ORTAYA BİR KARIŞIK

   1699 Karlofça Barış Antlaşması’nın imzalanmasının ardından, Fransa sefiri olarak, Monsieur de Chateauneuf’ un yerine Marquis de Ferriol geldi. Yeni sefir 1690′ larda, Avusturyalılara karşı seferler sırasında Osmanlı ordusuna hizmette bulunmuştu. Fransızların zayıflayan itibarını yeniden güçlendirmeye yönelik umutları l’affaire de l’épée ( kılıç olayı ) yüzünden suya düştü.Chateauneuf, muhtemelen halefinin gururuyla oynamak için, Sultan’ ın yanına belinde hançeriyle çıktığını yazmıştı. Feriol bunun üzerine, 5 Ocak 1700 günü Sultan tarafından kabul edildiğinde, sanki Versailles’ da bir saray mensubuymuş gibi kılıç takmakta ısrar etti-halbuki Osmanlı sarayında veziriazam dahil hiç kimse sultanın huzurunda silahla bulunamazdı.
   Sefir, Veziri Azam’ la yemeğini yedi, üzerine bir kaftan geçirdi ve taht odasına doğru yürümeye başladı. Baştercüman Mavrokordato, titreyen bir sesle kendisinden kılıcını çıkarmasını rica etti. Feriol, eğer kılıcını almaya kalkışan olursa kanının son damlasına kadar dövüşeceğine yemin ediyordu. Hükümdarının ve şehrin tüm sefirlerinin onurunu savunuyor gibi görüyordu kendisini. Veziri Azam Amcazade Hüseyin Paşa’nın yanıtı, saray mensuplarının çağlar boyu korudukları geleneği dile getiriyordu : ” Sağlam düzenlere sahip saraylarda adetlerin suistimal edilmesine izin verilmez.” Muhtelif rütbelere sahip Osmanlı yetkilileri yaklaşık bir saat kadar, daha önce hiçbir Fransız sefirinin kılıç taşımadığı konusunda kendisini ikna etmeye çalıştılar. Ferriol, Nuh diyor, peygamber demiyordu. Eğer bir sefirin itibarı ve Fransa Kralı’ nın emirlerinin uygulanması tehlikede ise, yaşamının hiçbir önemi yoktu. Edirne’ den özellikle kendisini kabul etmek üzere gelmiş olan Sultan, birkaç metre ötede, taht odasında bekliyordu.
   Sonunda Veziri Azam bir hileye baş vurarak, Ferriol ‘ya taht odasına girebileceğini bildirdi. Taht odasına uzanan antrede yürünürken, baş kapı muhafızı kılıcı kapmak üzere sefirin üzerine çullandı ve midesine yumruğu yedi. Normalde son derece sessiz olan Babü’ s-Saade kavga sesleriyle çınlıyordu. Ferriol öfkeyle bağırıyordu Mavrokordato’ ya: “Devletler hukukunu böyle çiğniyorsun demek sen. Dost muyuz biz, düşman mı ? ” Korkudan ve çaresizlikten tir tir titreyen Mavrokordato, “Dostuz” dedi, “ama içeri kılıçla giremezsin.. içinde yaşadığın ülkenin örf ve adetlerine uygun davranmak zorundasın.” Sonunda, baş akağa sefire geri dönmesini söyledi. Sefir ve maiyetindekiler kaftanlarını çıkardılar,hediye olarak getirdikleri saat ve ayna alındı ve kalabalık sokaklar boyunca yürüyerek Fransız sefaretine döndü. On bir yıl sonra ülkesine dönene kadar, Ferriol bir daha saraya gelmedi..

( Bonnac ; Ferriol’dan XIV. Louıs’ ye 8 Ocak 1700 tarihli mektup ;La Motraye, I. ; Piton de Tournefort,I. )

*    *    *   *   *    *    *     *    *
   I. Dünya Savaşı’ndan önce, Beyoğlu Mutasarrıfı olan Tahsin Bey’ e haber verirler.Rusya Büyükelçisi Büyükdere rıhtımı üzerine dikilen telefon direklerinden sefarethane karşısına düşenlerin hemen kaldırılmasını ister. Yoksa kavasları ile söktürüp denize attıracağını söyler. Yüreğinin yumuşaklığına getirip izin almak imkanı olup olmadığını bir denemek için Mutasarrıf elçilik binasında sefir hazretlerini görmeye gitmiş. Kapıdan girdiğinde, sefir merdivenlerden inmekte imiş :
  -“Kimdir bu adam ?” diye sormuş.
  -“Beyoğlu Mutasarrıfı imiş, sizden bir ricada bulunmaya gelmiş,” derler.
  -“Beyoğlu Mutasarrıfı’ nın benimle ne münasebeti var ? Bir diyecekleri varsa sadrazamları gelir konuşur, öyle söyleyin,” der ve Tahsin Bey’ i geri çevirir.
   Mütareke günlerinde Tahsin Bey evinde kızına Fransızca dersi vermek için Rus muhacirleri arasından ucuzca bir hoca aradığı zaman kimi bulsa beğenirsiniz ? Kendisini kapı eşiğinden kovan, bir zamanların anlı şanlı Çarlık Rusyası Büyükelçisi Nikolay Çarikov ve eşi !… Dersi eşi vermektedir. Kibarlık edip olayı hatırlatmaz bile..

( Falih Rıfkı Atay, ” Çankaya ” )

*   *   *   *   *   *   *   *
   En güçlü ve en ayrıcalıklı Osmanlı kadınlarının bile kıskançlığın pençesinde kıvrandıkları zamanlar olurdu. 19. yüzyılın büyük ıslahatçılarından 2. Mahmud’ un kızı Adile Sultan, Mehmed Ali Paşa adlı bir subayla evliydi. Birbirlerini seviyorlardı. Günlerden bir gün, Haliç’ te “Avrupa’nın tatlı suları” diye bilinen ve pek revaçta olan mesire yeri Kağıthane’de, Adile Sultan, Mehmed Ali Paşa’nın dikkatini çeker. Paşa, koyu renk peçe içindeki kadının kim olduğunu anlayamaz ve ayaklarının dibine parfüme batırılmış mendilini bırakır. Mendilini aynı gece yatağında, uyumakta olan karısının yanındaki yastığın üzerinde bulur.
   Bir başka seferinde de, Adile Sultan uzak bir camiye namaza gider. Yol üzerinde biraz dinlenmek amacıyla büyük bir malikanenin kapısını çalar ve içeri buyur edilir. Kendisine kahve ve şerbet ikram eden ev sahibesinin adını sorar. Kadın, Mehmed Ali Paşa’ nın karısı olduğu cevabının verir.Adile Sultan bu tarihten sonra inzivaya çekilmiş ve kahır yükü gittikçe artan şiirler yazmıştır. 1898’de öldüğünde, kocasının yanına gömüldü. Paşa’nın sadakatsizliğine dair aralarında tek bir konuşma geçmemişti…

( Bobovi ; Tijen Özdoğancı, “The Ballad of Adile Sultan” ; L. Thouvenel, ” Troıs Années de la Question d’ Orıent,1897″ )

*   *   *   *   *   *   *   *
   İngilizlerin Türk kumaş dokuma ve boyama sırlarını çalma çabalarının 1583′ ten başlayıp, kesintisiz 300 yıl sürdüğünü, 1800′ lerde dünya tiftik yünü tekelini Türklerin elinden almak üzere, Türkiye’den damızlık tiftik keçileri kaçırıp Afrika’da çoğalttıkları Sadri Etem Ertem’ in 1930 / 1931 ‘de yayımlanan “Çıkrıklar Durunca” adlı kitabında işlenmiştir.
   1711 yılında güneybatı Almanya’da Pfalz bölgesinde bir Ankara keçisi çiftliği kurma girişimi keçilerin iklime uyumsuzluğu nedeniyle başarısız olurken, 1740’ta Ankara keçisinin İsveç’e götürülme girişimi önlenmiş ve 1778′ te Venedikliler Ankara keçisi besiciliğinde, yine iklim uyumsuzluğu nedeniyle düş kırıklığına uğramışlardır.
   Osmanlı, dünyanın en pahalı tiftik kumaşı tekelini kıskançlıkla koruyor, yabancıya işlenmemiş ham madde ve damızlık keçi satmamakta diretiyordu. İngilizler Osmanlı tiftik tekelini kırmak için gizlice kaçırmayı planladıkları damızlık Ankara keçilerinin dünyada uyum sağlayabileceği iklimi araştırmış ve bu keçilerin Ankara’ dan başka Güney Afrika’ da yaşayabileceklerini saptamışlardı. 1830′ larda, içinde 12 teke ve bir anaç bulunan bir kafile başka bir kıtaya, Afrika’ ya varmak için açık denizlere yelken açmış, ancak bu on iki tekenin yolculuktan önce Osmanlılar tarafından kısırlaştırılmış olduklarının  farkına varılamamıştı. Osmanlı çok kötü alay etmişti İngiliz damızlık avcılarıyla…
   1838 Baltalimanı Antlaşması’ndan sonra, İngiliz Albay Handerson Ankara’dan seçtiği damızlık tiftik keçilerini Güney Afrika’ da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürmüş, çoğaltmış ve böylelikle 1856′ ya gelindiğinde İngiltere, Osmanlı’ nın 1838’e kadar kıskançlıkla koruduğu tiftik kumaşı tekeline son vermişti.
   “Gavura damızlık vermek uğursuzluktur.” İşte böyle der Türkmenler ve direnirler vermemek için. İngiliz misyonerin elinde padişah fermanı vardır. Osmanlı zabitleriyle birlikte zorla almaya kalkar damızlıkları.
   Türkmenler padişah fermanına ve zabitlere de karşı çıkıp damızlık tiftik keçisi vermemek için silaha sarılırlar. Haber duyulur ve silahlanan Türkmenlerin sayısı on binleri bulur. Osmanlı İngiliz’e damızlık vermeyen Türkmenlerin üzerine ordu gönderir. Üç yıl süren direniş kanla bastırılır ve İngiliz’ e istediği damızlık Ankara keçileri verilir. İngiliz, isyancıların dinmeyen öfkesinden korunmak için Tiftik keçilerini siyaha boyayarak kaçırır o topraklardan ve limana ulaşıp Güney Afrika’ya doğru yola çıkar.

( Cengiz Özakıncı, “Türkiye’ nin Siyasi İntiharı, Yeni Osmanlı Tuzağı “
    

Leave a reply:

Your email address will not be published.