Ağıt eski türk geleneği – asker ağıtları

Yunanca tragedyanın (Trajedi)  ne demek olduğunu herkes bilir, tragudi, tragedyada söylenen şarkıdır. Tragedyanın konu kaynağı efsanelerdi. Bizde de “ağıt” var ve konunun kaynağı yaşanmış hayatın gerçeğinden alınırdı. Genellikle bir ölümün ya da acı, üzücü bir olayın ardından söylenen halk türküsüdür. Doğal afetler, savaş, ölüm, hastalık gibi çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili sözlerdir. Erkekler daha ziyade ağlayarak değil de, yazarak söylerler.

Türklerde ağıdın tarihi çok eskilere dayanır. Türklerde Orhun abidelerinde Bilge Kağan’ın ağzından kardeşi Kültigin’in ölümü ele alınır.

Küçük kardeşim Kül Tegin öldü.
Görür gözüm görmez,
bilir bilgim bilmez oldu.
Zamanın takdiri Tanrı’nındır.
Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır.
Kendimi bıraktım, gözden yaş akıtarak,
gönülden feryat ederek yanıp yakıldım

Divanu Lugat-it Türk’te “yug veya sagu” diye ağıttan bahsedilir.

Ağıt söylemeye ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir. Ağıtın İslamiyet öncesi edebiyattaki adı sagudur ve Yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur.
Divan Edebiyatında ise mersiye olarak anılır. Alper Tunga’nın mersiyesi yanında başka mersiyelere de yer verilir.

ALP ER TUNGA SAGUSU (ağıdı)

Karahanlı Türkçesiyle /   Günümüz  Türkçesiyle

Alp Er Tunga öldi mü? ( Alp Er Tunga öldü mü? )
Isız ajun kaldı mu? ( Kötü dünya kaldı mı? )
Ödlek öçin aldı mu? (Felek öcünü aldı mı?)
Emdi yürek yırtılur. (Şimdi yürek yırtılır.)
Ödlek yarağ közetti (Feleğin silahı hazır)
Oğrun tuzağ uzattı (Gizli tuzak kurdurur)
Begler begin azıttı (Beyler beyini vurdurur)
Kaçsa kah kurtulur? (Kaçsa nasıl kurtulur?)
Begler atın urgurup (Beyler atlarını yorup)
Kadgu anı turgurup ( Kaygıdan çaresiz durup)
Mengzi yüzi sargarup . (Beti benzi sararıp)
Korkum angar türtülür. (Sarı safrana döndüler.)
Uluşıp eren börleyü (Erler kurt gibi hıçkırdı)
Yırtıp yaka urlayu (Yaka bağır yırtıp durdu)
Sıkrıp üni yırlayu (Acı ağıtlar çığırdı)
Sığtap közi örtülür. (Yaş akar gözler kurur.)
Könglüm için ötedi . (Gönlüm içinden yandı.)
Yitmiş yaşıg kartadı (Geçmiş zamanı andı.)
Kiçmiş ödig irtedi (Geçen günler nerdedir?)
Tün kün kiçip irtelür …

Bilindiği üzere Anadolu denilen acılı toprakta ağıt eksik olmuyor. Yüzyıllardan beri yürek burkan olaylardan kurtulamadık, huzurlu ve dingin günler yaşayamadık.

Şiirin belki de en has formudur ağıtlar. Çünkü şiir olsun diye yazılmıyorlar. Genellikle şair olmayan analar tarafından, sadece yüreklerdeki derin acıyı ortaya koymak için ağızdan dökülüyorlar..

Tolstoy’un ağıt tanımı

Savaş ve Barış romanının bir bölümünde Nataşa ve Andrey bir akşam vakti avdan dönerler ve çiftlikte bir köylünün söylediği türküye kulak verirler. Tolstoy, bu söyleyiş biçiminin “en saf ve katışıksız müzik” olduğunu yazar, çünkü köylünün derdi iyi müzik yapmak değil, derdini paylaşmaktır.

Bu yüzden söyledikleri, hançereden ya da dudaktan değil, doğrudan doğruya yürekten gelir..
Ağıtlar da böyledir. Anaların, sevgililerin yaktığı ağıtlarda, yanan bir yürekten fışkıran lavları hisseder, iliklerinize kadar ürperirsiniz. Hiçbir şair bu samimiyete ulaşamaz. Çünkü bir yürek o derece yanmadan, tutuşmadan, kahrolmadan o ağıtı yakmak mümkün değildir.

Ağıtlar içinde asker ağıtları çok önemli bir yer tutar. Çünkü Anadolu her dönemde evlatlarını kurban vermiştir. Sarıkamış ağıtları buna müthiş bir örnek oluşturur.

SARIKAMIŞ

Oltu’dan girdik de Sarıkamış’a
Akıl ermez orda yatan üleşe
Askeri kırdıran Enveri Paşa
Kitlendi kapılar, mekan ağladı

Yüzbaşılar, yüzbaşılar
Tabur tabura karşılar
Yağmur yağıp gün değişin
Yatan şehitler ışılar

İbrişimin kozaları
Battın Avşar kazaları
Sarıkamış’ta kırıldı
Gonca gülün tazeleri

Yazarken bile insanın içini sızlatan bu dizeler, yanık bir yürekten başka nereden çıkabilir ki?

Ya Çanakkale ağıtları. Bundan daha korkuncu ise şehidinin “hiç olmazsa eller gibi tahta bacakla” dönmüş olmasını dileyen dizeler:

Çanakkale derler yeşil gavaklı
Mollaların mürekkebi boyaklı
Nice kulların var ağaç ayaklı
Ağaç ayağınan gelsen n’olurdu

Gerçekten yürek dayanmıyor bu satırlara…

Hücum demiş Alamanın zabiti
Yavrumun kefeni asker kaputu
Salına girmeye yoktur tabutu
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola
Kefensiz gabire koydular m’ola.
Derinimiş Çanakkale deresi
Goygunumuş şehidimin yarası
Acıya dayanmaz garip karısı
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Kore ağıtları

İzmir’den mi kalktı Kore’ye gemi, Anadolu’nun birçok yöresinden olduğu gibi, Emirdağ’dan da Kore’ye gidip de dönemeyenlerden birisi de Balişoğlu Eyüp Can’dır. Eyüp Can’ın şehit olması üzerine bir yakını aşağıdaki ağıdı yakar. Ağıtta, Türk askerinin Kore’ye gitmesini anlâmsız bulan Anadolu kadını, bunu “Kore senin vatanın mı, yurdun mu?” şeklinde ifâde ederken, O’na “Kırk belikli gelin almaya” ve “Yerine kardeşi Abdil’i göndermeye râzı olacağını” belirtir.

İzmir’den mi kalktı Kore’ye gemi,
Gemi gurban olam getir Eyüb’ü,
Çok ağlattın anan ile Baliş’i,
Kore senin vatanın mı, yurdun mu?
Gayıbıdın oğlum şehit oldun mu?
Şubeye vardım da künyen okundu,
Emirdağ’ı başımıza yıkıldı,
Dostumuz ağladı, düşman bakındı,
Dön gel oğlum dön gel kurban oluyum,
Sana kırk belikli gelin alıyım.
Köprüden ağrında gel bir görüyüm,
Görüyüm de gadın oğlum ölüyüm,
Apdil’i yerine vesek veriyim,
Bir günüm doğar da bir günüm batar.
Kore dağlarında aslanım yatar.

Gerçeğin dili güzel oluyor.
Gerçekler acı, çok acı da olsa, gerçeğin dili her zaman güzel.
Bu bir teselli mi? Evet, ama keşke böyle avuntularımız olmasaydı.

Bu dünyada hangi amaç, hangi kavga, hangi siyaset bu kadar acıya değer?
Kan her şeyi kirletir, en kutsal amaçları bile.

Sonuç olarak; ağıtlar kişilerin özgeçmişleri olduğu gibi, bir bakıma toplumların da özgeçmişidir. Zira, bir milletin tarihi serüvenini ağıtlardan izleyebiliriz. Cephede, düşmana karşı verdikleri mücadelede çektikleri sıkıntıları, şehit ya da gâzi oluşlarını, cephe gerisindeki açlığı, kıtlığı, hastalığı ve içindeki ihaneti; bunlara karşı verilen mücadeleyi ağıtlarımızda görürüz. Şehit düşen ve gâzi olanların isimlerini belki tarih kitaplarında göremeyiz. Ama bunların analarının, bacılarının, yavukluları ve bu milletin hislerine tercüman olan âşıklarının söylemiş olduğu ağıtlarda isim isim bulabiliriz.Sözlerimi şâir Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dizeleriyle bitirmek istiyorum.

Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen’i,
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni.

Leave a reply:

Your email address will not be published.