Osmanlı’ya değil Osmanlıda yabancı olmak

Galata, iş merkezi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir keyif merkeziydi. Paskalya’dan önce gelen perhiz dönemleri karnaval havasında geçerdi:

“İnsan kendisini bir İtalyan kentinde sanır”

diye yazmıştı Marc’antonio Pignafetta. Boğaziçi’nin kıyılarında servet sahibi olan pek çok Batı Avrupalıdan biri de Alvise Gritti idi. Babasının Venedik Baliosu olarak görev yaptığı İstanbul’da doğan Gritti, gayrimeşru bir çocuk olması nedeniyle Venedik’te barınamamış olmasına rağmen, Galata’da dört başı mamur bir yaşam sürüyordu. Galata’nın Türkçe adı olan Beyoğlu’nun, onun babasının Venedik Baliosu olmasından geldiği söylenir.

Osmanlıda yabancılar

İstanbul tam bir milletler ve diller mozaiği idi. Bir Fransız gezgin olan Yvelis Bernard‘a göre 1542 yılında sarayda, “özellikle yeniçeriler arasında yaygın olması nedeniyle… en çok kullanılan “dil” Sklavonya”  (Sırp – Hırvatça) idi…

20. yüzyılın başlarına kadar İstanbul’da yaşayan bir diğer Slav grup da, imparatorluğun ahırlarında çalışan Voynuklar, ya da Bulgar seyisleri ve doğancıları idi. Geçimlerini sokaklarda bir tür tulumlu zurna eşliğinde dans ederek sağlarlardı..

Fatih Sultan Mehmet’in İtalyan sanatkarlara ve ilme verdiği değer

2. Mehmed yani Fatih, gerçekten de çok ilerici, kendisinden önceki sultanlara göre Batılılara ve kültürüne çok daha yakın ve meraklı bir padişahtı. Kendi camisinin yanında kurdurduğu okula ani ziyaretler yapmayı ve verilen dersleri dinleyerek öğretmenlerle öğrencileri sınamayı seven 2. Mehmed, Müslüman alimleri ve ilahiyatçıları himayesi altında bulundururdu.

Kendisi de aynı zamanda bir Yunan felsefesi öğrencisi, İtalyan Rönesans madalyonculuğunun en büyük ve yegane hamisi ve İtalyan sanatçılarını takdirle karşılayan ilk Müslüman hükümdardı. İstanbul’a davet edip iş verdiği sanatçılar arasında Riminili Matteo de’ Pasti, Dubrovnikli Maestro Paoli ve madalyon yapımcısı Costanzo da Ferrara bulunuyordu..

Aslında Batı Avrupa için Avrupa kolonisi İstanbul’da, Avrupalı diplomatlar Galata’da potansiyel bir beşinci kol oluşturuyorlardı. Bu sadece bir istihbarat ve kar kaynağı değil, aynı zamanda Yüce Devlet’e karşı entrika kaynağıydı. Sultan’ın şehre girişini izleyen günlerde, eski Ceneviz Podesta’sı Galata’dan Ceneviz’e gönderdiği bir mektupta (23 Haziran 1453) , “İstanbul’un fethinin Fatih’in yok oluşunun başlangıcı olması”nı umduğunu yazmıştı..

Venedik, 14 kez Sultan’ı zehirlemeye teşebbüs etmişti.

Osmanlı, matbaa ilk icat edildiğinde, ağırlıklı olarak İslami nedenlerden, belki biraz da halkın uyanmasını istemediklerinden bu icada hoşnutsuzluk gösterdi ama gayrimüslimler bunu pek paylaşmadılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nda basılan ilk kitap

1493 yılında, David ve Samuel ibn Nahmias tarafından, içinde, “Burada, büyük İstanbul’da, büyük Kral Sultan Bayezid’in Müslüman yönetimi altında, ömrü ebedi olsun, Tanrı yardımcısı ve hükümranlığı yüce olsun,” ifadesinin yer aldığı ve “Dört Sütun” (‘The Four Rows’) (Arba’ah Turim) adını taşıyan İbranice bir Yahudi kanunnamesi basıldı..

Osmanlı İmparatorluğu’nda basılan bu ilk kitabı, Yahudi hukukuna dair diğer eserler ve dini tefsirler izledi. (16. yüzyılın başından 18. yüzyılın sonuna kadar istanbul, dünya ibrani matbaacılığının merkezi oldu.)

Esas olarak tören zamanlarında kullanılan kaftanların, Osmanlı onursal sisteminde, şövalyeliğin İngilizler için olduğu kadar önemi vardı. Sefirler, İstanbul’daki ağırlıklarını, saraydan hediye edilen kaftanların sayı ve niteliğine göre değerlendirirlerdi. 17. yüzyılda Fransız sefirinin genellikle 24, İngiliz’ in 16, Venedikli ve Felemenklinin 12 kaftanı olurdu. Öte yandan, 1775 yılına gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu öylesine zayıflamıştı ki, Rus sefiri 100 adet kaftan almıştı! Sefirler uşaklarını göndererek yan odada makul sayıda kaftanın kendilerini beklediğini öğrenmeden, Vezir-i Azam’ın Divan’ından taht odasına geçmezlerdi. Daha sonra, Sultan’a bir saygı işareti olarak kendi Batı giysilerinin üzerine kaftanı giyerlerdi..

Fatih devrinde tam bir liberal hava hakimdi. 1476 yılında Gelibolu ve Galata rıhtımları, aralarında son Bizans İmparatorunun soyun Paleologos hanedanının iki mensubunun da yer aldığı bir Rum konsorsiyumuna kiralandı. Konsorsiyum, peşin 450.000 duka altını (Osmanlı altınına yakın bir değer, Venedik altını) ödeyerek ihalede Müslüman rakiplerini geride bırakmıştı. 1477 yılında ise iki Rum, 1.000.000 akçe karşılığında (1 altın, yaklaşık 30 akçe) şehre ithal edilen buğdayın gümrük hakkını satın aldı..

Soylu Bizans Ailesi Kantakuzenos

İstanbul’da bir Rum tacirini bekleyen avantaj ve tehlikeler, Mihail Kantakuzenos’un kariyerine bakıldığı zaman anlaşılabilir. 1514 yılında doğan Kantakuzenos, kızı Theodora‘yı ikinci Osmanlı sultanı Orhan la evlendiren Bizans İmparatoru İoannes Kantakuzenos‘un (John VI Kantakouzenos) soyundan geliyordu. Hem sultanın kürkçüsü hem de Sokollu’nun yakın dostuydu. Alman Gerlach’ın İstanbul’da kendisini gördüğü kadarıyla, “..ehli keyif, yaşlı bir adamdı. Baştan aşağı siyah kadife donatılmış atıyla şehirde dolaşır, önünde 6 kişi yürür, daha mütevazı giyimli bir kişi de arkalarından gelir.” 1571 tarihindeki İnebahtı yenilgisinin ardından Osmanlı Donanması için cebinden 20 kadırga yaptırmıştı.

İhtirası nedeniyle Türkler ona “Şeytanoğlu” derdi.Rumlar ise onu bir dalkavuk ve hırsız olarak görürdü. 3 Mart 1578 tarihinde Sultan tarafından, bir rahiple görüşmesine ya da vasiyetini hazırlamasına bile izin verilmeden, taşradaki sarayının girişinde asılması emredildiğinde herkes çok memnun oldu.

Bizans imparatoru ioannes Kantakuzenos John VI Kantakouzenos
Bizans imparatoru ioannes Kantakuzenos John VI Kantakouzenos

Kantakuzenos’un malları saray duvarlarının önünde satışa çıkarıldığı zaman, alıcılar, “neredeyse sonsuz sayıda ipek, kadife, sırma işli ve altın çerçeveli yakut ve firuze düğmelerle süslü elbiseler, muhteşem samur kürkleri ve 20 tanesini Sultan’ın kendisi için ayırttığı cins atlar,” arasında seçim yapmıştı. “Kantakuzenos satışından aldım” sözü günlük konuşma diline girdi. Tübingen Üniversitesi ve Aynaroz Dağı’ndaki Ortodoks manastırlar, onun biriktirdiği eski Yunanca el yazmalarına sahip olmak için yarıştı.

Yabancı ve Gayrimüslimlerin sayıları

1550’lerde Süleymaniye Camii’ nin yapımında çalışan 3.523 zanaatkarın % 51’i Hristiyandı.

1681 yılında başkentte yaşayan 331 kasabın 215’i Müslüman, 70’i Hıristiyan, 46’sı ise Yahudi’ydi.

1700’lerde ameliyat yapmalarına izin verilen 28 cerrahın 12’si Rum, 8’i Yahudi, 4’ü Müslüman, 2’si İngiliz, 1’i Fransız ve 1’i de Ermeni’ydi.

Osmanlıda Yahudilerin Durumu – Yeni Kudüs

Yahudilerin kısa zamanda çoğunluk durumuna geldiği ve “Yeni Kudüs” olarak adlandırılan Selanik Limanı, Osmanlı Yahudiliğinin kalesiydi. 1535 yılında İstanbul’daki Yahudi ailelerin sayısı, 1477 yılına göre beş kat artarak 8.070’e ulaşmıştı. İstanbul bir çifte kimlikler şehriydi. Bu şehrin sokaklarında yeni bir dil duyulmaya başlanmıştı : Ladino (yazı dili olarak) ya da Judezmo (konuşma dili olarak) adı verilen ve yapay olarak yaşatılan bir Kastilya lisanı idi bu…

1869’da bile, İmparatoriçe Eugéne’nin ziyareti sırasında Osmanlı İmparatorluğu Başhahamı kendisine anadili olan İspanyolca ile hitap etmişti. 1873’te şehir civarında ilk kez demiryolları döşenmeye başladığında, Yahudiler, üç asırdan fazladır içinde yaşadıkları ülkenin dilini bilmediklerinden bu inşaatlarda görev alamamışlardı.

Ermenilerin Oruç günleri

Oruç günlerinde – ki  hiçbir cemaat Ermenilerden daha sıkı oruç tutmazdı – Patrik’in hizmetkarları sokaklarda dolaşır ve et kokusu olup olmadığını anlamak için köpek gibi havayı koklarlardı. Suçlu para cezasına çarptırılır ve bazen hapse, bazen de bir tımarhaneye gönderilirdi. Bir ayin sırasında, kilisenin altındaki mahzende zincirlenmiş olan “deliler” zincirlerini öyle çok şakırdatıp, öyle yürek paralayıcı çığlıklar attılar ki, varlıklı Ermeniler onlar için şehir dışında bir hastane yaptırılmasını istediler.

Kağıt üzerinde, Hristiyanlar ve Musevilerin deniz kıyısındaki evleri Müslüman evlerinden yaklaşık bir metre alçak olmak zorundaydı ama genellikle parayı bastırır ve bu kuraldan muaf olurlardı.

Kanuni Sultan Süleyman ve oğlu 2. Selim sefirlerle konuşurdu. 1600 yılından sonra ise, sultanlar neredeyse suratlarına bakmamışlardır. Sefirlere muhafızlık eden yeniçerilere kimi zaman “domuz çobanı” denildiği olurdu.

F. Kauffer ve J.B. Le Chevalier isimli iki mühendis, 1786 yılında şehrin ilk yanlışsız haritasını yaptılar.

istanbul-haritasi-1786-Kauffer-LeChevalier
istanbul-haritasi-1786-Kauffer-LeChevalier

Leave a reply:

Your email address will not be published.