Japonların yükselişi ve Osmanlı – Japon ilişkileri

Japonya Batı’nın felsefe ve bilimini, düşüncesini bizden önce tanıyordu ve daha ciddi bir biçimde incelemeye başlamıştı. Japonlar sadece harita, topçuluk ve matematik gibi şeyleri öğrenmekle kalmamışlar, bunlar sayesinde temel bilgi alanlarına da doğal olarak kökten bir ilgi duymuşlardır.

Hızla aydınlanan Japonlar

Bu ilgi, dışa kapandıklarında bile en yoğun biçimde devam etmiş. Bizden önce Kant’ı, Hegel’i çevirip okumuşlar ve aydınlanma çağının bilim ve düşüncesini de bizden çok önce ciddi olarak tanımışlar.

Bizim Babıali katiplerinin “lisan-ı Fransevi”yi, kör makasla mukavva keser gibi bellemeye çalıştıkları bir çağda; Japonya’da, herkes değil ama, bir bölük aydın ve memur, bunu iş edinen dedeleri ve babaları gibi, yabancı dilleri en iyisinden öğrenmekte imiş.

19. Yüzyıl Japonları

Sonra 19. yüzyıl modernleşmesini de pek öyle evlerine kapanıp, kimonolarını giyerek yapmamışlar! Batı’nın yaşam biçimini, üst sınıfların davranış kalıplarını yoğun biçimde izleyip, benimsemeye çalışmışlar ve bu işler, bizim Tanzimat alafrangalığını mumla aratacak traji-komik davranışlara neden olmuş.

Japon aydınları dillerinden, evlerinden, yüzlerinden bile sıkılır olmuşlar bir ara. Ciddi olarak, İngilizceyi resmi dil yapmayı, hatta Kafkas ırkından yararlanıp, planlı bir biçimde Japon ırkını “ıslah etmeyi” bile düşünmüşler.

İşin ucunu kaçırıp, ameliyatla kısık gözünü açtırmaya kalkanlar da olmuş!
Aslında bu, halen var olan bir özenti ve şimdi ameliyat daha kolay.

Ama bu arada Batı’nın edebiyatını da aynı yoğun ilgiyle tanımaya çalışmışlar. Modern anlamdaki roman bizdekinden daha eski. Batı müziğine ilgi duymuşlar; bugün her büyük Avrupa orkestrasında yer alan çekik gözlü müzisyenler, en makbul solistler ve hatta modern pop müzik yapanlar, son 15-20 yılda doğan bir ilginin sonuçları değiller.

Japon’un modernleşmesi, çok ağır ve sıkıntılı bir olaylar bütünüdür. Devlet eliyle yaratılıp, desteklenen sanayiciler, fakirleşen köylüler, iş beceremeyip iflas eden samurailer (Japonya’da beceriksizce yapılan işlere “samurai işi” derler) , sıkıntılı yaşayıp fedakarlıkta bulunan işçilerle örülen bir ağ bu..

Eğitim düzeni bizimkinden başka. Bizdeki muhafazakarlar, modernleşme için dünyanın öteki ucundaki Japonya’yı gösterirler ama; yeterli ölçüde inceleyip onları tanımışlar mıdır acaba? Bizde sadece üç tane Japonca bilen uzmanımız, Japonların iki düzine Türkoloğu ile kıyaslanamaz bile. 

Çin-Japon savaşı

Japonya 19. yüzyıl sonunda Osmanlı yönetici ve aydın sınıfının ilgisini çekti. 1894-1895 Çin-Japon savaşının galibi olarak, bütün büyük devletlerin gözünde saygınlığı artmıştı. Japonya öyle yutulacak bir lokma değil, tam tersine başka lokmalar yutulurken dikkat edilmesi gereken bir rakipti artık!

 

ilk japon çin savaşı 1894
ilk japon çin savaşı 1894

Abdülhamid ve Japonlar

Sultan İkinci Abdülhamid 1892 yılında İstanbul’a gelen bir Japon heyetini kabul edip iltifat ederken; ilk özenti, ilk Japon efsanesi de Osmanlı yönetici ve aydın çevreleri arasında çoktan yayılmaya başlamıştı.
Japonya’ya yönelme ve ilişki kurma girişimi başlamıştı.

 

 

Fukuchi Genichiro ve Sultan Abdülhamid - ilk Japon Diplomat
Fukuchi Genichiro ve Sultan Abdülhamid – ilk Japon Diplomat

Ertuğrul firkateyni

1887’de Japon İmparatorunun amcasının İstanbul’a yaptığı ziyareti iade etmek için Temmuz1889’da Ertuğrul firkateyni, çoğunluğu genç subaylardan oluşan kadroyla Japonya’ya yola çıktı. Ertuğrul’un Japon sularına uzanacak takati yoktu gerçi, fakat ilgililerin uyarısı “idare eder canım” zihniyetini etkileyemedi. Ziyaret iyi geçti. “Yola bu havada çıkılmaz” tavsiyesine de kulak asılmadı.

Kuşimoto açıklarında tayfuna yakalanan Ertuğrul Fırkateyni 16 Eylül 1890’da Japonya kıyılarında tayfuna yakalanıp kayalara çarparak battı ve ne yazık ki 540 denizcimiz şehit oldu.

Sultan Hamid devrinde, “Servet-i Fünun” ve diğer dergilerde bol bol Japonya’dan bahsediliyordu. Hele 1905’de Japonya Çarlık Rusya’sını da yenince, büyük devletlerin gözünde korkulacak bir güç oldu.

 

Ertuğrul firkateyni Osmanli-Japonya Yolculugu
Ertuğrul firkateyni Osmanli-Japonya Yolculugu

İslam Dünyasında Japon hayranlığı

Ortadoğuluların, yani Avrupa’ya her gün daha fazla düşman olan bu Müslüman halkların gözünde ise Japonya, hayranlık uyandıran bir ülkeydi artık.
Osmanlı İmparatorluğunda ve İran’da, her türlü ve her dilden yayın organı; Japon ulusundan yarı ciddi, yarı efsanevi bir tonla söz ediyordu. Bizde, alışılmışın dışında bir hızla, Rus-Japon Savaşı üzerine üç ciltlik etraflı bir inceleme derhal yayımlandı. Sadece okumuş yazmış takımı değil, çarşı ve pazardaki ahali de Japonların “Avrupalı gavurların” hakkından geleceğine inanıyordu.

Örneğin o yıllarda Japon İmparatoruna yazılan “Mikadoname” başlıklı Farsça bir kasidenin taş baskı nüshaları Hint’de ve İran’da çarşıda pazarda satılıyordu. Bu kasideyi, Şirazlı bir şair, eski şehnameler türünde kaleme almıştı.

Japon halkı bizlere çok sempatik geliyordu ama bu “platonik” yakınlık; diplomatik ilişkilerin kurulması için yeterli olmadı. Neden mi? Çünkü, Japonya İstanbul’da elçilik, başka şehirlerde de konsolosluklar açınca; İngiltere, Fransa, Hollanda, Rusya ve Almanya gibi kapitülasyon haklarından yararlanmak isteyeceklerdi de ondan!

Ekonomik uyanış çağını yaşayan Osmanlı, hele Jön Türkler, bu yüzden Japonlar ile diplomatik ilişki kurmaktan kaçındılar.

Osmanlı subayları da bütün dünya gibi Japon ordusuna hayrandı. Disiplini, gece savaşlarındaki üstünlüğü, askerinin dayanıklılık ve sebatı, çalışkanlıkları herkesi büyülüyordu. Sadrazam Said Halim Paşa ve İttihatçı Kabine, Birinci Dünya Savaşı öncesi, Japonların Osmanlı Bahriyesine yardım etme ve danışman subay yollama önerisini, hayıflanarak duymazlığa geldiler.

Avusturya-Macaristan Elçisi Pallavici’nin bir raporuna göre; bu yüzden, Japon diplomatlarını İstanbul’da görmekten inatla kaçınıyorlardı.

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.