771 ) ALO, SANTRAL ?!..

    

Parmak ucuyla dünyaya erişebilen günümüz insanına fantastik gelecek şeylerden biri de manuel bağlanan telefon hatlarıdır herhalde.. Düşünsenize, üzerinde yüzlerce giriş olan bir pano, bu panonun önüne sıralanmış memurlar ve onların kabloları hatlara takıp çıkartmasını evlerinde bekleyen aboneler..
Şahsen gördüm bu bekleyişi. Telefona kayıt bıraktıktan sonra ortamda oluşan büyük ciddiyet ve birkaç saat sonra ankesörden çıkan mesafeli ve kibar kadın sesinin “Ankara hatta, ayrılmayın” deyişi… 
1970′lerin sonu, Erzurum.. Yıllar sonra işte telefonun diğer ucundaki o kadınlardan biriyle tanışma fırsatım oldu. Hayriye Eken. Kaçar mı hiç ?.. Bulmuşken onu, her şeyi sordum..
1950 Balıkesir doğumlu Hayriye Hanım, 1970′de sınavı kazanarak Gemlik Santrali’nde işe başlamış. İlk zamanlar farelerin ayak altlarında cirit attığı, köhne ahşap bir binada çalışmış Hayriye Hanım.. İki göz bir yermiş burası, bir oda santral, diğeri posta servisi !..
Önce nedir bu santralin alametifarikası ?.. Üzerinde numara olmayan bir kol ve ahizeden oluşan o büyüleyici makinelerin işlevi sadece santrale sinyal göndermekmiş meğer. Kol hızla çevriliyor, çevriliyor, o sırada santraldeki ilgili hattın kapağı düşüyor, santral görevlisi elindeki iki uçlu kablonun bir ucunu o hatta takarak aboneyle konuşuyor ve diğer ucu istenen telefon numarasına ait jaka bağlayarak görüşmeyi sağlıyor..
Şehir içi aramalar böyle, ama şehirlerarası bir bağlantı isteniyorsa işte o zaman bekleme başlıyor..
Şehirlerarası istendiğinde, not tutarsın. Etiketler vardır, mesela arayan Eskişehir numarası ister, numarayı yazarsın, saatini yazarsın, sıraya koyarsın ve o sırayla bağlatırsın. Biz İstanbul ve Bursa ile çalışırdık, numaraları onlardan temin ederdik. Ara merkezler merkezlerle çalışır, oraya numara yazdırıyorsun, Bursa memuru sana bağlıyor, sen de aboneye bağlıyorsun. Bu işlerin yapılması da saatler alıyor elbette..



Teknoloji de koşullar da hayli ilkel, yük çalışanların omzunda, epey yetenekli olmaları lazım. Aboneler aradıkları kişinin numarasını bilmezler, memurlar da rehbere bakmak zaman kaybı olacağından, şehir içi tüm abonelerin numarasını ezberlermiş mesela !.. Tabii numaralar da şimdiki gibi 9 haneli değil, kayıtlı 300 abone var o yıllarda Gemlik’te. İlk önceleri tecrübeli memurlardan yardım almış Hayriye Hanım ama sonra öğrenmiş..
Yolda gelirken, iş yerine çarşıya giderken, gördüğüm tabelaları okur, varsa numaraları ezberlemeye çalışırdım.. Kimseye numara soramıyorsun, 300 abonenin numarası için kafanda yer açman lazım.. Herkes birbirini tanır, bazen lakabını söyler, ‘boksörü bağla’, ‘gavur Ahmet’i bağla’ gibi..
Burada bitmiyor tabii kabiliyetler. Görüşmeleri ücretlendirmek de memurların işi. Kaç dakika sürdüğünü kaydedip bu veriyi tahakkuk servisine göndermeleri gerekiyor. Bazen işlerin karmaşasından unutmalar oluyormuş haliyle.. 
Sürekli konuşuyorsun, sürekli dinliyorsun, devamlı el kol hareket ediyorsun. Önün örümcek ağı gibi oluyor. İlk gördüğümde nasıl yapacağım dedim..
Bu iş yüküne nasıl yetiştiklerini de iki gün bekleyenler olmasıyla açıkladı Hayriye Hanım. Bir de yarım kalan görüşmeler.. Evet, yoğun saatlerde görüşmeyi kestikleri de olurmuş, açıklama basit : fiş lazım !.. 
Normalde araya girip konuşma bitmiş mi diye kontrol edersin, bitince çekersin fişi. Ama iş yoğunsa 3 dakikadan uzun konuşanları kesersin, bağlamaya yetmiyordu, ne yapacaksın ?..
Böyle bir telaş içinde müşteriyle tatsızlık yaşamamaları ise ne mümkün.. Konuşması yarıda kesilenler arasında fabrikalar, iş adamları da varmış..
Devamlı çalıştığımız yerlerdi onlar.. AKSA, AKKİM.. Adam şikayete gelse, bizi öyle çalışırken görünce hesap sormaktan vazgeçerdi. Yan yana beş kişi.. Her birinden ayrı ses çıkıyor..



Gerçekten akıl alır gibi değil. Memleketin bütün işi santralden geçiyor. İş sadece bağlamak olsa keşke ; hat temiz değilse, birbirini duymayanlara aracılık ettiği çokmuş Hayriye Hanım’ın. Olayın özü aracılık zaten. “Davetli konuşma” diye bir hizmet bile var. Evinde telefonu olmayanları yakınları santralden arayıp, görüşmeye çağırırmış. Postaneye çağırtarak.. Postacıların bir işi de bu daveti ilgili adrese iletmek. Hayır duası diye bir şey varsa, postacılar bundan epey nasiplenmiş olmalı..
En havalı görüşme ise yurt dışına bağlamak..
Milletler arası görüşme bağlamanın ayrı bir itibarı vardı. ‘Almanya hazır’ diyorum, Almanya ile konuşturuyorum. O kadar seviniyorsun ki. İtalya, Almanya, Amerika bağlıyorsun. Ne kadar büyük bir olay o dönem için..
Gelelim gece vardiyalarına. Acil durumlar için nöbet tutuluyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sarhoş mu dersiniz, kırık kalpler mi
Gece rahat bir saat diye çok arayan olur. Pavyona gidecek olan seni arar, pavyondaki kadın seni arar. Canı sıkılıyor insanların, konuşacak, bağlayacaksın.
Santral zemin katta iken gece gelip “aç kapıyı konuşacağım” diye cama vuranlardan da söz ediyor Hayriye Hanım. Hafif ürkütücü bir iş. Gece memurlarının nöbete yalnız kaldığı döneme denk gelmediği için şanslı sayıyor kendini. O zamanlar varsa ailesinden biri eşlik edermiş memura, sonraki yıllar gece vardiyasına iki işinin görevlendirilmesi mümkün olmuş da aileler kurtulmuş bu sorumluluktan..
Bir aşk hikayesi de sığdırmış Hayriye Hanım bu atmosfere. Eşiyle santral üzerinden tanışmışlar. Kendisi Gemlik’teyken Erdoğan Bey Yalova santralinde çalışıyormuş. Numara bağlarken karşılaşmışlar, önce sesler ve kodlarla, sonra yüz yüze. Çalışanların bir kod numarası olurmuş.. Eşinin kodunun 18 olduğunu hatırlayan Hayriye Hanım, kendinin kodunu unuttu o an !..
Altı yılını santralde geçiren Hayriye Hanım sonraki yıllarda posta servisinde çalışmış. 1980’lerde ev telefonları yaygınlaşınca santral üzerinden yapılan görüşmeler azalmış zaten..Emekli olalı 23 yıl olmuş..
Telefona müracaat edip on sene bekleyeni biliyorum. Evine telefon bağlatmak için !.. Şebeke bir yere 500 hat vermiş, anca seneler sonra 50 abone ilave olacak, bekle dur !..
Telefon bir lükstü o zaman. Düşünürüm bazen, biz arkadaşlarla nasıl buluşurduk diye. O zaman ne yapıyorduk, bekliyor muyduk, herkes saatinde mi geliyordu. Randevularına sadıktı insanlar galiba, bekliyorduk. Şimdi bekleyemiyoruz, hemen, alo neredesin ?..         

(SİBEL DAĞ’ın aynı başlıklı yazısından alıntıdır.)

Leave a reply:

Your email address will not be published.