Atatürk’ün Annesi Zübeyde

Zübeyde…

Sarı saçlı, mavi gözlüydü.

Okuma yazma biliyordu, ailesinden öğrenmişti.

Rumeli şivesiyle konuşurdu.

Sofuydu.

Oğlunun din adamı olmasını istiyordu.

Mustafa Kemal annesine hediye alırken daima seccade, başörtüsü, tespih gibi eşyaları tercih ederdi.

Şam’dayken mesela, ilk maaşıyla, etrafı sim sırmayla işlenmiş başörtüsü göndermişti.

Zübeyde Dul kalıyor

Eşi Ali Rıza öldüğünde 30 yaşındaydı.

Kucağında üç çocuk vardı.

Sadece iki mecidiye dul maaşı bağlanmıştı.

Üç kuruş kiradan başka geliri yoktu.

Ağabeylerine yük olmak istemedi…

Evlenmekten başka hal çaresi bulamadı.

Ragıp Abbas’la evlendi.

Gümrükler başmüdürüydü, hali vakti yerindeydi.

Evi barkı vardı ama, Zübeyde istemedi.

Ragıp Abbas Pembe Ev’e taşındı.

Bir kadının yaşayabileceği en ağır üzüntüleri yaşadı.

Dört evladını kaybetti.

Eşini toprağa verdi.

Oğlunun üzerine titriyordu.

Mustafa Kemal bir gece arkadaşlarıyla Pembe Ev’e geldi…

Henüz meşrutiyet bile ilan edilmemişti.

Gizli toplantı yapıyorlardı.

Zübeyde merak etti, kapının ardından dinledi, çok endişelendi, dayanamayıp içeri girdi. “Çocuğum, siz yoksa yedi evliya kuvvetinde olan padişaha isyan mı ediyorsunuz?” diye çıkıştı.

Mustafa Kemal soruya soruyla cevap vererek, diklendi.

“Evliya kuvvetinde farzettiğin adam, hiçbir kuvvete malik değildir valide, bu işler almış yürümüştür, namuslu bir adam olarak bu işlerin içinde bulunmak mecburiyetindeyim, beni bundan men eder misiniz?”

Ana yüreği ne yapsın, yelkenleri suya indiriverdi.

“Evladımsın, mahvolmam istemem, seni namus ve haysiyet sahibi insanlarla beraber görmezsem asıl, üzülürüm” dedi, odadan çıkıp kapıyı kapattı.

Selanik kaybedilince hüzün konvoyları halinde göç eden komşularıyla birlikte İstanbul’un yolunu tuttu. Perişanlıktı.

Ragıp bey gelmedi, Selanik’te kaldı.

Boşanmamışlardı ama ayrılmışlardı.

Mustafa Kemal uzun ve endişeli bir arayıştan sonra cami avlusunda, göçmenler arasında, battaniyeye sarılmış vaziyette, yerde uyurken buldu annesini… Beşiktaş Akaretler’deki evine yerleştirdi, oradan Şişli’ye taşındılar.

Yedi yıl geçti.

15 Mayıs 1919…

Hava kararmıştı, neredeyse yatma vaktiydi.

Mustafa Kemal eve geldi.

Kapıyı açan kız kardeşi Makbule’ye sıkıntılı bir yüz ifadesiyle baktı, şefkatle yanağını okşadı. “Annemin odasında karyolasının önüne yer sofrası yapıver, bu gece sizinle biraz dertleşmek istiyorum” dedi.

Zübeyde’nin odasında yer sofrası hazırladılar.

Minderleri, yastıkları yerleştirdiler.

Patates püreli rosto ve yumurtalı ıspanak yapmışlardı.

Biraz sonra Mustafa Kemal odaya girdi.

Üniforması üzerindeydi.

Üstünü başını değiştirmemişti.

Zübeyde’nin elini öptü, bağdaş kurarak oturdu.

Pat diye, “gidiyorum” dedi!

Odaya adeta bomba düşmüştü.

“Buralarının da Selanik gibi olma ihtimali var, giderken gözüm arkada kalmasın, memleket için uğraşırken sizden yana bir üzüntüye düçar olmak istemem” dedi.

Zübeyde küt diye sırtüstü yığıldı.

Bayılmıştı!

Doktor Rasim Ferid’i çağırdılar.

Zübeyde o arada kendine geldi.

Heyecan, gerginlik, üzüntü, keder… Yorgun ruhu, bitmek tükenmek bilmeyen ayrılığı taşıyamamıştı.

Sabaha kadar uyumadı.

Kuran okudu.

Günün ilk ışıklarıyla, vedalaşmak üzere kapıya geldiler.

Mustafa Kemal’in elinde Kur’an-ı Kerim vardı.

Trablusgarp Savaşı’nda Libyalı mücahit şeyh Ahmet Sünusi tarafından kendisine hediye edilmişti.

Sekiz yıldır nereye gitse, oraya götürüyordu.

Sofya’da, Çanakkale’de, Şam’da, Halep’te, Filistin’de hep yanındaydı. .. Annesine bıraktı.

Makbule ağlıyordu.

Zübeyde otoriter ses tonuyla haşladı kızını…

“Sen asker kardeşisin, ayıp, ağlanır mı hiç” dedi.

Sanki dün gece üzüntüsünden bayılan o değilmiş gibi, heykel misali dimdik durmaya çalışıyordu. Kızını teselli ederken aslında kendi duygularını bastırıyordu. “Memleket için giden insan ölse bile ağlanmaz, koş misafirlere şerbet ez!” diye bağırdı.

Hepi topu birkaç altın bileziği vardı.

Selanik’ten elinde avucunda kala kala bunlar kalmıştı.

Oğluna verdi.

“Lazım olur” dedi.

1920.. . Hakikaten lazım oldu.

Ankara’da paraya sıkışmışlardı.

Ekmek alacak durumları kalmamıştı.

Mustafa Kemal, emir erini çağırdı.

“Valizde anamın birkaç parça ziyneti var, Osmanlı Bankası’na rehin bırak, para al” dedi.

Ali Çavuş yatak odasına gitti.

Karyolanın altındaki valizi açtı.

Mendile sarılı bilezikleri buldu.

Bankaya koştu, tek kelime etmeden masaya koydu.

200 lirayı sayıp, uzattılar.

Biraz olsun nefes alacaklardı.

Zübeyde’nin çeyiz bileziği…

Milli Mücadele hamuruna karılmıştı.

Ev baskınları

Oğlu hakkında “idam fermanı” çıktığında üzüntüsünden kısmi felç geçirdi, bacakları tutmaz oldu.

Sürekli baskıya maruz kalıyordu.

İşgal kuvvetleri sık sık evi basıyordu.

Öyle olmadığını bildikleri halde, sanki Mustafa Kemal orada saklanıyormuş gibi arama yapıyorlardı.

Sarı Ali diye meşhur bir muhbir vardı.

24 saat Zübeyde’nin evini gözlüyordu.

Gelip gidenlerin listesini İngilizlere gammazlıyordu.

Zübeyde tüm bunlara rağmen geri durmuyordu.

Oğlunun arkasında kapı gibi duruyordu.

Mayıs 1921… İstanbul’daki yurtsever kadınlar yetimhane yararına kermes düzenledi. Bu etkinlik vesilesiyle padişaha verilen mesaj gayet açıktı. “Milli Mücadele’de şehit düşen kahraman babaların evlatlarına sahip çıkıyoruz” deniliyordu.

Zübeyde felçli bacağını sürükleye sürükleye kermese geldi. Yemenilerle dolu bir masanın başına oturdu.

Bizzat satış yaptı.

Mustafa Kemal’in annesi…

Tüm şehit çocuklarının annesi olduğunu gösteriyordu.

Ömrü boyunca hasretini çektiği oğluna Sakarya Zaferi’nden sonra kavuştu. Ankara’ya getirildi.

Hepimizin hafızasına mıh gibi çakılan, o bembeyaz tülbentli, gözlüklü fotoğrafı Çankaya Köşkü’nde çekildi.

(Meşhur yuvarlak gözlüğü Sabiha Gökçen’deydi.

Yapı Kredi Bankası’nın arşivinde koruma altına alındı.)

Güzel kadındı.

Güzel yaşlanmıştı.

Halide Edip Adıvar ilk kez Çankaya’da tanıştığında şu izlenimi edinmişti:

“İhtiyar hanımın yüzü, hareketli vücudu, atılgan ifadesiyle Mustafa Kemal Paşa’nın aynıydı. Yetmiş yaşında olmakla beraber, süt gibi beyaz ve pembe renkli cildinde bir tek buruşuk yoktu. Çok çabuk öfkelenir olmasına rağmen, koyu mavi gözlerinde ve ağzında şefkat hissedilirdi. Beyaz entarisi, ütülü mendilleri, beyaz elleri, büyükannemi hatırlatırdı.

Tam Makedonyalı bir kadındı. Oğlu onun için daima ilk mektepteyken istediği gibi, azarladığı Mustafa’ydı.

Yer yatağında yatıyordu. Hastalığı ciddiydi, yaşaması mucizeydi. Kendisini muayene eden Doktor Adnan’ın yanaklarını öper, ellerini yakalayarak, doğmuş olduğu Selanik’ten bahsederdi. İçi Selanik için yanıyordu. Oğlu Mustafa, Selanik’i geri almadan, kendine yeni bir entari yapmamaya ahdettiğini söylüyordu.”

Zübeyde-hanım-Atatürk'ün -annesi
Zübeyde-hanım-Atatürk’ün -annesi

Çankaya’da yaşarken pek dışarı çıkmazdı.

Günlerini kendi halinde Kuran okuyarak geçirirdi.

Düğün filan olursa, oğlunu temsilen giderdi.

Mustafa Kemal’in mahalleden arkadaşı, komşusunun oğlu Salih Bozok’u çok severdi. Salih’in oğlunun sünnetine

adeta “torununun mürüvveti” gibi katılmıştı, Longines marka pahalı bir kol saati taünuştı.

Mustafa Kemal, Trablus’a, Sofya’ya giderken annesini hep Salih’e emanet ederdi. Zübeyde, oğlundan çok Salih’le vakit geçirmişti, ailenin ikinci oğlu gibiydi.

Salih de böyle hissederdi.

“Zübeyde ana benim de öz anam sayılır, kendi anamı mı, yoksa Zübeyde anamı mı daha çok sevdiğimi hakikaten bilemem” diyordu.

Mustafa Kemal’in ömrü boyunca aklı annesindeydi.

İstanbul’dayken Salih’e yazdığı mektubunda, “mümkünse annemi avut, benim geçen ayın aylığı kalmıştı, o aylığın anneme verilmesine yol göster” diye yardım istiyordu.

Trablusgarp’tan Fuat beye gönderdiği mektubunda, “anneme nerede olduğumu duyurmayın, ara sıra benim tarafımdan İstanbul’dan mektup gösterin, valideme verilmek üzere Kerim beye kırk lira bıraktım, Salih’in Selanik’te bulunması, annemin yanında olması, yüreğimi güçlendiriyor, direncimi iki katına çıkarıyor” diyordu.

İskenderiye’den postaladığı mektubunda ise, “kardeşim Salih, bir aylık tedavi için hastaneye geldim, eski sağlığıma kavuştum, gözlerinden öperim, valideye hastalığımı bildirme” diye tembihliyordu.

Ana oğul arasında imrenilecek bir saygı bağı vardı.

Hazırlanmadan birbirlerinin karşısına çıkmazlardı.

Aynı köşkün içinde, birkaç metre mesafedeki odalarda yaşamalarına rağmen, Mustafa Kemal haber gönderir, ziyaret edeceğini söyler, Zübeyde adeta bayram gibi hazırlanır, günlük kıyafetleri yerine misafir kıyafetlerini giyer, saçını tarar, oğlunu öyle beklerdi.

İzin almadan annesinin odasına girmezdi.

Her defasında elini öperdi.

Zübeyde, vefatından bir yıl kadar önce vasiyette bulundu.

Zübeyde Hanım’ın vasiyeti

“Ben öldükten sonra ruhuma her sene hatim okunsun isterim, bunun için bir miktar para bırakmak isterim, nereye vereyim?” diye sordu.

Darüşşafaka’yı önerdiler.

Darüşşafaka’ya 20 bin kuruş bağışta bulundu.

“Her sene Kadir Gecesi’nde bir Darüşşafaka öğrencisinin hatmi şerif icra etmesini, bundan doğacak sevabı başta Hazreti Muhammed ve ailesi olmak üzere, enbiya ve evliyalara, kendi gelmiş geçmiş aile efradının ruhlarına bağışlanmasını” şart koştu.

Yanında çalışanları unutmadı.

Vefat ettiğinde, Hayriye hanıma bin kuruş, manevi kızı Ayşe’nin çeyizi için bin kuruş, Mustafa Kemal’in emaneti yetim Abdürrahim’in eğitimi için iki bin kuruş, Vasfiye hanıma iki bin kuruş verilmesini istedi.

Bir de hayrat çeşmesi yaptırılmasını istedi.

Mustafa Kemal bu vasiyeti öğrendi…

Annesine her yıl hatim okuttu.

Hatim okuyan hafıza zarf içinde bir miktar para verdi.

14 Ocak 1923… Gün ağarmak üzereydi.

Mustafa Kemal, emir eri Ali Çavuş’u çağırdı.

“Haber var mı?” diye sordu.

Ali Çavuş “maalesef var” diyemedi.

“Şifre geldi ama çözülemedi” filan diye geveledi.

O derin mavi bakışlardan bir bulut geçti…

“Bir rüya gördüm, yeşil tarlalarda anamla dolaşıyordum, birdenbire fırtına çıktı, anamı yanımdan alıp götürdü, anamın öldüğünü biliyorum” dedi.

Mustafa Kemal Cenazeye katılmadı

Cenazeye katılamadı.

Her zaman olduğu gibi yine Zübeyde’nin yanında bulunan Salih Bozok’a telgraf çekti, kendi adına annesini toprağa vermesini istedi. “Merhumenin münasip bir tarzda merasim-i tedfiniyesini ifa ediniz, cenab-ı hak milletimize hayat ve selamet versin” dedi.

Mütevazı bir tören yapılmasını istedi.

Mütevazı bir kabir istedi.

Hatta, İzmir belediyesi 1934 yılında Fuar’ın inşası için getirilen Fransız mimar Maurice Gauthier’ye mozole çizdirdiğinde bile, kesinlikle izin vermedi.

“Bunlar süslü, lüks ve masraflı, sakın yapmayın, bir kaya getirin, başucuna koyun, üstüne de ‘Atatürk’ün annesi Zübeyde burada gömülüdür’ yazdırın, çevresine çocuk parkı yaptırın, çocukları çok severdi” dedi.

Latife son saniyeye kadar Zübeyde’nin başucundaydı.

Müstakbel gelin adayı, kayınvalidesini Karşıyaka’daki köşkünde ağırlıyor, bakımını sağlıyordu. Vefatı üzerine, önce İzmir valisine haber verdi, sonra şehrin en tanınmış 33 hafızını çağırdı, sabaha kadar hatim okuttu.

Siyah manto giydi, siyah peçe taktı..

Cenaze alayına katılmak istedi.

En başta kendi ailesi, herkes itiraz etti.

“Kadınlar cenazeye katılamaz” denildi.

Bunun üzerine kapalı bir faytona bindi, cenaze alayını en arkadan adım adım takip etti. Kabir çevresinde yoksullara yüzlerce gümüş mecidiye sadaka dağıttı.

Kırkında mevlit okuttu, elli ikisinde aşure yaptırdı.

Oğul, 13 gün sonra gelebildi.

Annesinin kabrine gitti.

Hayatının belki de en duygusal konuşmasını yaptı.

Mustafa… Zübeyde’yi anlattı.

“Zavallı validem bütün millet için ülkü olan İzmir’in mukaddes topraklarına bedenini vermiş bulunuyor.

Arkadaşlar, ölüm, yaradılışın en doğal kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber, bazen ne üzüntü verici görünüşler olur. Burada yatan annem, eziyetin, zorlamanın, bütün milleti felaket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbam olmuştur. Bunu açıklamak için, izin verirseniz, acı hayatının belli birkaç noktasını sunayım.

Abdülhamid devrinde idi.

Mektepten henüz kurmay yüzbaşı olarak çıkmıştım.

Hayata ilk adımı atıyordum.

Fakat bu adım hayata değil, zindana rastladı.

Beni aldılar, baskı idaresinin zindanına koydular.

Orada aylarca kaldım.

Anamın bundan ancak ben hapisten çıktıktan sonra haberi olabildi.

Derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi.

Kendisiyle üç beş gün görüşebildim.

Çünkü tekrar baskı idaresinin casusları, cellatları ikametgâhımızı sarmış, beni alıp götürmüşlerdi. Annem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Ben, sürgün yerime götürecek vapura bindirilirken, benimle görüşmesi engellenen annem, gözyaşlarıyla, Sirkeci rıhtımında acılar ve kederler içinde bırakılmış bulunuyordu.

Sürgün yerinde geçirdiğim tehlikeler, onun hayatını acılar ve gözyaşları içinde geçirmesine sebep olmuştur.

Başka bir nokta daha… Mütareke zamanında

Anadolu’ya geçtiğimde, annemi acılı bir halde İstanbul’da bırakmak zorunda kaldım. Yanında, bir adamım vardı. Bu adamımı Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğimde, annem bu adamımı yalnız gördüğünde, halife ve padişahın benim hakkımda verdiği idam kararının yerine getirildiğini zannetmiş, bu zan kendisini felce uğratmıştı.

Bütün mücadele senelerini üzüntü içinde geçirmişti. Padişah ve hükümetinin, bütün düşmanların daimi baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgâhı binbir türlü bahanelerle basılır, araştırılır, rahatsız edilirdi.

Annem üç buçuk senenin gündüzlerini gecelerini gözyaşlarıyla geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi.

Sonunda onu İstanbul’ dan kurtarabildim, ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüştü, yalnız manevi olarak yaşıyordu…

Annemin kaybından şüphesiz çok üzüntülüyüm.

Fakat bu üzüntümü gideren ve beni avutan bir konu vardır ki, o da, anamız vatanı yok olmaya götüren idarenin artık bir daha geri gelmemek üzere yokluk mezarına götürülmüş olduğunu görmektir.

Annem, bu toprağın altında, fakat, milli hakimiyet ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden tek kuvvet budur. Milli hakimiyet, ilelebet devam edecektir.

Annemin ruhuna ve bütün ataların ruhuna, üzerime almış olduğum vicdan yeminini tekrar edeyim.

Annemin mezarı önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum. Bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve elde tuttuğu hakimiyetin korunması, savunması için, gerekirse annemin yanına gitmekte asla kararsız davranmayacağım.

Milli hakimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

Annesinin kabri başında bu duygusal ve tarihi konuşmayı yaparken, kendi çocukluğu film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu.

Leave a reply:

Your email address will not be published.