Osmanlı’da Falcılık Muskacılık Hurufilik ve diğer inanışlar

Pedro, “Viaje” adlı kitabında; camilerin önündeki büyük meydanlarda bakla falı bakan kadınlardan söz eder. Hem Rumların, hem Türklerin fala ve kehanete çok inandıklarını belirtir.

Lubenau’nun söylediğine göre Bayezid Camii yakınında bulunan Tahtakale’deki meydan yakınlarında çok sayıda falcı vardı. Bunlar, küçük kağıt parçacıklarının iliştirildiği madeni tekerlekler kullanıyorlardı. Tekerlek dönerken, döndürenin özelliklerini gösterdiği söyleniyordu.

Fal bakan kadınlar
Fal bakan kadınlar

Sarayda Falcılık Muskacılık çok etkin

Kimi kahinler zar kullanırlardı. Kimisi de Arap astrologlardı.

Bunlara akıl danışıldığında olayın gününü saat saat, dakika dakika araştırırlar ve ortaya çıkan şekilleri astronomik gereçlerle ölçer ve bir horoskop haritası çizerlerdi.

Örneğin, soyulmuş biri ve savaşa giden bir adam kahine gelerek başına ne geleceğini ya da seferde şanslı olup olmayacağını sorardı. Kahinin dediği gibi hareket etmeye niyetli olsa bile sonuçta hep bildiğini okurdu. Çünkü her şeyin Tanrı yazgısı olduğuna inanılırdı.

Falcı Raziye’nin etkisi

Örneğin, 3. Murad, uğursuzluğa inandığı için çevresinde birçok müneccim, remmal, okuyucu ve şeyh vardı. Gördüğü rüyaları Halveti şeyhi Şüca‘ya anlatarak ya da yazıp göndererek yorumlatırdı. Sarayındaki sultanların ve cariyelerin padişah iradesi üzerindeki etkileri falcı Raziye kadar olamıyordu.

Padişah, Raziye‘yi saray falcılığına getirmişti.

Bu kadının desteklediği bir bahçıvan da padişahın gözüne girmeyi başarmış, saray vaizliğine kadar yükselmişti. Bu sahtekar adam gökten İstanbul’daki bütün kiliselerin cami yapılması hakkında bir vahiy aldığını söyleyecek kadar ileri gitmişti.

Etki altında kalan 3. Murad, kentte Müslümanların sayısının arttığını, ibadet edilecek yerlerin artık adam almayacak duruma geldiğini bahane ederek kiliseleri camiye çevirtmeye başlamıştı.

Fakat Avrupa elçilerinin yalvarmaları, Rumlar ile Katoliklerin döktükleri paralar, bu kararın durdurulmasında etkili olmuştu.

Müneccimbaşı Hüseyin Efendi

4. Mehmed döneminde, 1649 yılında, iktidara ortak olma hevesinde ilginç bir tip vardı : Müneccimbaşı Hüseyin Efendi!

Kendisini “Vekil-i Kainat” gören, ahalinin, “vezirlerin müsteşarı, halkın maslahatgüzarı” saydığı bu zat, yıldız bilimine göre ve “tarik-i ta’miye” dediği yöntemle her şeye, örneğin İstanbul’a gelen elçilerle ilişkilere, patrik atanmasına dahi karışmak istiyordu.

Kara Murad Paşa’nın vezir-i azam olmasında da etkin olmuştu. Şeyhülislamlıkta, kazaskerlikte gözü olanlar bile ona başvuruyordu.

İktidara getirdiği Kara Murad Paşa, akıl hastası bir kadının, “geceleri, içerisinde mumlar yandığını” söylediği Çukurbostan’ın duvarlarını bin bir güçlükle yıktırıp define aratacak kadar safdildi ama sonunda Hüseyin Efendi’nin, Kösem Sultan’ın, ulemanın, ocak ağalarının baskısına daha fazla dayanamadı ve “bir memlekette dört vezir-i azam olmaz” diyerek 5 Ağustos 1650’de istifa etti.

Melek Ahmed Paşa’nın bir yıl süren vezir-i azamlığında, Hüseyin Efendi, İstinye’de saklandığı yalıdan kaçarken yakalanıp boğuldu.

Hurafe seven Türkler

Hans Dernschwam’a (ö. 1568/69) göre Türkler masal ve hurafelerden çok hoşlanırlar.

Avrat Pazarı’yla ilgili bir hurafe de şöyle: Bir zamanlar burada büyük bir kule vardır. Bir gün kimse bir şey yapmadığı halde, bu kuleden bir sürü dev yılan denize doğru fırlar; arkalarında koskocaman dev bulutlar bırakarak hızla kaybolurlar. Üstelik bunları gören binlerce kişi çıkar!

Betzek, Yılanlı Sütun üzerine bir söylence anlatıyor. Buna göre bu sütun bir başka yere yerleştirilmiş, yılan sürüleri belirmiş, sütun eski yerine konunca yılanlar yok olmuş.

Çemberlitaş yakınındaki Atik Ali Paşa Camii yanında, altı tane sepet vardı. Bunlar, St. John’un kitabında sözü edilen bir mucize olarak beş somun ekmekle dolan altı sepetin aynısıydı.

Burçlar ve Horoskop
Burçlar ve Horoskop

İran’da batıl inanç

3. Murad döneminde İran’ın başında olan hükümdarlardan biri olan Şah Abbas‘ın çok gelişmiş dehası bile onu, çevresindeki hurafelerden ve batıl inançlardan korumaya yetmiyordu. Bir eliyle Özbek Türklerini, öteki eliyle Osmanlıları oyalarken ve açılan talihi İran’a en unutulmaz bir dönemi müjdelerken, yıldızların hareketini yorumlayan müneccimlerin sözleri, halk arasında İran’ın üzerinden felaketlerin kalkacağı, ama Şah’ın kaçınılmaz bir uğursuzluğa uğrayacağı inancını doğurdu.

Belki batıl inançtan, belki de politika gereği olarak yazgısını değiştirmek amacıyla tahttan feragat etti ve kısa bir süre tahtı idama mahkum bir suçluya bıraktı. Bu zavallı kukla Şah üç gün süreyle kralların şatafatına, eğlencesine ve onuruna nail oldu. Dördüncü gün cellada teslim edildi. Böyle bir hile ile savuşturulan kehanet, milletin taht üzerindeki kötü inancını kökünden sarsıp yok ederken, asıl Şah’ın yerini sağlamlaştırıyordu!

Düğümlü Büyüler Muskalar ve Hurafeler

Gerlach, Türklerin kağıtlara Kur’an’dan sözler ve ayetler yazarak muskalar yaptıklarını yazıyor. Böylesi kağıtları boyunlarında taşırlarsa yüksek ateş, böcek ısırma ve sokmalarından korunacaklarına inanıyorlarmış.

Ayrıca, Kur’an’dan belirli bir parça okununca onun bir ay içinde öleceğine de inanılırmış. Sultan bu tür etkinlikler için yüzün üzerinde adam kullanırmış. Benzer bir biçimde, Türkler sahibi oldukları kölelerin ufak bir giysisini saklarlardı. Köle kaçarsa büyüyle onu geri getireceklerine inanırlardı.

Kaçak köleyi geri getirmenin başka bir yolu da bir mektup yazıp onu eve asmaktı. Köle kaçmayı planladığında mektup sallanacak ve köle geri gelene kadar sallanmaya devam edecekti. Ya da köle sahibi iki ya da üç imamı çağırır, uzun bir ipe düğüm attırır ve her bir düğüm için dua okuturdu. Bu ipi dama koyarak esiri geri döndüreceklerine inanırlardı.

Gerlach başka batıl itikatlardan da söz ediyor. Kadınlar, Hristiyan birini görmenin şans ve mutluluk getireceğine inanırlarmış.

Okültizm-ve-hurufilik
Okültizm ve hurufilik

Evliliğe dair hurafeler

Gelinin evlendiği gün kişniş, sütten yapılmış yiyecekler, yeşil ve ham elma, sirke ve gebe kalmayı önleyen şeyler yemesi yasaktı.

Damat gelini zifaf odasına götürdüğünde gelin damadın ayaklarını yıkar, sonra evin dört bir köşesine Tanrı’nın rahmeti için su serperdi. Damat gelini yatağa götürdüğünde Kur’an’dan bir sure okumalıydı. Karısına her dokunuşundan önce Tanrı’ya dua etmeliydi.

Postel’e göre, Müslümanlar arasında evliliğe dair birçok batıl inanış vardı. Eğer erkek bir kadınla yatarken bir başkasını arzularsa doğacak çocuk sakat olurdu.

Meyveli bir ağaç altında ana rahmine düşen çocuğun tepkileri zayıf olurdu.

Koca, karısına isteği dışında sahip olursa doğacak çocuk huysuz olurdu.

Ayın ilk gecesinde ya da on beşinde veya son gecesinde ana rahmine düşen çocuğunsa şeytanca eğilimleri olurdu.

Her sabah Türkler fal kitaplarını açarlar ve orada yazılanlara göre işlerini yürütürlerdi. Kötü bir şey yazılıysa ne kadar önemli olursa olsun işlerini ertelerlerdi.

Çocuklarını halini alan Cinler

Gerlach’ın yazdığı diğer bir konu ise; birçok Türk’ün, mart ayının ilk gününde cinlerin çocuk görünümüne girdiklerine inanmasıydı.

Bunlar, doğmadan ölmüş çocukların ya da doğumdan hemen sonra günah işlemeden ölmüş çocukların hayaletleriydi. Bu nedenle yardımseverlerdi. Zarar vermezlerdi.

Gerlach, iki bilgin üzerine duyduğu bir öyküyü aktarıyor.

Bunlardan biri cinlere inanırmış, öteki inanmazmış. İkisi de düşüncelerini kitaba döküyormuş. Birbirlerine kitaplarını gösterdiklerinde inanmayan şaşırmış, çünkü ikisinin kitaplarının içeriği neredeyse aynıymış. İnanan, her akşam cinlerin ötekinin gündüz yazdıklarını kendisine bildirdiklerini, böylece de doğaüstü varlıkların varoluşunun kanıtlandığını söylemiş.

Şifalı sular

İstanbul’da pek çok ayazma vardı. Bu ayazmalar birçok yarayı iyileştirirdi. İnsanlar minnettarlıklarını göstermek için ya oluğuna ya da civardaki ağaçlara bezler asardı.

Gerlach, Galata’da içinde canlı balıklar olan kutsal bir çeşmeden bahseder. Bu tanım, İstanbul yakınındaki “Balıklı” diye anılan ayazmaya uyuyor. Türkler, Rumlar ve Ermeniler, bunun suyundan içen ya da suyuyla yıkanan yüksek ateşli herkesin iyileşeceğine inanırlardı.

İbrahim adında bir yeniçeri Gerlach’a bu sudan içerek üç yıl boyunca çektiği yüksek ateşten kurtulduğunu, bir kadın da kızının iyileştiğini söylemiş.

Pınarın başında bir Türk nöbetçi vardı. Su çekmek için iki akça alıyordu. Gerlach, balıkları görmemiş. Kendisine iki yanda bulunan kubbelerin altında oldukları ve bir oltayla tutulabilecekleri söylenmiş.

Efsaneye göre İmparator Konstantin bu pınar başında yemek yemek ve dinlenmek için durmuş ve pınara kızarmış bir balık attığında balık canlanmış. Hem Türkler, hem de Hristiyanlar arasında burayı 17 Nisan’da ziyaret etmek alışkanlık olmuştu. Eskiden burada şarap ikram edilirdi. Ancak bu, daha sonra tedirgin edici olaylara yol açtığı için yasaklandı.

Büyücüler ve Üfürükçüler Sinan Paşa’yı tedavi ediyor 

Viaje“nin yazarı Pedro, Sinan Paşa‘nın sarayında doktorken, Sinan Paşa hastalanır. Ne Pedro ne de başka doktorlar Sinan Paşa’yı iyileştiremezler. Paşa gittikçe kötüleşir. Üfürükçüler, büyücüler ortaya çıkarlar ve hasta adamı dua ve kurbanlarla birkaç gün içinde iyileştirebileceklerini ileri sürerler.

Paşanın hastalığı su toplamasıydı. Durumu değişiyordu. Bazen iyiye gidiyordu, bazen kötüye. Pedro’nun artık diğer doktorlarla arası düzelmişti. Ancak bu kez de paşanın hastalığını birkaç gün içinde dua ve adaklarla, kurbanlarla iyileştirebileceklerini iddia eden üfürükçüler çıkmıştı ortaya.
Bu şarlatanlar paşaya 7.000 duka altınına mal olmuşlardı!

Bahçede çadırlar kurdular. Kimileri bütün gece ağlıyor, kimileri aşık kemikleri atıyor, kimileri büyülü işaretler ve muska yazıyor, kimileri de su dolu bir tasa kağıt parçacıkları koyup paşanın içmesini istiyordu. Bunların eşyaları arasında bir Yahudi tabutundan çiviler, bir Müslüman tabutunun tutamağı, bir Hristiyan tabutundan bir odun parçası ve ufak tefek ıvır zıvır vardı. Bu sahte hekimler arasında bir de çok tanınmış bir kadın üfürükçü bulunuyordu.

Bu kadın, paşanın önce siyah bir keçiye bakmasını,daha sonra kimi sözler söyleyerek ve kimi işaretler yaparak dişi bir eşeğin altından geçmesini tavsiye etti. İri yarı olduğu için zor da olsa paşa denilenleri yaptı. Daha sonra, kadın, paşaya, insanın bağırsaklarını da sökecek kadar kuvvetli bir müshil verdi. Sonra, dört koyun ve bir pala getirilmesini istedi. Gözlerini gökyüzüne çevirip bazı dualar okudu. Daha sonra kasaba dönüp koyunların başlarını pala ile kesmesini istedi. Koyunların başsız bedenlerini dışarıda beklemekte olan kızına yolladı. Kadın, en son olarak da kurbanların kanının aktığı yerde, bir ekmek fırını yapılmasını emretti. Bir gün bir gece içinde istediği yerine getirildi. Kadın, paşaya, dokuz gün boyunca siyah keçiye bakmakla başlayan ve bu fırından ekmek yemekle son bulan bu ritüeli gerçekleştirdiğinde iyileşeceğini anlattı.

Ancak bu arada paşanın kisti büyüdü, acısı arttı ve yüzünün rengi sarardı..

Busbecq ve Dernschwam’a  göre Türklerin kağıda saygısı

Busbecq, sık sık taş duvarlardaki çatlaklar arasında sıkıştırılmış kağıt parçacıklarına rastladığını yazıyor. Merakından bu kağıtlardan kimisine bakmış ve tercüme ettirmiş. Ancak ne yazılanlar saklamaya değermiş ne de Türkler açıklamaya kalkışmışlar.

Yine de daha sonra öğrenmiş ki, Türklerin küçücük bir kağıt parçasına bile, üzerinde Allah’ın adı yazılı olabilir diye, saygısı varmış.

Bu yüzden yerde bir kağıt parçası bulduklarında üzerine basılmasın diye hemen bir çatlağa sokuverirlermiş!

İnançlarına göre, Kıyamet Gününde Muhammed, müminleri günahlarından dolayı cezalandırıldıkları Araf’tan Cennete çağırdığında, sonsuz mutluluğa ulaşmak için yalınayak korlaşmış ateşin üzerinden geçmek zorundaydılar. İşte o zaman üzerine basılmayı önlemiş oldukları tüm kağıtlar ayaklarının altına yapışacak ve cennet yolundayken acılarını hafifletecektir. Kağıda gösterilen bu saygı Busbecq’in rehberlerinin, hizmetkarlarını ağır suçlamalarına yol açmış. Çünkü rehberler onları kağıdı pis bir işte kullanırken görmüşler!

Dernschwam’a göre; Türklerde başta su, sonra da kağıt, neredeyse kutsal sayılırdı. Kutsal kitapları kağıda yazıldığından, kağıdın onların gözünde ayrı bir saygınlığı vardı. Bu yüzden yerde atılmış boş, ya da yazılı bir kağıt görürlerse hemen kaldırır, temiz bir yere koyarlardı.

Türkler’in kuşlara verdiği değer

Busbecq’e göre Türkler, genellikle, hayvanlara iyi davranıyorlardı. Özellikle de yararlı kuşlara. Örneğin, çöpleri yiyerek kentlerin temizliğine katılan çaylaklara. Bu nedenle, çaylaklar insandan korkmazdı. Bunlara evcil bile denebilirdi.

Islık çalındığında alçalır, kendilerine atılan yiyecek parçalarını kaparlardı. Bu nedenle Busbecq, koyun kestirdiğinde çaylakları hayvanın iç organlarını yemeye çağırırdı. Birkaç dakika içinde büyük bir kuş sürüsü evin üzerinde daireler çizmeye başlar, sonra da bahçeye inerlerdi. Galeriyi ayakta tutan sütunlardan birisinin arkasına saklanan Busbecq, kimi kez birkaç kuş avlamayı becerirdi. Ancak Busbecq bu sporla yalnızca kapılar sıkıca kapandığında uğraşırdı. Yoksa bu, Türkleri kızdırabilirdi.

Türklerin kızmasının nedenini, hayvan ya da kuş eti yememeleri olarak açıklamıyor Busbecq. Türkler hayvanlara acı çektirmeye karşılarmış. Öyle ki kimi zaman ötücü kuşları bile, özgürlüklerini ellerinden almaya hakları olmadığına inanarak, kafese bile koymazlardı.

Ancak, pek çok Türk de kafeste bülbül beslerdi. Busbecq, saka kuşlarının sokaktaki evlerden birinin penceresinden gösterilen madeni bir parayı almak için uzun mesafeler uçmaya eğitildiğine tanık olduğunu yazıyor. Parayı tutan bunu kuşa vermezse, kuş onun elinin üzerine tüner, eğer pencereden çekilirse kuş parayı almak için uğraşırdı. Kuş, ödülünü gagasına alır almaz kendisine zil çalan sahibine geri uçarmış. Parayı veren kuşa, ödül olarak biraz kenevir tohumu verilirmiş.

osmanlı-kuş-evi
osmanlı-kuş-evi

Kuşları özgürlüklerine kavuşturma geleneği

Elçinin ikametgahı yakınlarında bol yapraklı bir çınar ağacı varmış. Kimi kuş avcıları, kuş satıcıları ellerinde küçük kuşlar için yapılmış kafeslerle dururmuş. Yoldan geçenlerse biraz para vererek bu kuşları serbest bıraktırırlarmış. Kuşlarsa hemen çınar ağacının dallarına çıkar, tüylerini temizlemeye koyulurlarmış. Kendilerini kurtaranlar onların cıvıldamalarını duyduğunda birbirlerine dönüp, “kuşu dinle, bana iyi talihi için teşekkürlerini sunuyor” dermiş.

Wratislaw, Türklerin hayvanlara karşı tutumları karşısında hayrete düşmüş. Türkler hayvanlara karşı çok iyi davranıyorlardı. İnanışlarına göre tüm canlı varlıkları beslemekle Tanrı’nın koruyuculuğunu kazanacaklardı. Wratislaw, bunun alay edilmesi gereken barbarca bir boş inanç olduğuna inanıyor.

Bir keresinde bir Rum sokak satıcısından küçük kuşlar satın alan bir Türk’e rastlamış. Adam kuşları teker teker serbest bırakmış. Bu arada da Tanrı ve Muhammed adına serbest bıraktığını belirten dualar okuyormuş. Bu dünyada ve öte dünyada bu eylemi için ödüllendirileceğine inanıyormuş.

“Köpeğe et!”, “Kediye et!” diye bağıran adamlara rastlamak mümkündü. Kadın ya da erkek, zengin ya da fakir, herkes bunlardan yiyecek satın alıp sokaklarda gezen sayısız hayvanı besliyordu. Hayvanlar yemek saatlerini hiç kaçırmazlar; köpekler yol üzerinde, kediler uygun bir duvar üzerinde, sabah ve akşamları belli noktalarda toplanırdı. Kimi Türk kadınlarının şiş ucunda et getirdikleri bile olurdu. Böylelikle kediler oturdukları yerden rahatça yemeklerini yiyebilirlerdi.

İnsanlar kent üzerinde duran çaylaklar için de et getirirlerdi. Bunlar da yere inip yiyeceklerini kapıp götürürlerdi. Çaylaklar kutsal sayıldığından kimse bunları öldüremez ya da yaralayamazdı.

Yaygın inanışa göre Muhammed, Mekke’nin merkezinde bir tapınak yapmaya başladığında inşaat malzemesi bulamamış, çaylaklar ona çok uzaklardan kum, taş ve kireç getirmişler ve tapınak bitene kadar peygambere sadakatle hizmet etmişler.

Hayvanlara iyi davranmak Dinin emri sayılırdı

28 Ağustos 1533‘de Sultan Süleyman’ın İran seferine çıkışının ertesi gününe rastlayan 29 Ağustos‘ta Dernschwam, sürülerle akbabanın sabahtan akşama kadar akın akın sultanın gittiği yöne doğru uçtuğunu görür. Bütün yıl boyunca kentin her yanı akbabalarla dolar.

11 Temmuz 1554‘de önünden geçtiği bir caminin avlusunda yüzlerce akbabanın kendileri için havalara atılan etleri kapıp uçuştuklarından söz eder.

Kendisine bunun Tanrı aşkına, kutsal bir görev olarak yapıldığı, bir süre önce ölen ve Sultan Selim adına yaptırılan caminin avlusuna gömülen varlıklı bir Türk’ün ruhunun huzur içinde olması dileğiyle etlerin kuşlara atıldığı söylenir. Elçiliğin çevresinde bile koyun ciğeri, işkembesi ve diğer iç organları her gün atılırdı.

Pedro, Türklerin çok yardımsever kişiler olup hem insanların, hem de hayvanların konaklaması için yol üzerinde kervansaraylar yaptırdıklarını, öldükten sonra da iyi anılmak için yardım kurumları, çeşmeler, sebiller bıraktıklarını yazar.

Pedro’ya göre, İstanbul kıyılarında balıkları beslemek için denize yiyecek atan, kentte kuşlara yem veren kimselere çok sık rastlanır.

Hayvanları öldürmek günah sayıldığından sultanın sarayı çevresinde bile yüzlerce sahipsiz, üstelik çoğu da uyuz, kedi köpek vardır. Bunlar hayırsever kimselerce beslenir, bakılır; bu yüzden de hızla ürerler. Türkler yakın çevrelerinden birisi hastalandığında ya da önemli bir hastalıktan kalktığında, inançları gereği kedi ve köpeklere yiyecek verirler, kafesteki kuşları salarlar.

Gerlach, Türklerin üzerlerine giydikleri giysilerin kollarının çok geniş olduğunu ve ancak dirseklerine ulaştığını gördü. Bunun nedeni Muhammed’e olan saygılarındandı. Çünkü bir defasında Muhammed uyurken bir kedi gelmiş giysisinin uzun koluna yatmış. Peygamber uyandığında uyuyan kediyi rahatsız etmek istememiş ve elbisenin kolunu dirseğinden kesmiş. (Editör Notu: Aynı olay Ebu Hureyre için de anlatılıyor)

Kedi ve Köpekler etle beslenirdi

Aynı nedenden ötürü, kedi ve köpeklere saygı gösterir, onları pişmiş etle besler, sık sık bir akçe değerinde et alıp bunun bir kısmını sokaklara, kalanı da kuşlar için damlara bırakırlardı.

Gerlach, yirmi otuz atlının, Allah’ı hoşnut etmek için, kentte dolaşıp sokak ortalarında yatan köpekleri topladığını, kuşları azat ettiğini, balıkları suya attığını yazıyor.

Kendilerini kör eden Hacılar

Ev ev gezip para dilenen çok sayıda kör ya da yarı kör vardı. Arkalarında sıra halinde kümes hayvanları olurdu. Kimse bunları geri çevirmezdi. Çünkü bunların Mekke’ye, hacca gittiklerine; daha sonra, bu dünyanın boş şeylerini görmemek için gözlerini dağlayıp üzerine özel bir toz dökerek gözün tamamen eriyip kaybolmasını sağladıklarına inanılıyordu.

Bu kimseler onlara Muhammed’in sevgisini kazandırıyor ve başkalarının ruhları için de aracı oluyorlardı. Türklerce hayırseverlik kabul edilen ve Tanrı’nın rahmetini sağlayacağına inanılan bir başka hareket de su dağıtmaktı. Kent içinde erkekler muslukları olan deri torbalar içinde taze memba suyu taşırlar, isteyenlere teneke kaplarda verirlerdi. Su içmek isteyen kim olursa olsun (Müslüman, Hristiyan ya da Yahudi), sadece istemesi yeterliydi. Pek çok kimse su taşıyanları isteklendirmek için bağışlarda bulunuyordu.

Ücretsiz su dağıtan Sakalar

Yüzlerce saka sabahtan akşama kadar, paşa konaklarından küçük evlere kadar kentin her yanına su dağıtırdı. Su, atın iki yanına asılan özel olarak yapılmış çok büyük deri tulumlarda taşınırdı. Çok miktarda su alan bu tulumların ikisini bile bir beygir zor çekerdi. Tulumun ağzı suyun rahatça doldurulabilmesi için oldukça geniş tutulurdu. Diğer yanıysa biraz daha dar ve uzun, baca biçimindeydi.

Sakalar, bu kapların yanında bir de küçük kap bulundurur, evlerin önünde beygirlerini durdurur, beygirin eyerine bağlı olan büyük tulumu, yerinden çıkarmadan küçük kabı altına tutarak musluktan doldurur gibi küçük kaba su doldurur, evden getirilen kaba boşaltırlardı.

Sakaların taşıdıkları tertemiz berrak su yetkililerce sürekli olarak denetlenirdi. Yoldan geçenlerden su isteyen olursa sakalar hemen verir ; bunun için de yanlarında ayrı bir kap taşırlardı. Sakalar, çoğunlukla yetkililerden belirli bir ücret alırlar, dağıttıkları suyun karşılığında kesinlikle kimseden para almazlardı. Bazıları bu işi Tanrı aşkına yapardı.

Çok sayıda su taşıyıcısı kent sokaklarında ve varoşlarında gün boyunca memba veya sarnıç sularını işlemeli örtülerle örtülü deri tulumlarda taşırdı. Bir ellerinde iyi altın yaldızlı Şam işi madeni bir maşrapa bulunurdu. Su daha güzel görünsün diye maşrapanın dibine yeşim veya mercan benzeri taşlar koyarlardı.

Sakaların çoğu hacıydı

Öbür ellerinde bir ayna taşırlar, su içmeye gelenlere aynayı tutarlar ve kendisine aynada bakmasını ve ölümü düşünmesini söylerlerdi. Su için para istemezlerdi, ama verildiğinde de hoşnutlukla kabul ederlerdi. Hoşnutluklarını parayı verenin yüzüne ve sakalına kuşaklarından sallanan küçük şişeden kokulu su serperek belirtirlerdi. Bu sakaların çoğu hacıydı. Bu işi iyilik olsun diye yapıyorlardı. Diğerleri ise vakıflardan veya hayırsever birinden belli bir para alırlardı.

Aynı yardımseverlikle birçok evin dışında büyük mermer çeşmelerde su bulunduruluyordu. Bunlar kilit altında tutulurdu. Ancak, altta, bakır bir musluk ve demir bir zincire bağlı bir maşrapa olurdu. Dolayısı ile yoldan geçenler su içebilir veya ellerini yıkayabilirlerdi. Bunun gibi önünde çeşmesi olmayan dükkan sayısı çok azdı.

Bir kez Nicholay elli saka görmüş. Hepsi de su taşıyorlar ve kentte yeni yıl armağanları isteyerek dolaşıyorlarmış. Hepsi, onuruna o günü kutladıkları aziz için bir araya gelmişler. İnsanları gönüllendirmek amacıyla orada duranlardan birine elma, bir ötekine portakal, bir başkasına kokulu su veriyorlarmış…

Su dağıtan sebilci ve saka
Su dağıtan sebilci ve saka

Leave a reply:

Your email address will not be published.