“Ülke Hanedanın Ortak Malıdır” Anlayışı Neden Yanlıştır?

Eğitim sistemimizde bize küçüklüğümüzden itibaren, özellikle de lisedeki tarih derslerinde Türk Tarihi’nden bahsederken “ülke hanedanın ortak malıdır” şeklinde bir anlayıştan söz edilmiş, bu anlayışın Türk devletlerinin yıkılmasında payının büyük olduğu anlatılmış, öyle öğretilmiştir. Hatta bu anlayışın, Osmanlı hükümdarı Birinci Murad zamanında “ülke hükümdar ve oğullarının ortak malıdır” anlayışına dönüştüğü anlatılmıştır. Bu bilgi, gerçekliği olmayan bir bilgidir.

Burada bizlere asıl öğretilmesi gereken kavram “Ülüş Sistemi”dir. Buna daha sonra geleceğiz fakat bunun öncesinde “ülke hanedanın ortak malıdır” ifadesinin ortaya çıkardığı yanlış yargılardan bahsedelim.

1. “Ülke hanedanın ortak malı olduğu için Türk devletlerinin ömrü kısa olmuştur.”

Böyle bir durum söz konusu değildir çünkü hanedanın yıkılması = devletin yıkılması demek değildir. Devlet, hanedan ile kurulan ya da hanedan ile yıkılan bir kurum değildir, öncelikle bunu bilmemiz gerekiyor. Bunu şu örnekle basit olarak açıklayabiliriz; Doğu Roma İmparatorluğu’nu yöneten Dükas Hanedanı yıkılmıştır fakat yerine Komnenos Hanedanı göreve geçmiştir. Burada değişen devlet değil, hanedan olmuştur. Bu durumda diyebiliriz ki, toprakların hanedan içinde paylaştırılması sebebiyle hanedan üyeleri arasında anlaşmazlık meydana geliyor ve savaş çıkıyorsa, parçalanan şey devlet değil hanedanın kendisidir. Bu noktada başka bir hanedan, devletin yönetimini ele alabilir ya da rejim değişebilir. Bu paragraf aslında başka bir yazının daha konusu fakat bunun hakkında ipucu vermek istemiyorum.

2. “Ülke hanedanın ortak malı olduğu için topraklar genişlediğinde ülkeyi 2 farklı kişi yönetir.”

Bir Türk devletini idare eden iki farklı hükümdar olması mümkün değildir zira Türkler’de Kut İnancı vardır. Kut İnancı’na göre ülkeyi yönetecek olan hükümdarın, bunu yapabilmesi için Tanrı’dan Kut yani idare yetkisi alması gerekmektedir. Bunun sonucunda hem önüne gelen kişinin hükümdar olmasının önüne geçilir, hem de yönetimde çift başlılık olması engellenirdi. Çünkü Kut İnancı’na göre Tanrı aynı anda (en azından aynı hanedan içinde) sadece bir kişiye Kut yetkisi verirdi. Verilen bu Kut yetkisi de, bahsedilen hükümdarın Töre’ye (yazılı olmayan Türk kanunları) uyup – uymamasına göre kendisinden alınabilirdi. Bunu, Karahanlı Türklerinden olan Yusuf Has Hacib’in yazıp, Karahanlı hükümdarlarından olan Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han’a takdim ettiği siyaset kitabı Kutadgu Bilig’de geçen şu paragraf ile daha iyi anlayabiliriz:

“Kut’un tabiatı hizmet, şiarı adalettir… Fazilet ve kısmet Kut’tan doğar. Beyliğe yol ondan geçer… Her şey Kut’un elinin altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir… Tanrısal’dır… Dünya’da tam bir iktidar kuşağı bağladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı… Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi… Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar…” [1]

Bu durumda “ülke hanedanın ortak malıdır” anlayışının Türk devletlerinde ikili yönetime sebep olduğu şeklinde bir durum söz konusu olamaz. “İkili durum” dedikleri durum “Ülüş Sistemi” dedikleri sistemden kaynaklıdır. Ülüş Sistemi’ne gelecek olursak:

Eğer bir Türk devletini yöneten bir hanedana mensup biriysen, ülke yönetiminde sana düşen sorumluluğu üzerine almak “zorundasın”. İşte bu sisteme Ülüş Sistemi denir. Yönetimde ne olarak sorumluluk alacağın (valilik, komutanlık, diplomatlık, vb.) hükümdara ya da sana kalmıştır. Hükümdar’ın, Ülüş Sistemi gereğince devletin büyüyen topraklarının yönetimini kolaylaştırmak adına topraklarının bir kısmını idare etmesi için kardeşine, amcasına ya da eniştesine vermesi demek, “ülkeyi iki farklı kişi yönetiyor” ya da “devletin yıkılma sebebi yönetimdeki çift başlılık” demek değildir. Burada yapılan şey toprakların yönetimini kolaylaştırmak ve Ülüş Sistemi gereğince hanedanın bütün üyelerine toprak idaresinde yetki vermektir. Osmanlı hükümdarı Birinci Murad zamanında, “ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır” şeklinde olan veraset anlayışının “ülke hükümdar ve oğullarının ortak malıdır” anlayışa dönmesi de bu sebeptendir. Burada “mal”dan kasıt yine Ülüş Sistemi’dir. Özetle Birinci Murad’ın yaptığı şey, “bundan sonra valilik, komutanlık, vb. (hanedandan olan kişiler için) durumlar yalnızca hükümdar ve oğulları için geçerlidir; dayı, amca, kuzen, vb. buna dahil değildir.” anlayışını getirerek Ülüş Sistemi’nin hanedan içindeki sorumluluk alanını kısıtlamasıdır.

Bitirmeden önce, Mete Han zamanında yaşandığı söylenen tevatürlerden birini de size aktarmak istiyorum. Vatan toprağının millete ait olduğu, hükümdar ve ailesinin yalnızca emaneti koruyan kimseler olduğu konusundaki buna benzer tevatürler, Türk Tarihi’nin hemen her döneminde vardır:

Hun Türkleri’nin hükümdarı olan Mete Han’ın tahta ilk geçtiği dönemlerde doğu sınırlarında, kendilerine düşman olan Tunguz boyları bulunmaktadır ve epey güçlüdürler. Mete’nin tahta geçtiğini öğrendiklerinde onu baskı altına almak istemişlerdir. Mete’den önce çok değerli bir atını, daha sonra da hanımlarından birisini istediler. Mete bunu öğrendiğinde, durumu devlet adamları ile müzakere ederek fazla direnmeden atını ve hanımlarından birisini, kendilerinden çok daha güçlü olan Tunguzlar’a vermiştir. Bu hareket üzerine Tunguzlar daha da ileri giderek, iki ülke arasında ıssız, çorak bir bölgeyi de kendilerine istemiş fakat Mete Han bu isteğe çok öfkelenerek Tunguz boylarına karşı savaş ilan etmiştir. Bu duruma çok şaşırıp kendisine soru soran devlet adamlarına da “Benden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem. Çünkü at ve hanım benim yetkimdedir fakat toprak milletime aittir.” dediği rivayet edilir. [2]

Yararlanılan Kaynaklar

[1] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014
[2] Ahmet Taşağıl, Kök Tengri’nin Çocukları, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2015

Leave a reply:

Your email address will not be published.