785 ) KON-TİKİ

   

Yıl 1937.. Markiz takımadalarından Fatuhiva Adasındayız.. Norveçli bilgin Thor Hayerdhal burada olsun, Paskalya Adasında olsun on metre yüksekliğinde, uzun kulaklı, sivri çeneli dev insan heykelleri görmüş ve bunların Peru’da Titicaca gölü kıyısında bulunan heykellere benzerliği karşısında şaşırmıştır..
Yerliler arasında bir kanı da vardır : Ataları sayılan beyazların denizaşırı bir yerden geldiği inancı içindedirler. Doğrusu, Heyerdhal’ın aklına bu da takılır. Herhalde, diye düşünür, bu beyazlar Titicaca gölü savaşında yenik düşen ve memleketlerinden kaçan Perululardır. Buraya sallarla göç etmişlerdir. Ama, ilişki kurduğu bilim insanları kendisine Güney Amerika’dan hiçbir halkın Pasifik adalarına göç etmediğini söylemişlerdir. Başka bir şey daha yapmışlardır : Budun-bilimsel sorunların bir polis romanının düğümü gibi çözülemeyeceğine parmak basmışlardır. Şu ilke de onlarındır : Bilimin amacı araştırmadır, şunu ya da bunu tanıtlamak değildir..

    

Ne var ki, Heyerdhal incelemelerini derinleştirdikçe kuşkularını artıracak yeni ipuçları bulur. Pasifik adalarındaki yerliler kendi soylarının kurucusu olarak gördükleri güneşin oğluna ve adadaki heykellere “Tiki” adını vermişlerdir. Oysa, İnka efsaneleri de Titicaca gölü kıyısında dev kalıntılar ve heykeller bırakan beyaz insanların da “Kon-Tiki” adında bir başbuğları olduğunu yazar. 
Dahası var : Efsanelere göre Kon-Tiki’nin kulları İnkalara yenilince Büyük Okyanus kıyılarına kaçmışlar, oradan da denize açılarak batıya doğru gitmişlerdir.
Bu efsanelerde güneş-kral Kon-Tiki’nin “Uzun Kulaklılar” adı verilen birtakım beyaz insanların başbuğu olduğu da belirtilir. Bunlara “Uzun Kulaklı” denilmesinin nedeni ise, kulak memelerine ağırlık asarak onları yapma olarak uzatmalarıdır..
Şimdi sıkı durun, önemli bir şey açıklayacağız : Pasifik adalarındaki heykeller de uzun kulaklıdır. Üstüne üstlük bir de sivri çenelidir. Heyerdhal onların bu durumunu da uzun sakallı oluşlarına yormuştur.
Durun, durun, Heyerdhal’ın aklını gel-git eden daha başka şeyler de var : Paskalya Adasının bir adı da Mata-Kito’dur. Kon-Tiki’nin Peru’da yerle bir edilen şehrinin deniz kıyısındaki limanı ise Mata-Rani adını taşır. Bu ad benzerliği bir yana, burası Paskalya Adasının tam doğrultusundadır..
Öte yandan, Pasifik adalarındaki dev heykellerin başlarında kızıl başlıklar bulunması da dikkate değer bir noktadır. Çünkü bugün bile, Polinezya adalarında kızıl saçlı, beyaz tenli insanlara rastlanır. Yerliler, bunların adaların ilk beyaz halkından inme olduklarını söylerler. Buralarda kutlanan bayramlarda ise tuhaf bir görenek yinelenir. Yerliler bayramlarda derilerini beyaza, saçlarını da kızıla boyarlar !..

Ve böylece, Heyerdhal, düşüncelerini herkeslere kabul ettirmek amacıyla, böyle bir sal üzerinde Peru’dan Pasifik adalarına gitmeyi göze alır.. Ama önce Peru’nun ilk yerlileri gibi belsem ağacından bir sal yaptırması gerekir. Bir de seçkin dört arkadaşını toplaması. Bu ikincisi hiç zor olmaz. Beş ahbap çavuş 1947 yılının ilk aylarında Peru’nun başkenti Lima’da bir araya gelirler. Burada, Upsala Üniversitesi öğretim üyelerinden Bengt Danielson da kendilerine takılır..
Sala gelince, dokuz belsem kütüğü de onun işini görür. Önce 14 metrelik en uzununu ortaya koyarlar. Ötekileri de salın boyu 10 metreyi geçmeyecek şekilde iki yana yerleştirirler. Sonra tümü üç parmak kalınlığında kenevir halatlarla birbirlerine bağlanır. Üzerlerine dikey biçimde yeni kütükler çekilir. En üste de bambu ağacından bir kamara oturtulur. Onun önüne de yan yana iki yelken çekilir. Salın burnuna, kör bir saban demirini andıran bir sivrilik verilmiştir. Kıç taraf ise dümdüzdür. Ne var ki, bunun da ortalık yerine, boynanın kondurulması için ufak bir çıkıntı yapılır..
Geriye salın adını koymaktan başka başka bir şey kalmaz. Bunu da bir arkadaşları üstlenir. Sal artık “Kon-Tiki” adıyla anılmaktadır. 28 Nisan günü de bizimkiler Lima’nın El Galleo limanından okyanusa açılırlar. Ama yola çıkmadan önce, altı adama dört ay yetecek erzağı almayı da unutmazlar. Bunun 684 kutusu ananaslarla doldurulmuştur..

İlk günler deniz, altlarındaki salı sağa sola döndürerek tümünün boyun damarlarını davul gibi şişirir !.. Birkaç gün sonra, bir rastlantıyla Peruluların sallarını nasıl yönettiklerini bulurlar. Hiç de zor bir şey değildir bu. Düz bir tahtayı salın aralıklarından denize daldırmanız yeter. Tahta, suya baştan başa, yarı yarıya, pruvadan, kıç taraftan sarkıtıldığına göre de çeşitli yönler sağlanır. Böylece boynaya el sürmeden kolayca rota değişiklikleri yapılır. 
Heyerdhal ile beş arkadaşının yolculuğu 101 gün sürer. Sonunda kendilerini güç bela Tuamotu takımadalarından Puka-Puka’ya atarlar…
Burada bir bilgin ya da bir araştırmacı Kon-Tiki serüvenini şöyle bağlayabilir :
“Gerçi şimdilerde Heyerdhal’ın sallarla Peru’dan Pasifik adalarına gidilebileceğini göstermiş olması karşısında bile Peruluların buralara göç ettiğini kabul edenler pek yoktur. Ama son yıllarda Şili’deki bir Kızılderili mezarında Paskalya Adasındaki mızraklardan ikisinin temreninin bulunması da Heyerdhal’ı ergeç haklı çıkaracak işaretler sayılmalıdır..”

Bu 101 günlük yolculuğun bir de şöyle yararları olmuştur :   Bir kez, çiğ balık eti çiğnemekle susuzluğun bastırılabileceğini görmüşlerdir. Sonra, içme suyuna % 20-40 deniz suyu karıştırılmakla, içimin hoşluğunu yitirmediğini saptamışlardır. Üçüncüsü, And Dağlarında yetişen ve kokain çıkarılan koka adındaki bir fidanın yapraklarını çiğnemekle de susuzluğun giderilebildiğini anlamışlardır. Koka sinirleri de yatıştırdığı için Perulular onu uzun deniz yolculuklarında hiç yanlarından ayırmazlar ve bütün gün çiğnerlermiş. Böylece hem susuzluklarını yatıştırır, hem de yorgunluk alırlarmış. Daha bitmedi.. Kokanın bir özelliği daha varmış : İçilen deniz suyunun insana dokunmasını engellermiş..

     

Seyahatleri sırasında Kon-Tiki yolcuları bir sabah uyandıklarında, salın üstünde ahtapot yavruları bulurlar. Yavruların salın üstüne tırmanamayacağını kestirdiklerinden oldukça şaşırırlar. O günlerde hayvancağızları salın üstüne atacak dalgalar da bulunmadığından şaşkınlıkları iyice artar.. Ama bir gün ahtapot yavrularının kendilerine hücum eden kılıç balıklarından kaçmak için havaya sıçradıklarını görünce işi anlarlar. Heyerdhal, şöyle anlatacaktır :
“Ahtapotlar insan dehasının bulup ortaya çıkarmasından çok önce tepkili uçak kullanmışlardır. Bunlar görülmemiş ve duyulmamış bir hız elde edinceye değin -gövdelerinin yan tarafındaki kapalı tüple- suyu pompalarlar, sonra da yine yanlarındaki kat kat derileri kanat gibi gererek deniz üstünde yükselirler. Çokça dikkat edince, ahtapotların ya tek başlarına ya da ikili-üçlü topluluklar halinde 50-60 metre uçtuklarını gördük. Onların kuşlar gibi  havayı yararak uçmaları bütün hayvanbilim uzmanları için yepyeni bir şeydi..”

SALÂH BİRSEL’in “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi” adlı kitabından derlenmiştir..  

 

    

Leave a reply:

Your email address will not be published.