793 ) MONA LİSA’NIN KAÇIRILMASI !…



Leonardo Da Vinci’nin gerçek bir kadının portresi olarak mı, yoksa hayalinden mi yaptığı bilinmeyen “Mona Lisa” tablosunun tarihinde sinemaya konu olacak komik ve bir o kadar da trajik bir öyküsü vardır..
Her şey, ünlü şair Guillaume Apollinaire’in (altta)  1905 yılında, babası Brüksel’de hakim olan Géry Piéret adlı gazeteciyle tanışmasıyla başlar. Son derece esprili, hayatı ciddiye almayan ve serüvenci bir karaktere sahip olan Piéret, Fransa, Belçika ve Amerika arasında sürekli olarak seyahat etmekte ve Paris’e geldiğinde bir dergide çalışmakta olan Apollonaire’in evinde kalmaktadır. Şair, bu dalgacı arkadaşını yazar André Gide’e yazdığı bir mektupta şöyle anlatır :
“En iğrenç işleri yapabilecek biri ama sokağa atamam ya. Öylesine kızdırıyor ki beni, delirmekten korkup bazen ben kendimi sokağa atıyorum.”

   

Gazetecilik yapan Piéret, şairle olan arkadaşlığının ikinci yılında, Apollinaire’in evine iki küçük Fenike heykeliyle gelir bir akşam. Heykellerin ortada durmamasını söyleyen Piéret, şairin sanatçı çevresinde tanıdığı Picasso’ya biri kadın, öteki erkek başı olan heykelleri satar ve gözden kaybolur. Apollianaire, arkadaşının Fenike heykellerini nereden bulduğuna bir anlam veremez ama garipliklerine alıştığı için pek de üstünde durmaz. Ressam sevgilisi Marie Laurencin (yukarıda sağda), konunun çok ciddi olduğu konusunda bir gün uyarır şairi. Hele söylediği şu sözler beyninde bir şimşek gibi çakar :
“Ciddiye almıyorsun ama arkadaşın o heykelleri Louvre Müzesi’nden çaldı. Bana da ‘Louvre’a gidiyorum, bir şey ister misin ?’ diye şaka yollu sormuştu..”
Uykusuz geceler şairi beklemektedir. Piéret’nin heykelleri müzeden çaldığından emin olunca, istemeden de olsa içine düştüğü bataklıktan kurtulmak için çareler üretir. Bulur da !.. Bir gazetede, Louvre Müzesi’ndeki eserlerin iyi korunmadığına dair bir yazı yazacak, böylelikle heykeller, bu gazetecilik olayında gerçekleri gözler önüne sermek için özellikle çalınmış gösterilecektir !..
Şair planını uygulamak için ilk adım olarak, heykelleri almak üzere Picasso’nun (aşağıda sağda) kapısını çalar. Ancak ünlü ressamdan aldığı şu yanıtla başından aşağıya kaynar sular dökülür : “Antik sanatın detaylarını öğrenmek istiyordum. Bu yüzden heykelleri (aşağıda) incelemek için kırdım..”

       

Müze yetkililerinin de hatalarını örtbas etmek istemelerinden olsa gerek, hırsızlık olayı duyulmaz. Ve sessiz geçen birkaç yılın ardından, 1911′de Géry Piéret çıkagelir Paris’e !..
Son derece şık bir kıyafeti olan Piéret, çaldığı heykellerden kazandığı parayı Amerika’da tükettiğinden çalışmak için dönmüştür. Her zamanki gibi arkadaşı Apollinaire’in evinde kalmaktadır ve işyeri elbette ki Louvre Müzesi’dir !..
Piéret, yine bir akşam antik bir kadın başı heykeliyle döner “işyerinden”
Müze yetkilileri bu hırsızlık olayını da görmezden gelmeyi düşünürlerken beklenmedik bir şey olur, Da Vinci’nin ünlü eseri “Mona Lisa” da çalınır Louvre Müzesi’nden !..
Müze yetkilileri, tabloyu geri getirirse hırsızın cezalandırılmayacağını, hatta para verileceğini yayarlar. Bunun üzerine Piéret, çaldığı heykeli “Le Journal Paris” gazetesine getirir. Savunmasında da, Apoolinaire’den yürüttüğü planı devreye sokar : “Heykeli Louvre’un iyi korunmadığını kanıtlamak için aldım. Gazeteniz aracılığıyla geri veriyorum. Dilerim ki, müze de bana hizmetimin karşılığı olarak doyurucu miktarda bir ödeme yapar..”
Gazete, heykeli binasında sergilemekle kalmaz, müze yöneticilerini yerden yere vuran bir haber yayınlar. Bir süre sonra da Belçika’dan bir mektup gelir Louvre Müzesi’ne. Mektubun sonunda Géry Piéret’nin imzası vardır ve “Mona Lisa”yı kendisinin çaldığını itiraf etmektedir. Müze yöneticileri durumu polise bildirince, Piéret’nin Paris’teki tüm çevresi şüpheliler listesine kaydedilir. Listenin başında tabii ki Apollinaire vardır !..
Louvre’dan pek çok heykeli koltuğunun altına alarak çıkan Piéret, aslında Mona Lisa’yı çalan hırsız değildir. Ortalığı karıştırmak ve her zamanki gibi dalgacı kişiliğine uygun davranarak böyle bir yalan uydurmuştur. Ama, Fransız polisi de böyle düşünecek değildir elbette !..
Apollinaire, başına gelecek felaketi bildiği için Picasso’nun yanında alır soluğu. Ünlü ressam şairden daha büyük bir korku içindedir. Çünkü, Piéret’nin kendisine sattığı iki heykeli kırmadığını, geri vermek istemediği için yalan söylediğini itiraf eder. Apollinaire, polisin her yeri arayacağını, heykellerden kurtulmaları gerektiğini söyler. Önce gömmek gelir akıllarına, sonra bunun uzun ve zahmetli bir iş olduğunu düşünüp heykelleri Seine Nehri’ne atmaya karar verirler..
Fakat gecenin bir yarısında giriştikleri bu plan da gerçekleşmez. Ne zaman nehre yaklaşsalar takip edildikleri hissine kapılırlar. Sonunda iki kafadar gün doğmadan heykellerle Picasso’nun atölyesine dönerler. Güneş doğarken, onların da beyinlerine yeni bir düşünce doğar : “Le Journal Paris” gazetesi aracılığıyla heykelleri müzeye iade edeceklerdir. Tek koşulları, adlarının gizli kalmasıdır. Ancak, her şeyi öğrenen polis, şairin evine baskın düzenler ve onu çetenin elebaşı olarak tutuklayıp cezaevine koyar !..
Olup biteni duyan Picasso’nun da kulağı kapıdadır. Ve gerçekten de kapısı iki gün sonra çalınır !. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen Picasso, polisler tarafından götürüldüğü adliye binasında Apollinaire ile yüzleştirilir. Ünlü ressam İspanyol asıllı olduğu için Fransa’dan kovulmaktan korkmaktadır. Sorgulama sırasında Picasso suçu sürekli olarak Apollinaire’in üstüne atar. Bunun üzerine şair de ressam arkadaşını suçlar. Polis gözetiminde serbest bırakılan Picasso uzun süre vicdan azabı çekecek ve her kapı çalınışında tutuklanma korkusuyla irkilecektir..

    

Dostlarının birkaçının, özgür bırakılması için imza kampanyası açtığı Apollinaire’i
özgürlüğüne kavuşturan yine bir mektup olur ve yazan yine Géry Piéret’dir. Şairin suçsuz olduğunun yazıldığı mektup, avukatı Jose Thery’nin güçlü savunmasıyla birleşince, Apollinaire’in tutukluluk hali kaldırılır..
Apollinaire (üstte solda ve en sağda), o günden sonra içine düştüğü kâbustan hayatı boyunca kurtulamaz. Edebiyat çevresi eserlerine saldırırken, göçmen bürosu da, Polonya kökenli şairi serbest bırakmayacaktır. Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa için katılıp ağır yaralansa da “Legion d’Honneur” madalyasının göğsüne takılmasına engel olunur..
1918 yılında ölen şairi asıl yıkan, madalyanın boşluğu değil, kalbinde açılan yara ve bırakılan boşluktur. Çünkü, özgürlüğüne kavuşması için açılan kampanyaya katılmayı reddedenler arasında ressam sevgilisi Marie Laurencin de (altta) vardır !..

SUNAY AKIN’IN “HAYAL KAHRAMANLARI” ADLI KİTABINDAN ALINTIDIR..    

Leave a reply:

Your email address will not be published.