayı ile çıkan yeniçerilerin dörtte üçü, şehir dışında ilk konak yeri olan Davutpaşa ordugahından, daha o alay gününün akşamı, şehre kaçıp günlük işinin başına dönmüş olurdu! Zabitler bunları asla geri getiremeyeceklerini bildikleri için ihbar etmektense göz yummayı tercih ederlerdi. Örneğin 100 askeri olan bir odabaşı, 25 askerin seferi ulufesini dağıtır, var gösterip 75 sefer kaçkınının ulufesini de kendi kesesine atar, uygun bir miktarını da çorbacısına pay olarak ayırırdı. Soyulan devlet hazinesiydi, yıkılan devlet binasıydı.

Felaketten felakete sürüklenen, atalarının fethettiği ve yüzyıllar boyunca yerleşerek imar ettiği ve nüfusunun da pek çok kasabada yüzde seksen çoğunluğunu teşkil ettiği koca koca ülkelerden muhacir olup çekilen de Türk Milletiydi.

Yağmacı Yeniçeriler

Sultan III. Selim zamanında, Yemiş İskelesi kayıkçılarından Poyrazlı Mustafa adlı bir yeniçeri, Balıkpazarı’ndaki bir meyhanecinin oğlunu bıçak zoruyla kaçırıp, aynı iskele yakınlarındaki kayıkhanelerde bulunan odasına kapatmıştı. Çocuğu kurtarmak için Çardak kolluğu çorbacısı Hüseyin Ağa, bütün kolluk kuvvetiyle kayıkhaneyi basmış, çıkan çarpışmada kolluk askerlerinden biri ölmüştü. Poyrazlı Mustafa idam edilmek üzere kayıkla Rumelihisarı’na götürülürken Tophane önlerinde kayıktan atlamış, fakat kendisi de kayıkçı olduğu halde yüzme bilmediğinden boğulmuştu. Olay akşam saatlerinde olduğu için karanlıkta cesedini bulamamışlardı.
3-4 gün sonra ceset su yüzüne çıkıp Sirkeci sahiline vurmuş, orada Girit’ten sabun getirmiş bir geminin yanında bulunmuştu. Bu sefer de o semtin kayıkçısı ve hamal yeniçerileri, “Gemiciler bir yoldaşımızı katletmiş” diye ayaklanmıştı. Kaptan her ne kadar, “Bu ceset şişmiş, birkaç gündür denizde olduğu belli; biz ise daha dün geldik” diye feryat etse de kimse kulak asmamış ve bütün sabunlar yağma edilmişti.

sıradan sarıklı Yeniçeri

Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay)

İstanbul’daki bütün yeniçerilerin 15 Haziran 1826 şehir muharebesine katıldıkları söylenemez. Büyük bir kısmı şehir dışına kaçtı. Genel af beklerlerken tam aksine II. Mahmud hepsini ölüm fermanlısı yaptı. Onlar da can kaygısıyla, uçsuz bucaksız Belgrad Ormanı’na daldılar ve orada açlıktan ölmemek için eşkıyalığa başladılar. Yeni kurulan orduyla Belgrad Ormanı’nda amansız bir takip başlatıldı ve buradaki kıyım çok daha korkunç oldu.

The City of the Sultan – Julia Pardoe

Güvenilir bir kaynak, 19.yüzyıl ünlü İngiliz yazarı Julia Pardoe’nun „The City of the Sultan (1836)“ adlı eserinde bu olay anlatılır:

“1823 yazına kadar Belgrad Ormanı kestane, gürgen, meşe, ceviz, ıhlamur, çınar ve her cins kerestelik ağaçlarla son derece zengindi. Yeniçeriler kaçıp Belgrad ve Mudanya ormanlarına saklandılar. Daha cüretkarları Anadolu’da ilerleyip Bursa dağlarına yayıldılar. Uzak görüşlü olmayanları Karadeniz sahillerindeki ormanlara sığındılar. Bir süre ot ve meyve ile beslenip af beklediler. Af çıkmayınca, 8-10 kişilik gruplar halinde yolculara saldırıp mallarını aldılar, kan akıttılar. Sonunda bütün yollar salimen geçilemez oldu. Hükümet peşlerine düştü fakat bu defa birleşip sayıları yüzleri bulunca, onlara da meydan okudular. Bu duruma çok kızan padişah yeniçerilerin saklandıkları ormanların yakılmasını emretti. Başta Belgrad Ormanı, çeşitli yerlerden tutuşturuldu. Civardaki tepelere de askerler yerleştirildi ve ormandan kaçanları vurdular. Yüzyıllardır heybetle duran, esrarengiz derinliklerine güneş sokmayan, balta girmemiş kısımlarında binlerce hayvan saklayan muazzam orman derhal ateş çemberiyle kuşatıldı. Karadeniz’den esen rüzgar ateşi o kadar büyüttü ki, Bahçeköy Su Kemeri beyazlığını yitirip kızıl bakırı andırırken, iri ağaç gövdeleri dehşetli gürültülerle yere devrildiler. Bu sırada devamlı silah seslerine insan feryatları karışıyordu. Buradan bir tek canlı yeniçerinin çıktığına artık kimse inanamaz …”

Atı alan Üsküdar’ı geçti

15.ve16. yüzyıllarda, bazı kaynaklar göre, yeniçeri askerleri devlet otoritesi ile karşı karşıya kaldıklarında son çare olarak Anadolu’ya kaçarlarmış. O günün koşullarına göre İstanbul’un Rumeli yakasında Belgrad Ormanlarına, Anadolu yakasında ise Üsküdar sırtlarındaki Karacaahmed Mezarlığı’nın ardına ulaşan bir kaçağın yakalanması çok güç olduğundan, “Atı alan Üsküdar’ı geçti..” sözü o zaman dilimize geçmiş.

Ama 19.yüzyıla gelindiğinde bu söz geçerliliğini yitirmiş olmalı ki, yeniçeriler tarih sayfalarından bir anda silinmiş.

Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra teşkilata bağlı askerlerin devam ettikleri hamamlar, kahvehaneler, kışlalar hiçbir iz kalmamacasına yok edildi. Yeniçerilik tarihine ışık tutacak kayıtların olduğu, Eski ve Yeni Odalar ile Süleymaniye’deki Ağa Kapısı’nda saklanan yeniçeri belgeleri, masraf ve ödeme defterleri ile sofra tezkireleri Saray’dan gelen emir doğrultusunda toplatıldı.

Bütün Yeniçeri Arşivleri yakıldı

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bir belgede, Yeniçeri Ocağı’ndan geriye kalan evrakın akıbeti ile ilgili ilginç bilgiler vardır. Belgede özetle, yeniçerilerden kalan evrakın Sultanahmet’te, Ayasofya Hamamı olarak da bilinen, Hürrem Sultan Çiftehamamı’na götürülerek burada yakılması için dönemin sadrazamından izin istenmektedir. Belgede evrakın yakıldığına dair bir kayıt yok. Yalnız sonraki tarihlerde yapılan araştırmalar ve yayınlar, bunların yaktırılmış olduğunu, bu işin günlerce sürdüğünü göstermektedir.

Bazı kaynaklar yeniçeri kıyımını daha geniş bir alana yayarak yeniçerilere ait mezar taşlarının bile, dönemin padişahı II. Mahmud tarafından kırdırıldığını kaydediyor.

1990’lı senelerin başından bu yana özellikle İstanbul genelinde yapılan araştırmalarda, çok sayıda yeniçeri mezar taşının hala yerli yerinde durduğu, aradan bunca zaman geçmesine rağmen en azından yok edilmedikleri saptandı. Bu konuda araştırma yapan Burak Çetintaş’a göre, saptayıp fotoğrafladığı ve “yeniçeri mezar taşı” geneli içinde kabul edilebilecek mezar taşı sayısı yedi binin üzerindedir. Bunların dört yüzü aşkını ise mezarın sahibi olan yeniçerinin hayatta iken mensubu olduğu bölük veya Orta’nın işareti olan sembolü taşır.

Onca plansız büyümeye, istimlak ve düzenleme adı altında yapılan yıkıma rağmen, bu yüksek sayıya ulaşabilmek, 1826’dan sonra bir yeniçeri mezar taşı kırımı olmadığının kanıtıdır.

Her belgeyi kayıt edip arşivlemesiyle ünlü olan Osmanlı nasıl belki o tarihte milyonlarca arşivi yaktı? İlginç…