BİR KİTAP TANITIMI : “Benim CUMHURİYET’ im”

  

   Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’ nin kızı Leyla ile Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Bülent’ in evliliğinden doğan yazarın bu kitabı için kaynak sıkıntısı çekmesi zaten düşünülemezdi..Emine Uşaklıgil, “Benim Cumhuriyet’im” adlı kitabında, bir aile gazetesinin doğuşundan bu güne öyküsü,arka plandaki  dünya ve Türkiye panoraması önünde, birbirinden ilginç anılarla ve bilgilerle süslenmiş olarak anlatılıyor.
   Şahsen çok severek okudum. Naçizane tavsiyem siz de okuyun..
   Kitaptan bazı bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum :

   1939 tarihinde SSCB ile Almanya arasında imzalanan saldırmazlık paktı, Avrupa’ nın en güçlü ordusu olan Alman ordusunun önünü açmıştır. (..) Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan o güne kadar sürdürdüğü geleneksel tarafsızlık politikasını terk eder ve İngiltere ve Fransa’ yla karşılıklı yardım antlaşmaları imzalar. İngiltere ve Fransa ile 49 gündür savaş halinde olan Almanya’da, bunun üzerine gazeteler “Nankör Millet Türkiye” başlıklarıyla çıkar ; Alman yetkililerinin tepkisi de serttir. Almanya’ nın ekonomik etkisi altındaki Türkiye’ nin 1939′ dan sonra izlediği denge politikası bir mekik siyasetini andıracaktır ve savaşın bittiği günlerde Türkiye artık hiçbir dostuna güven vermeyen bir ülke konumuna gelecektir. Türkiye, İngiltere ile antlaşma yaptığı için Almanya’ya, Almanya ile antlaşma yaptığı için de İngiltere ve Sovyetler’e yaranamamıştır. Savaş bittikten sonra hesaplaşmalar başladığında, Türkiye yapayalnızdır. Atatürk döneminin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bu konuda şunları söyler : “İkinci Dünya Savaşı içinde tarafsız kalmak mümkündü, İngiltere ve Fransa ile ittifakın gereğini, yararını ve kimlere karşı olduğunu anlayabilmiş değilim. Zararları ise meydanda idi.” Zararlardan biri, 1947 Paris Konferansı’ nda, Oniki Ada’ nın İtalya’ dan Yunanistan’ a geçmesi olacaktır…

*   *   *

   1945 hem dünyada hem de Türkiye ve Cumhuriyet gazetesinde önemli değişikliklerin habercisi olan bir yıldır. Batı’ nın çekişme sahnesi olarak Türkiye, kendisini iki kutuplu dünyanın arasında gittikçe şiddetlenecek çatışmanın ortasında bulmaktan ürkmüş, son anda, yani savaşın bitmesine ramak kala Almanya’ ya savaş ilan etmişti. Artık hukuken savaşan müttefikler cephesine geçmiş olan Türkiye, bu hamlesiyle San Fransisco’ ya alınmayacak devletler arasından sıyrılmış ve 6 Mart tarihinde, San Fransisco’ da toplanan Dünya Konferansı’ na çağrılmıştı. İsmet Paşa’ nın 6 yıl boyunca Türkiye’ yi savaşa sokmamak için verdiği savaş, zaferle sonuçlanıyordu. Haliyle İnönü ve CHP, Türkiye’ yi 2. Dünya Savaşı gibi bir badireden selametle çıkardıklarından dolayı milletin Milli Şef’ e minnettar olduğuna inanıyordu.
   Halbuki halk huzursuzdu. Ne modern bir tarım vardı, ne sanayi üretimi, ne de pazar. Halk yokluk ve yoksulluk içerisindeydi. Okullaşma yaygınlaşamamıştı. CHP topraksız çiftçiyi topraklandırmak için bir kanun hazırlama işini Meclis’ te bulunan üç büyük toprak sahibine emanet etmişti. Onlar da başta Adnan Menderes olmak üzere, kanunu işlemez hale getirmişlerdi. O dönemde kamunun her türlü işi jandarma kanalıyla görülürdü. On paralık bir tebligat için bile silahlı iki jandarma halkla karşı karşıya gelirdi. On sekiz yaşını geçenler için senelik yol vergisi 18 lira idi. Bunu ödeyemeyen vergi mükelleflerini jandarma yakalayıp 6 gün karayollarında çalıştırırdı. Bu muamele köylüleri jandarmadan bezdirmişti. Sıkıntılara her türlü suistimal, vurgun ve karaborsacılık da eklenince, halkın geçim derdi dev boyutlara yükselmişti. Savaşın uzun sürmesi, 3 milyon kişinin silah altında tutulması, ekonomiyi iflas noktasına getirmişken terhisin ne zaman gerçekleşeceği de belli değildi. Çok zor şartlar toplanan yiyecek maddelerinin korunamayıp bozulması da huzursuzluğu artırıyordu. Halk, her kötülüğü hükümete yükleyen bir ruh hali içerisindeydi. 1946 genel seçimleri çok tartışma yaratmış, CHP iktidardan düşürülememişti. Ama DP, Meclis’ e girmişti. Fakirlik, yokluk, yoksunluk, vurgun ve karanlık içerisinde ömür tüketen halkın durumu bu merkezdeydi. Halk en tepedeki değiştiğinde her şeyin düzeleceğine inanmıştı.

*   *    *

   Tarihe EMİNSULAR (Emekli İnkilap Subayları) olayı olarak geçen bu tasfiye, yüksek rütbeli subay sayısının artmasıyla oluşmuş ters piramidi düzeltmiştir. Ne var ki, ayrılanlar arasında NATO karargahlarında çalışmış, uluslararası görevlerde bulunmuş tecrübeli subaylar da çoktur.
   Ağustos ayında genelkurmay başkanı dahil olmak üzere 275 general ve yedi bin subay emekliye sevk edilerek, ordudaki generallerin % 90’ı, albayların % 75’i, yarbayların % 50′ si, binbaşıların % 30’u tasfiye edilir. Gürsel’ in ağırlığını koymasıyla, Cevdet Sunay’ ın da içinde bulunduğu 30 general emekli olmaz ve Cevdet Sunay Genelkurmay Başkanı olur. Bu kapsamlı operasyonun gerekçesi ordunun gençleştirilmesi, rütbe enflasyonunun önlenmesi, kadro fazlalığının giderilmesi ve ordudaki piramidin yeniden kurulmasıdır. Operasyonun finansmanına gelince, her ne kadar darbeci subaylar görünüşte anti- Amerikancı bir çizgi taşıyor olsalar da bu tasfiye darbecilerle yakın ilişkileri koruyan ABD’ den hibe olarak temin edilen parayla gerçekleştirilmiştir. ABD, Türk Silahlı Kuvvetleri’ ndeki tasfiye operasyonunu karşılıksız finanse ederken, 27 Mayısçılar Türk ordusunun bir NATO ordusu haline dönüştürülmesi için yapılması gereken her şeyi yapacaktır. Alparslan Türkeş’ in bu konudaki sözleri aydınlatıcıdır : ” Ordunun gençleştirme hareketinde de yine paraya ihtiyaç vardı. O sırada, NATO’ nun Paris’ teki başkomutanı, Hava Orgenerali Norstad Türkiye’ ye gelmişti. Projemizi kendisine anlattık. Bize yardım edin, dedik. Bu iş için 12 milyon dolara ihtiyaç vardı. Para, ABD’ den temin edildi..”

*   *   *

   Arşivlerde yapılan ve bundan sonra yapılacak çalışmaların yetersiz kalmaya mahkum olduğu da ortadadır; kayıtsızlık, ilgisizlik ve bilinçli imha yüzünden tonlarca belge kaybolmuştur. Örneğin, İç Anadolu’ ya dair Osmanlı dönemine ait yazışmaların toplandığı Konya’ dan 76 kamyon belge tasnif edilmeden SEKA’ ya gönderilmiş, 1931′ de İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi’ ne ait 50 ton kadar Osmanlı belgesi “okkası 3 kuruş 10 paraya” Bulgaristan’ a satılmış, birçok kurum TBMM’ den özel izin alarak kendi belgelerini imha etmiş, 1980′ den sonra ATASE (Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı) arşivinde büyük bir temizlik yapılmıştır…

*   *   *

   Yunanistan’ın geçmişteki altın çağları hala gözleri kamaştırıyordu. Yunanistan Batılı ve medeni bir ülke idi. Osmanlı Türkiyesi ise barbarların işgalinde bir ülke. Medeni Avrupa’ ya at sırtında akın etmiş Türklerden kurtulmanın, Osmanlı İmparatorluğu’ nu parçalayıp paylaşmanın zamanı gelmişti. 1914 öncesinde yoksulluk yüzünden nüfusunun altıda birinin başka ülkelere göç ettiği, toplam nüfusu 5 milyonu ancak bulan, 1917′ de bir iç savaş tehlikesi atlatan bu ülkenin böyle bir maceranın altından kalkmasının olanaksız olduğu, Paris Barış Konferansı’ nın büyükleri tarafından hesaba katılmadı bile. İzmir’ in Yunanlılar tarafından ” kötü bir delilik” olarak niteleyen İngiliz askeri uzman Henry Wilson’ ı kimse dinlememişti. 15 Mayıs sabahı Yunanlıların İzmir’ e çıkmasıyla başlayan olaylar zincirinin son halkasında Venizelos’ un tutkusu hüsranla sonlanacak, Lloyd George’ un koalisyonu çökecek, bahtsız İzmir ise yangına teslim olacaktı.

*   *   *

   Gelişmeleri sıkı takip altında tutan İngiliz istihbaratının 24 Eylül 1920 tarihli bir raporu, ” Anadolu’ dan alınan gizli haberlere” dayanarak, Kemalistler arasında baş gösteren görüş ayrılıklarını şöyle sınıflandırır : “Bolşeviklerle ilişki kurmayı öneren İttihat ve Terakki Cemiyeti yandaşları, Ruslara karşı geleneksel korkuları kullanmaya çalışan Bolşevik düşmanları, bu ikisi arasında orta yol bulmaya çalışan Mustafa Kemal ve yoldaşları..”

*   *   *

   1978′ in son gününde : “Evet, 1978’e insan umut ettiği sürece yaşar diyerek girdik. Yaşayabilenlerimiz yaşamaya çalıştı,” diyen İpekçi, Türkiye usulü demokrasinin son günlerine tanıklık edemedi. Teşvikiye doğumlu İpekçi, Teşvikiye’de öldürüldü, cenazesi Teşvikiye Camii’ nden kalktı. Herkes sarsılmıştı, herkes terörün nereye varacağını konuşuyordu. Ecevit’ in Başbakanlığa bağlı olarak çalışmak üzere getirttiği Scotland Yard ekibi, Londra’ da IRA terörüne karşı mücadelede etkili olmuştu, ancak Türkiye’de başarılı olamadılar. Ankara ve İstanbul’ da kutuplaşan polis kuvvetleri arasında sıkışıp kalan bu ekip, Türkiye’ den çekildi…

*   *   *

   Gazetelerden pek bir şey takip edemeyen Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit Hamzaköy’ den telefonla gazetecilerden bilgi almaya çalışırken, Demirel ile Cumhuriyet’ in parlamento muhabiri Füsun Özbilgen arasında  geçen diyalog günün havasını yansıtıyor. Demirel, “Füsun Hanım, havalar nasıl orada ?” Füsun : “Çok güzel, güneşli ve ılık.” Demirel : “Meteoroloji müdürü mü oldunuz ? Ben o havaları sormadım ki.” Füsun : “Öbür havaları pek iyi takip edemiyoruz..”

*   *   *

Leave a reply:

Your email address will not be published.