Mustafa Kemal’in Diplomatlari

Saltanattan Cumhuriyete geçişte Dışişlerinde yaşananlar aslında çok dramatiktir. Kasım 1921’de Ankara Hükumetinin Paris temsilciliğine atanan Ahmet Ferit (Tek) Bey Paris’e geldiğinde karşısında padişahın gölgesini bulur! Çünkü Türkiye’de iki devlet, iki hükumet ve iki baş varken, Fransa’da tek Türk temsilciliği olur mu?!. Babıali daha önce davranmış ve Paris’te Osmanlı temsilciliğini açmıştır bile. Şöyle de bir kılıf bulunmuştur: Sévres antlaşmasını imzalayan Osmanlı delegasyonu sanki geri dönmemiş de Paris’te kalmıştır. Onun için İstanbul Hükumetinin Paris temsilciliğine, Osmanlı Murahhaslığı (yani delegeliği) adı verilmiştir. Sévres antlaşması yürürlüğe girmediği için, İstanbul Hükumeti de hukuken Fransa ile savaşta gibi görünüyordur ve Paris’te resmen elçilik veya büyükelçilik açamıyordur. Gerek İstanbul, gerekse Ankara Temsilciliği, fiilen elçilik görevi yapıyorlardır, ama başka adlar taşıyorlardır. Biri Murahhaslık, diğeri Mümessillik.
Ankara Temsilcisi Ferit Bey’in, aynı binada oturmak ve dış dünyaya karşı birlik içinde olduklarını gösterme teklifini İstanbul Temsilcisi Nabi Bey İstanbul’la görüştükten sonra reddeder. Ferit Bey de sadece iki yüz metre uzaklıkta, Vıctor Hugo caddesinde bir bina kiralar. Böylece İstanbul Temsilciliğini de göz hapsinde tutabilecektir. Bu yakınlığın bir başka faydası daha vardır. Yeni temsilcilik tam takır olduğu için, örneğin bir ziyafet verileceği zaman, Osmanlı Temsilciliğinin ay yıldızlı porselen yemek takımlarını gizlice yeni binaya taşıttırmakta ve ziyafetten sonra da iade etmektedir!. Nabi Bey, bunlardan haberdar olmasına rağmen göz yumar. Bu iki başlı temsil 1922 yılı boyunca sürer. Bu arada Kurtuluş Savaşı devam eder. Büyük taarruzun hemen sonrası, 4 Eylül günü, Ferit Bey Fransa Dışişleri Bakanlığında Nabi Bey’e rastlar. Orada ne aradığını sorduğunda da Nabi Bey gizlemiyor ve her şeyi anlatıyor. İstanbul’dan aldığı talimat gereği, muzaffer Türk Ordusunun yürüyüşünü durdurmaları için gidip yabancılara yalvarmıştır!

Daha sonra Ankara Hükumeti Lozan Konferansına çağrılınca, İstanbul Hükumeti de katılmak ister ama Ankara artık bu iki başlılığa izin vermez. 1 Kasım 1922 günü saltanat kaldırılır. Ferit Bey artık Paris’te Türkiye’nin tek diplomatik temsilcisidir ve haklı olarak şimdi Nabi Bey’in kaldığı sefaret binasına taşınır.

Zavallı Nabi Bey, birdenbire açıkta kalıvermiştir! Bunca devlet hizmetinden sonra şimdi gurbet ellerde, maaşsız, ödeneksiz, yolluksuz, yüzüstü bırakılıvermiştir. Geçen yıl aynı binada oturma isteğini reddettiği Ferit Bey’e gelir ve süngüsü düşmüş bir halde, işlerini toparlayana kadar on on beş gün sefarette kalıp kalamayacağını sorar. Ferit Bey izin verir.
Saltanat kaldırıldığında Osmanlı Devletinin dış teşkilatı ne oldu? Osmanlı elçilikleri, konsoloslukları, oralarda çalışan son Osmanlı hariciyecileri ne oldu?

İşte bu duruma el atan, 26 Ekim 1922’de Dışişleri Bakanı olan İsmet İnönü’dür. 5 Kasım’da Lozan Baş Delegesi sıfatıyla yola çıkan İnönü, İsviçre’de konferansın bir hafta ertelendiğini öğrenir. Fransa da onu davet etmiş olduğundan, 15-16 Kasım günleri Paris’i ziyaret eder. Bu arada, pratik bir kararla, Avrupa ve Amerika’da ne kadar Osmanlı elçiliği ve konsolosluğu kalmışsa, hepsini geçici olarak, Paris Mümessili Ferit Bey’e bağlar. Bu, Ankara Hükumetinin, Paris Mümessilliği aracılığıyla, Osmanlı dış teşkilatını teslim alıp adeta yutması demektir. Bir bakıma da ihtilaldir, silahsız ve kansız bir sivil darbedir. Refet Paşa İstanbul’da Osmanlı merkez teşkilatını, Ferit Bey de yurt dışı teşkilatını teslim almış olur.

İki hafta içinde tamamlanan bu devir teslimden sonra Paris Mümessilliği, kendisine bağlanan tüm birimlerden bilgiler toplar, Dışişlerine rapor eder. Eski memurlar süzgeçten geçirilir. Bir bölümü ayıklanıp açığa çıkarılır. Ayıklayıp eleyerek bazı kişilere yeniden görev vermeye, o zamanlar, “cevaz-ı istihdam” denilir.Bu, Dışişlerindeki reformun birinci aşamasıdır. İkinci aşama, yeni cumhuriyetin Dışişleri teşkilatının kurulmasıdır. Bu da, Lozan antlaşmasının yürürlüğe girdiği 1924-1925 yıllarına kadar sarkar.

Bu teşkilatın kurulmasında emeği olan başlıca birkaç kişi şunlardır: Yusuf Hikmet (Baydur) Bey, Ahmet Muhtar (Mollaoğlu) Bey ve Suat (Davaz) Bey.

Yusuf Hikmet Bey 1920-23 yıllarında Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müdürü, sonra genel müdürüdür. “Üç dört kişiyle işe başladık” der. Keçiören taraflarındaki bağ evlerinden Ulus’taki bakanlık binasına atla gelip giderlermiş. Bir zaman sonra, hiç değilse, bakan beyefendiye makam taşıtı olarak, bir at arabası veya bir fayton verilmesi düşünülmüş ; ama Büyük Millet Meclisi ayağa kalkmış: “Bu ne israf!.”

Ankara Hükumetinin ilk Dışişleri Bakanı, 3 Mayıs 1920 günü göreve başlayan Bekir Sami (Kunduh) Bey’dir.

Hükumetin dışişleriyle ilgili ilk kararı Moskova’ya bir heyet göndermek olur. Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet 11 Mayıs 1920 günü Ankara’dan yola çıkar ve 19 Temmuz’da (!) Moskova istasyonuna ulaşır. Garda bir saat kadar bekledikten sonra, trende tanıştıkları birinin telefon etmesiyle, bir otomobil gelip heyetimizi alır ve çok soğuk bir karşılamayla Sovyet Dışişleri Komiserliği Misafirler Dairesine götürür. Beş gün bekletildikten sonra, 24 Temmuz’da, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin ve Ermeni asıllı müsteşarı Karahan ile kısa bir görüşme yapabilirler. Rusların Ermenilerle anlaştığı, Ankara Hükumetinden, Van’dan, Bitlis’ten toprak istedikleri de belli olmuştur.
30 Ağustos’ta durumu Ankara’ya bildirir Bekir Sami Bey. Bu arada Ruslar, heyetimizi Moskova’da adeta aç bırakırlar. Sabah saat 10’da çay, tereyağı, gravyere benzeyen bir peynir, biraz kara ekmek ; saat 16’da sade suya bir çorba, küçücük, ne eti olduğu bilinmeyen ve yenilemeyen bir et, birazcık darı pilavı. Ticaret yasak, her yer kapalı, lokanta yok.

Sonra Moskova İslam Cemiyeti Başkanı Zahit Bey durumu görüp elinde saplı bir tencereyle çıkagelir. İçinde mükemmel bir kavurmalı pilav! Sonraki günlerde de Moskova Tatarları haftada iki gün yemeğe çağırmaya başlıyorlar.
Ankara Hükumetinin ilk Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Paşa ve Sovyetlerle antlaşma imzalayacak olan Yusuf Kemal Beyi ve heyetini götüren tren Bakü’den Moskova’ya on bir günde gidebilmiş. Sovyet Hükumeti, Rusya içinde güvenliği henüz tam olarak sağlayamadığından, rejime karşı silahlı direnişler yer yer devam ediyormuş. Trende Yüzbaşı İdris Çora komutasında sekiz Türk askeri ve bir de Sovyet makinalı tüfek takımı varmış.

Bir süredir, Harkov civarında Marusia adında bir kadının başında olduğu bir çete etrafa dehşet saçıyormuş. Rıza Nur, şöyle anlatır: “Bu Rus kadının çetesi, Harkov civarında trenleri basarmış. Erkeklerin tenasül uzuvlarını kontrol eder, sünnetli bulduğunu Yahudi diye kesermiş. Bizden önce giden bir treni basmış ve biz maazallah ucuz kurtulmuşuz. Karı bizi de muayene edecek, sünnetli bulunca da kıtır kıtır kesecek! Müslümanız desek dinlemeyecek. Yahudiler sünnette ‘Lecan’ denilen, alttaki zar gibi deriyi de keserler. Müslümanlar ise kesmez. Ama bunu da herkes bilmez. Hatta bazı hekimler bile. Çeteci karı nereden bilecek? Ne ise, verilmiş sadakamız varmış.“

16 Mart 1921’de Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması imzalanır. Sovyet Rusya’dan her yıl 10 milyon altın ruble kredi alınacaktır ve Rusya, o yıl vereceği paranın yarısı olan 5 milyonu hemen teslim etmiştir. Bunun 1 milyonu Almanya’dan uçak vs. almak üzere, Moskova Büyükelçimiz Ali Fuat Paşa’ya verilir. Dört milyonu da Yusuf Kemal Bey’in bindiği trene yüklenir. Tren 1 Nisan akşamı Moskova’dan Bakü’ye hareket eder. Önce Tiflis’e gelir. Şimdi trenin Ermenistan’dan geçmesi gerekiyordur ve Ermenilerin de bu paranın Türkiye’ye götürülmesini engelleyecekleri söylenmektedir.

Yusuf Kemal Bey 25 Nisan gecesi, Tiflis’te, tekrar altın trenine biner. Yalnızdır. Yanında biri Gürcistan, öbürü Azerbaycan Hükumetlerince görevlendirilmiş iki mihmandar vardır. Ertesi gün öğleye doğru tren Gümrü’ye yaklaşırken, Gürcü mihmandar gelerek bu trenin Gümrü’den ileri gitmeyeceğini söyler. Kafkasya Demiryolları Birliği İdaresi Genel Müdürü Yardımcısı Ermeni Voskanyan, “treni bırakmayacağım” diyerek yol vermez. Tam o sırada bizim oradaki irtibat subayımız trene geliyor. Yusuf Kemal Bey onun yanında beş askeri olduğunu öğrenince, askerleri vagonun etrafına dikmesini, kimseyi trene yaklaştırmamasını ve Kazım Karabekir Paşa’ya haber verilmesini söyler. Sonra Gürcü mihmandarı çağırıp Gürcistan Devlet Başkanına bir ültimatom telgrafı çektirir. İki saat içinde trene izin verilmezse Kazım Karabekir Paşa’dan asker istemek zorunda kalacağını söyler. Tiflis istasyonunda on üç saat bekletildikten sonra tren, gece saat bir buçuğa doğru hareket eder. Nihayet sabah on birde Kars’a gelir ve oradaki tümenimiz altınları teslim alır.

Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey, İktisat Bakanı olarak gittiği Moskova’dan dönünce Dışişleri Bakanı olur.
Türkiye’de Cumhuriyet ilan edildikten sonra Mustafa Kemal, İran’da da cumhuriyet kurulmasını arzu ediyordu. Yakında devrilmesi beklenen Kaçar Hanedanının yerine geçeceği düşünülen Rıza Han’a da bu görüş mektupla bildirildi. Bu beklenti içindeyken, 1925 yılı Mayıs sonunda Memduh Şevket (Esendal) Bey yeni Tahran Büyükelçisi olarak göreve başladı. Yeni Büyükelçi itimat mektubunu sunamadan Kaçar Hanedanının sonuncu hükümdarı Ahmet Şah devrildi. Rıza Han da geçici devlet başkanlığına getirildi. Ankara hala İran’da cumhuriyet ilan edileceğini umuyordu. Ama yeni meclis toplanarak 15 Aralık’ta Rıza Han Pehlevi’yi şah olarak seçti. Yeni şah 27 Aralık 1925’de Memduh Şevket Bey’i kabul ederek neden cumhuriyet ilan edemediğini anlattı. Fakat bu arada zaman geçiyordu ve büyükelçimiz hala itimat mektubunu sunamamıştı. 19 Ağustos 1925 tarihli güven mektubu Ahmet Şah’a hitaben yazılmıştı. Yeni mektup 5 Ocak 1926 tarihli olarak hazırlandı ama İran’a ulaştırmak zaman alacağından Atatürk 26 Ocak’ta Rıza Şah’a bir telgraf çekerek Memduh Şevket Bey’i güven mektubu sunuluncaya kadar büyükelçi olarak tanımasını rica etti. Bu telgraf üzerine Rıza Şah hemen bir tören düzenletti. Memduh Şevket Bey’i Türkiye Büyükelçisi olarak kabul etti. Güven mektubu sunmadan, sanki sunuyormuş gibi törenle yüksek huzura kabul edilen ve resmen büyükelçi olarak tanınan belki de ilk diplomattı.

Büyük Önder Atatürk’ün o dönemde bilhassa komşu ülke liderleri üzerinde yarattığı saygı ve hayranlık duygularına dikkatinizi çekerim.
Mayıs 1928’de Afganistan Kralı Amanullah Han, eşi Kraliçe Süreyya ile birlikte Türkiye’ye resmi bir ziyaret yapacak ve Atatürk’ün konuğu olacaktır. Ankara bu ziyarete çok önem veriyor. Çünkü başkent olduğundan beri ilk defa bir yabancı devlet başkanı ağırlayacaktır. O zamana kadar bırakın kral veya devlet başkanını, batılı büyükelçiler bile henüz Ankara’ya gelmiyor, İstanbul’da oturuyor ve belki başkent yeniden İstanbul’a taşınır diye orada bekleşiyorlardı.

Amanullah Han’ı ağırlamak için Ankara seferber oluyor. Yeni yeni açılan başkent yolları hızla ağaçlandırılıyor. Koca koca ağaçlar bir yerlerden sökülüp getiriliyor, caddelere, sokaklara dikiliyor ve Ankara neredeyse bir gecede yeşillendiriliyor!. Ankara Palas Oteli yapımı hızlandırılıyor ve otel şaşılacak bir hızla bitiriliyor, dayanıp döşeniyor ve krala yetiştiriliyor. O zaman için Ankara’nın tek modern otelidir ve ilk konukları da kral ve heyeti oluyor.

Bu ziyaret sırasında, Amanullah Han ve Atatürk arasındaki dostluk doruk noktasına ulaşıyor. 22 Mayıs 1928 günü, Türkiye-Afganistan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanıyor. Bu hava içinde, elçiliklerini karşılıklı olarak büyükelçilik düzeyine yükseltmeye karar veriyorlar. Atatürk, jest olsun diye, genel sekreteri Yusuf Hikmet Bey’i Kabil’e büyükelçi olarak gönderiyor.

Türkiye’nin Kabil’e büyükelçi atadığını gören Sovyet Rusya da Kabil’deki elçiliğini büyükelçilik düzeyine çıkarıyor ve oradaki Rus Elçisi, Türk Büyükelçisi gelmeden önce büyükelçi olarak güven mektubunu sunmak için girişimde bulunuyor. Amaç, Türk Büyükelçisinin önüne geçmek ve Kabil’de duayen olmaktır. Afganistan’ da bir Türk-Rus yarışı söz konusudur. Ruslar iddialıdır, ama Türkiye de geri kalmak niyetinde değildir.

Afganlar, Türkiye’den yana tavır koyarlar. Rus Büyükelçisini bekletiyorlar. Sonunda Yusuf Hikmet Bey Kabil’e varıyor, hiç bekletilmeden huzura kabul ediliyor ve güven mektubunu sunuyor. Rus Büyükelçisi ise Hikmet Bey’den bir saat sonra mektubunu sunabiliyor. Böylece Yusuf Hikmet Bey Kabil’deki kordiplomatik duayenliğini de kazanmış oluyor.

Sovyet Büyükelçisi, daha önce başvurduğu için bir itiraz notası veriyor ama Kral’ın daha Ankara’da olduğu sırada elçiyi kabul ettiğini söylüyorlar ve durum değişmiyor.
Aynı yıl içinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Washington Büyükelçisini ve heyetini götüren Leviathan gemisi, 28 Kasım 1928 günü, Amerikan karasularına girer. Bütün Türk düşmanları büyükelçinin üzerine çullanmaya hazırlanmıştır. Karaya ayak basar basmaz hemen üstüne yürüyecekler, kendisini oracıkta linç edeceklerdir. Ahmet Muhtar Bey, Newyork limanında demir atmış gemide karaya çıkmak için beklerken, Amerikan gazetelerine şöyle bir göz atınca gerçek havayı işte o zaman anlar. Az sonra gelen Amerikalı görevliler Büyükelçiyi, tepeden tırnağa silahlı korumalarla alıp zırhlı bir araca bindirdikleri gibi dört tarafını mitralyözlü motosikletler ve otomobillerle çevirip son hızla trene yetiştirirler.

Yani kısacası, Büyükelçimiz Newyork’ta adeta bir devlet başkanı gibi karşılanmış! Tren garına giderken bindiği zırhlı otomobile daha önce İngiliz veliahtı binmiş, aynı şöför kullanmış.

Washington’daki İngiliz Büyükelçisi Howard, Ahmet Muhtar Bey’e karşı ” bir suikast korkusu” ndan söz eder. Türkiye’deki Amerikan Büyükelçisi Grew de benzer kaygılar içindedir ve kendi can derdine düşmüştür. 29 Kasım 1928 günü defterine şunları yazmıştır: “Amerika’daki Ermeniler yaşlı Muhtar’ı haklarlarsa, benim cesedimi de buradan aldırmak için hükumet hemen bir savaş gemisi gönderebilir, çünkü öldürülmem pek uzun sürmez.”
Tarih 29 Ekim 1932, Cumhuriyet Bayramı.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, kutlamaları kabul ediyor. Ankara’daki yabancı misyon şefleri sırayla Gazi’nin elini sıkıyorlar. Bu arada Mısır Elçisi Abdülmelik Hamza Bey fesli olarak törene gidiyor ve cumhurbaşkanını kutluyor. Fes, Türkiye’de, yedi yıldır yasak. Mısır Elçisi aldırmıyor. İki yıl önce Türkiye’ye geldiğinden beri, Ankara’da hep fesle dolaşıyor. Türk yetkililer elçinin bu tutumunda biraz kışkırtma niyeti de sezinliyorlar ama ses çıkarmıyorlar. Ve Hamza Bey şimdi Atatürk’ün huzuruna da fesle çıkıyor.

Kutlamalardan sonra, geçit töreni izleniyor. Mısır Elçisi, geçit törenini de fesli olarak izliyor. Akşam, Atatürk, Ankara Palas’ta, iki yüz kişilik bir resmi yemek veriyor. Asker, sivil ileri gelen Türklerin yanı sıra Ankara’daki yabancı elçiler de davetli. Mısır Elçisi, akşamki yemeğe de fesli olarak gelmiş ve yemek boyunca masada fesle oturmuş. Yemekten sonra da baloya geçilmiş.

Ne olmuşsa işte o zaman, yemekten sonra baloya geçerken olmuş. Yemekte hazır bulunan İngiliz Büyükelçisi Sir George Clerk’e göre, Atatürk Mısır Elçisinin yanından geçerken, “Kralınıza söyleyiniz, ben, Mustafa Kemal, size bu akşam fesinizi çıkarmanız talimatını verdim” demiş ve bir garson çağırmış. Elçi, uysallıkla fesini çıkarıp garsona vermiş. Garson, kalabalık davetlilerin şaşkın bakışları arasında, bir gümüş tepsi üzerinde fesi salonun öbür ucuna doğru götürüp gözden kaybolmuş. Mısır Elçisi, üzüntüyle hemen oradan çekilmiş.

Olay, o günlük orada kalmış, basına sızmamış. Derken, Daily Herald adlı İngiliz gazetesi, 11 Kasım günü ilk bombayı patlatıyor: “Bir fes diplomatik fırtına koparacak” diye başlık atıyor ve olayı iyice çarpıtıyor. Aynı gün öğleden sonra, Evening Standard adlı bir başka Londra gazetesi, kışkırtıcı bir dille olayın üstüne gidiyor: “Bir fes yüzünden Türkiye ile Mısır arasında kavga çıkıyor. İnsan şaşırıyor. Ama Mustafa Kemal, fesi görünce, kırmızı paçavra görmüş bir boğa gibi oluyor.” İngiliz Reuter ajansı, haberi hemen Kahire’ye telliyor. Mısır gazeteleri, telgrafı görür görmez, kolları sıvıyor. Hükümet yanlısı El-Ahram, Gazi’nin elçiden özür dilemiş olduğunu ileri sürüyor. Aklı sıra muhalefeti yatıştıracak. Ama olmuyor. Muhalefet organı El-Belag gazetesi hükumete veryansın ediyor: “Fes, Mısır’ın ulusal başlığıdır. Fesi çıkartmak, Mısır’a hakarettir. Gazi’nin Hamza Bey’den özür dilemesi, bu hakareti temizlemeye yetmez. Kaldı ki, bu özürü kabul etmeye elçinin yetkisi de yoktur. Bu işi hükumet temizlemelidir. Hükumet bu konuda ne yapıyordu?” Dışişleri Bakanı 20 Kasım günü Türkiye İşgüderi Şevki Alhan’a bir protesto notası veriyor. “Yabancı ülkelerdeki Mısır temsilcileri, resmi törenlerde ulusal başlığı giymek zorunda olduklarından, Haşmetli Kral Hazretlerinin Dışişleri Bakanlığı böyle bir olayın ilerde tekrarlanmayacağı konusunda güvence almaktan mutlu olacaktır.” Olay bu defa Türk basınına da sıçrıyor ve iyice büyüyor. 18 Aralık’ta biz cevabi bir nota veriyoruz . Sonra İngilizlerin araya girmesiyle daha yumuşak ifadeli bir ikinci nota daha veriyor Mısırlılar ve Türkiye bu notayı olumlu karşılıyor,iki ay süren fes krizi biter gibi oluyor.

Birkaç gün sonra, Ankara’da, Kızılay’ın yılbaşı balosu yapılır. Baloya Mısır Elçisi Hamza Bey’in fessiz geldiği dikkati çeker. O akşam Mustafa Kemal de baloyu onurlandırır. İngiliz İşgüderi J, Morgan’ın raporuna göre, baloda, Gazi ile Hamza Bey arasında şöyle bir konuşma geçmiş:
– Gazi (pek alaycı): “Niçin fesinizi giymediniz?”
– Hamza Bey (şaşırır):???
-Gazi: “Beni niçin hükumetinize şikayet ettiniz?”
-Hamza Bey (aptallaşır):???
-Gazi: “Gelecek 29 Ekim yemeğinde fesinizi giymezseniz sizi ben hükumetinize rapor ederim!”
-Hamza Bey (büsbütün ezilir):???
İngiliz İşgüderi, “Bu canlı hazırcevaplık karşısında gayrete gelen Gazi, Hamza Bey’e ve Kral Fuad’a beslediği sevgiyi uzun uzun anlatmaya koyuldu” diyor ve ekliyor: “Fes olayına artık kapanmış gözüyle bakıldığı kesindir.”
Cevat Bey (Ezine), Osmanlı Hariciyesinden Cumhuriyete devredilmiş, az sayıdaki elçilerimizden birisidir. Eski diplomasi alışkanlıklarını, protokollerini iyi bilirmiş. Tabii şaraptan da iyi anlarmış.

Atina’da bulunduğu sırada, büyük devletlerden birinin oradaki elçisi değişmiş. Giden elçinin yerine zengin, iddialı ve aristokrat bir elçi atanmış. Yeni elçi gelirken, aşçısını, baş sofracısını da (maitre d’hotel) yanında getirmiş. Onun elçiliğinden çıkarılıp serbest kalan yetenekli eski baş sofracısını da Cevat Bey kendi hizmetine almış.

Yeni elçi güven mektubunu sunmuş, Türk Elçisine de nezaket ziyaretinde bulunmuş.Cevat Bey, usulden olduğu için, yeni gelen meslektaşı onuruna bir akşam yemeği düzenlemiş. Daha doğrusu bir ziyafet. Kusursuz bir sofra hazırlatmış. Fransız şaraplarını özenle seçmiş.

Yeni elçi, sofrada, biraz da görgüsüzce iddiasını sergilemekte gecikmemiş. Beyaz şarabı koklamış, bir yudum almış, ağzında dolaştırıp tartmış, değerlendirmiş ve hemen şarabın adını ve yılını, zevk ve beğeniyle açıklamış. Cevat Bey hayret içinde kalmış! Sofradaki diğer elçiler de yeni meslektaşlarını hayranlıkla izliyorlar.Yeni elçi hava basmaya devam ediyor ; kırmızı şarabı da koklayıp yudumluyor ve tam doğru olarak tanımlıyor. Hayret!. Şampanya için de aynı şey. Cevat Bey şaşırmış ve buna bir mim koymuş. Bunun altında kalmayacak elbet.
Birkaç zaman sonra yeni elçi, Türk meslektaşına karşılık bir yemek verecek. Eski Osmanlı Elçisi Cevat Bey kaçın kurasıdır, altta kalır mı hiç? Bu gösteriş düşkünü aristokrat elçiyi en iddialı olduğu yerinden vurup mat etmek için bir kurnazlık düşünür.

Baş sofracısını çağırır ve ona gizli bir görev verir. Bir süre önce çalıştığı elçiliğe gidecek, orada, ertesi gece verilecek yemekte çıkarılacak şarapların ve şampanyanın markalarını, yıllarını el altından öğrenecek. Baş sofracı istenen bilgileri kolaylıkla sağlayıp elçimize getirir.
Ertesi akşam yeni elçinin sofrasında gösteri başlar. Şeref konuğu olan Cevat Bey, beyaz şarabı alır, burnuna götürür, şöyle bir koklar, bir yudum alır, ağzında sağa sola yuvarlar, bilgiç bir tavırla dudaklarını hafifçe şapırdatır ve şıp diye (!) teşhisini koyar: “En bon connaısseur Chassagne- Montra Chet. Şu nefis balıklar için yerinde ve pek mükemmel.
Ev sahibinin gözleri fal taşı gibi açılır. Hayret ki ne hayret! Türk Elçisi nasıl da tam olarak bildi?

Arkadan foie gras geliyor. Cevat Bey, gelen şaraba, neşeyle hemen, “Chateu d’Yquem” diyor ve yine hedefi tam on ikiden vuruyor!
Ev sahibi büsbütün şaşırıyor.
Sırada av eti ile, “ünlü Burgonya şarabı Savıgny”. Yine tam isabet! İnanılır gibi değil. Ev sahibinin neredeyse dili tutulacak! Adeta beklenmedik bir tokat yemiş gibi şaşkın. Ne diyeceğini bilemiyor. Yutkunuyor, gözlerini kırpıştırıyor. Pür dikkat Türk meslektaşına bakıyor.
Derken, nihayet şampanya geliyor. Cevat Bey son darbesini indiriyor ve hiç tereddütsüz, “Taittinger” diyor.

Ev sahibi olan yeni elçi, artık dayanamıyor. Görüyor ki, el elden üstün. Bükemediği bileceği öpecektir. Türk Elçisi önünde saygıyla eğilmekten başka yapacak bir şey kalmamıştır. Hiç değilse mertlik bende kalsın demek ister gibi, şampanya kadehini eline alıyor, diplomatça ayağa kalkıyor ve sofradaki davetlileri, “dünyanın en büyük içki connaisseur’ü” Cevat Bey şerefine kadeh kaldırmaya çağırıyor: “Ben kendimi içkiden anlar sanırdım. Şimdi hocamı buldum” diyor.

Leave a reply:

Your email address will not be published.