Atatürk’ün Çocukluğu

Selanik’te dünyaya geldi.

Pembe boyalı ev…

İkinci kattaki ocaklı odada doğdu.

Zübeyde sadece mevsimi hatırlıyordu.

“Erbain soğukları devam ederken doğurdum” diyordu. Aklında kaldığına göre “23 Kanunuevvel”di.

Erbain kelimesi, Arapça “kırk” anlamına geliyordu.

21 Aralık’la 31 Ocak arasını kapsıyordu.

Kırk günlük karakışı tarif etmek için kullanılırdı.

23 Kanunuevvel, bugünkü takvimle 4 Ocak’tı.

4 Ocak 1881, salı’ydı.

İlk nüfus cüzdanında doğum yılı 1296 yazıyordu.

Rumi takvimdi.

13 Mart 1880’le 12 Mart 1881 arasını kapsıyordu.

Soyadı kanununa kadar 1880 deniyordu.

Soyadı kanunuyla yeni nüfus cüzdanı çıkarıldı.

Anne ve Babası

1881 diye düzeltildi.

Adını babası koydu.

Mustafa…

Büyük dedesinin adıydı.

Türk gelenekleri gereğiydi. Ali Rıza ilk oğlu Ahmet’e babasının adını, üçüncü oğlu Mustafa’ya dedesinin adım koymuştu. Ailenin ikinci oğlu Ömer ise, Zübeyde’nin büyük dedesinin adım taşıyordu.

Anneannesinin adı, Ayşe.

Babaannesinin adı, Ayşe’ydi.

Ali Rıza’mn 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşından kalma kılıcı vardı. Selanikli gönüllülerden oluşan taburda görev yapmıştı.

Bilinen tek fotoğrafı da bu taburdayken çekilmişti. İşte o kılıcım, beşiğin başucuna ast. Mustafa o kılıcın şerefini öğrenerek büyüdü.

Kundaktayken sakin bir bebekti.

Zübeyde’nin sütü az geliyordu.

Ümmügül adında bir sütanne bulundu.

Ayrıca, Üftade adında siyahi bir kadın tutulmuştu.

Ev işlerinde lohusaya yardımcı oluyordu.

Kaldığı Ev

Pembe boyalı ev iki katlıydı, dört odalıydı.

Sahanlığı, bodrumu, mutfağı, tuvaleti vardı. Pencereleri kafesliydi.

341 metrekareydi.

Ali Rıza’yla Zübeyde kiracı olarak oturuyorlardı.

1877’de sahn aldılar.

Ortak tapu yaptılar.

Zübeyde’nin babasından kalan parası vardı.

9600 kuruşunu Ali Rıza verdi.

3900 kuruşunu Zübeyde ödedi.

Yunanistan milli bankası, terk edilmiş mallar olarak tescillenen Pembe Ev’i 1928 yılında 197 bin drahmi karşılığında Sarafimidu ailesine sath.

Selanik belediyesi 1933 yılında 650 bin drahmiye tekrar kamulaştırdı, Atatürk’e armağan etti.

Ancak, armağan edilen evi boşaltmak hiç kolay olmadı.

Ev sahibi aile oda oda kiraya vermişti. Kamulaşhrma esnasında yedi ayrı aile kiracı olarak oturuyordu.

Boşaltıp teslim etmek iki yıl sürdü.

Evin anahtarları 1937’de Türkiye’ye verildi.

Atatürk bedavaya kabul etmedi.

Prensip olarak hayah boyunca parasını ödemediği hiçbir mal ve hizmeti almamışh, sembolik bile olsa mutlaka ödeme yapmak istedi.

Yunanistan sembolik fatura çıkardı.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, Pembe Ev karşılığında Selanik belediyesine 10 bin drahmi katkı sağladı.

Ali Rıza’yla Zübeyde, Pembe Ev’in hemen bitişindeki çıkmaz sokağa bir ev daha inşa ettirmişti.

İki katlı, beş odalıydı.

Tapuda yine ortakhlar.

Orayı kiraya vermişlerdi.

Ekonomik sıkıntıları yoktu.

Babasının Vefatı

Ali Rıza 47 yaşındayken vefat etti.

Terekesine göre, 35 bin kuruş değerinde mülkü, 45 kuruş değerinde ceketi, 20 kuruş değerinde pantolonu, 40 kuruş değerinde paltosu, 20 kuruş değerinde sandığı ve 15 kuruş değerinde iki kitabı vardı.

(O kitapların biri, Ahmet Vefik Paşa tarafından kaleme alınan Lehce-i Osmânî’ydi. Diğeri, Muhammed Nuri Şemseddin’in eseri Miftah’ül-Kulûb’ dü.)

(Mustafa’ya babasından altın köstekli saat kalmıştı.

Manastır askeri lisesine kadar bu saati kullanıyordu.

Bir gece sıtma nöbeti geçirdi, baygın düştü.

Altın köstekli saat o gece kayboldu.

Kimin çaldığını asla bulamadı.

Babasından kalan tek hatıra bu şekilde elinden kayıp gitti.)

Gümrük memuriyetinden ayrıldıktan sonra ailesinin geçimini sağlamak için kereste ve tuz ticareti yapan Ali Rıza, bağırsak tüberkülozuna yakalanmıştı.

Selanik Hortacı Camisi’nin haziresinde toprağa verildi.

Henüz altı yaşındayken evinin direğini kaybeden Mustafa, bu travmayı yaşarken, evini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Çünkü, Ali Rıza’nın ölümünden altı ay sonra Selanik’teki Stamboul çarşısı tüccarlarından Nuri efendi şeri mahkemeye başvurdu.

Ali Rıza’nın kendisine 28 bin 800 kuruş borcu olduğunu, bu borca karşılık Pembe Ev’i rehin gösterdiğini iddia etti.

“Ya evi bana versinler ya satıp borcu ödesinler” dedi.

Zübeyde böyle bir borç kalmadığını, alacaklıya çoktan ödendiğini söyledi. Mahkeme şahit istedi.

Starnboul çarşısında kereste ticareti yapan iki Müslüman şahit getirildi. Yemin ettiler, borcun ödendiğini anlattılar. Hatta, mahalle imamıyla mahalle muhtarının da bu borç ödemesine şahit olduklarını söylediler.

Mahkeme dört ay sürdü.

Borcun ödenmiş olduğuna hükmedildi.

Pembe Ev kurtuldu.

Mustafa, Makbule, Naciye…

Sünnnet oluşu

En büyüğü alt yaşında üç çocukla dul kalan Zübeyde, sonradan yaptırdıkları küçük eve taşındı.

Pembe Ev’i yıllık 11 bin 500 kuruşa kiraya verdi.

Kiracılar eve yerleşti, kirayı ödemedi.

Mahkemelik oldular.

Neticede mahkemeyi kazanıp toplam kira bedelini alacaktı ama, bu arada dara düştü. Geçinebilmek için küçük evi sattı. Langaza’ya, Rapla köyünde bir çiftlikte kâhyalık yapan ağabeyinin yanına taşındı.

Mustafa orada sünnet oldu.

Dayısı hem babalık hem kirvelik yaptı.

Selanik’ten akrabalar davet edildi.

Koçlar kesildi, düğün yemekleri yapıldı.

Mustafa’yla birlikte 16 yoksul çocuk sünnet ettirildi.

Karagöz oynatıldı, hokkabaz eğlendirdi.

Bir eliyle entarisini tutarak, yedi gün yattı.

Langaza’da altı ay kadar kaldı.

Okuluna devam etmek için Zübeyde’den ayrıldı.

Halasına taşındı

Selanik’e halasının evine yerleşti.

Bir yıl kadar sonra Zübeyde oğlundan ayrı yaşamaya dayanamadı, Selanik’e annesinin yanına taşındı.

Nihayet kiracılardan kurtuldular, Pembe Ev’e döndüler.

Zübeyde, Ragıp Abbas’la evlendi.

Kendisi gibi duldu, dört çocukluydu.

Mustafa 15 yaşındaydı.

Üvey babayı kabullenmesi hiç kolay olmadı.

Dayısı uzunca bir süredir üstü kapalı olarak bu mevzuyu açıyordu, sık sık Zübeyde’nin çok genç yaşta yapayalnız kaldığından bahsediyordu, bu tür baş başa dertleşmelerle yeğenini duygusal olarak hazırlıyordu.

Gene böyle bir sohbetin sonunda, dayısıyla eve geldi. Zübeyde güler yüzle karşıladı, yeni elbise giymişti. İçeride yabancı bir adam oturuyordu.

Ve, Zübeyde bu yabancı adamın yanında kapanmadan geziyordu… Vaziyeti anladı, darmadağın oldu.

O anki ruh halini yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Baktım, duvarda babamın kılıcı asılıydı.

İçimden gelen bir hisle o kılıca sarılmak istedim.

Ve hiç kabahati olmayan bu beye saldırmak istedim!”

Hislerine teslim olmadı.

Tek kelime bile konuşmadan geri döndü, evden çıktı. Koştu koştu koştu koştu…

Halasına gitti.

Aylarca eve uğramadı.

Sonra?

Sonrasını şöyle anlatacaktı:

“Anamı aylarca görmedim. Fakat nihayetinde çok asil bir adam olan üvey babam Ragıp beyle dost oldum. Nazik ve kibar bir insandı. Bana çok iyi bir mürebbi oldu. Anamın da genç yaşında böyle bir aile bağını yapmış olmasını takdir ettim. Çocukluk hissim, babamı kaybetmiş olmama karşı bir isyandan ibaretti.”

Üvey ağabeyi Süreyya, yüzbaşıydı.

Mustafa’yı öz kardeşi gibi severdi.

Yanından ayırmadığı sustalı çakısını Mustafa’ya verdi.

“Lazım gelirse kendini bununla koru” dedi.

Bu sustalı, Mustafa’nın hem ilk hediyesiydi…

Hem de ilk silahıydı.

Ağırbaşlı çocuktu.

Mahalle arkadaşlarının birdirbir, sapan, güreş gibi oyunlarına katılmazdı. Elleri cebinde, seyretmeyi tercih ederdi.

Altı yedi yaşlarındayken bile üstünün başının kirlenmesine tahammül edemezdi. Tavırları yetişkindi.

Zübeyde’nin anlatımına göre…

“Kendine mahsus benliği vardı.

Herkesin nazarı dikkatini celbederdi.”

Ağabeyleri vardı, Ahmet ve Ömer.

Rumeli’yi kasıp kavuran çiçek salgınında ölmüşlerdi.

Mustafa o zamanlar iki yaşındaydı.

Ağabeylerini hiç hatırlamıyordu.

Ablası vardı, Fatma.

Veremden kaybedildiğinde Mustafa henüz doğmamıştı.

En küçükleri Naciye’ydi.

O öldüğünde Mustafa 16 yaşındaydı.

“Kardeşlerim arasında en sevdiğimdi” diyordu.

“Çocuk yaşının üstünde hisliydi. Öğrenmeye meraklıydı. Ben Harbiye’ye giderken kitaplarımı istiyordu. Annemden onu okutmasını istemiştim. Annem gibi sarışın, mavi gözlü, duru beyaz tenliydi. Makbule’ye hiç benzemezdi, tipik bir yörük kızıydı.”

atatürkün-gencligi

Ev satın alması

1908.. . İlk görev yeri olan Şam’dan Selanik’e döndü.

Annesiyle oturmak istemedi.

Biriktirdiği maaşlarıyla ev satın aldı.

Pembe Ev’in hemen yanındaki çıkmaz sokaktaydı.

İki katlı, üç oda, bir sofa, 98 metrekareydi.

Bahçesinde meyve ağaçları vardı.

Ömrü boyunca satın aldığı ilk ve tek ev’di.

Yunanistan el koydu.

Evin bulunduğu çıkmaz sokak, 1935 yılında arkadaki sokakla birleştirilerek açıldı. Çıkmaz sokakta yer alan diğer evlerle birlikte Mustafa Kemal’in evi de yıkıldı. Arsanın bir kısmı yola gitti, bir kısmı da oraya inşa edilen Türk konsolosluğuna dahil edildi.

Selanik kaybedilince

Doğup büyüdüğü baba ocağı Selanik, tek kurşun bile atılmadan Yunanlara teslim edildiğinde Trablusgarp’tan dönüyordu, Mısır’daydı.

O an neler hissettiğini şöyle tarif edecekti:

“İşittim ki, vatanım Selanik ve orada anam, kardeşim, bütün akraba ve hısımlarım düşmana bağışlanmıştır! İşittim ki, Hortacı Camisi’nin minaresine çan taktırılmış, orada yatan babamın kemikleri Yunan palikaryalarının kirli ayakları altında çiğnetilmiştir!”

Selanik, Büyük İskender’in kız kardeşinin adıydı.

Mustafa Kemal’in dünyaya geldiği dönemde etnografya müzesi gibiydi. Nüfusu 130 bindi, 60 bini

Türk ve Müslüman’dı, gerisi Yahudi, Rum, Bulgar ve Levantendi.

1917 yılında durdurulamaz bir yangın çıktı.

Kentin merkezini kül etti.

Tarihi dokusunu sildi süpürdü.

72 bin kişi evsiz kaldı.

Trajik yangının küllerinden yeniden doğan Selanik. Trajik yangının küllerinden yeniden doğan İzmir. Mustafa Kemal’in hayatında dönüm noktası olan iki çok önemli şehrin ortak kaderi, adeta tarihin cilvesiydi.

Sonraki bölümü okumak için tıkla…

Leave a reply:

Your email address will not be published.