77) ATATÜRK’ÜN “SOFRA”SI !….

   Atatürk’ün sofrasına habersiz gelinmezdi. Sadece “mutat zevat” denilen her zamanki arkadaşları Nuri Conker, Salih Bozok, Kılıç Ali ve Recep Zühtü, habersiz  gelebilirlerdi. Bu kimseler aynı zamanda birer keskin nişancı idiler ve Ata’nın hem eski arkadaşları hem de bir çeşit koruyucusu idiler. Habersiz olarak, bu dörtlünün dışında, Başbakan İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve Celal Bayar gelebilirdi.. Bunların dışındakiler, Atatürk’e gelmek istiyorlarsa, yaverliğe telefon ederler, Atatürk de bunları kabul ederdi. Ya da Atatürk, sabahleyin yavere kimlerin o akşam yemeğe çağrılacağını yazdırırdı.
   Sofrada genellikle devlet işleri konuşulur,yorumlar yapılırdı. Sofranın karşısında daima bir karatahta bulunurdu. Zaman zaman sofradakiler bu karatahtanın başına geçerler ve düşüncelerini orada yazı ya da rakamla açıklarlardı.
   Sofrada eksik olmayan tek adam Nuri Conker’di. Atatürk’le şakalaşmak hakkı yalnız ona aitti..

   Atatürk, sofra ne kadar kalabalık olursa olsun, bütün konuklar ile tek tek ilgilenir, onların eksiklerini görür, isteklerini hemen fark ederdi. İçki içerken, mezelere el sürmez, sadece leblebi yemekle yetinirdi. Leblebiyi, derin bir çanaktan sağ elinin üç parmağıyla alır, teker teker ağzına atar, sofrada yabancı yoksa leblebiyi havaya atarak dudaklarıyla yakalardı. Güzel bir fikir söyleyen, ya da güzel bir espri yapan oldu mu, elindeki birkaç leblebinin bir ya da ikisini bu arkadaşının avucuna koyarak beğenisini açıklardı.
   Sevdiği yemekler : Etsiz kuru fasulye (Atatürk buna “yağlı fasulye” derdi), pilav, omlet, karnıyarık ve enginardı. Karnıyarıkla pilavı karıştırarak yemekten hoşlanırdı. İçki ne kadar uzarsa uzasın yemek yemez, içki bittikten sonra yemeğe otururdu. Şayet balık varsa sofra şefi İbrahim, özenle kılçıklarını ayıklar ve temizlenmiş olarak servis ederdi.
   Misafirler gittikten sonra, aşçıbaşı Mehmet Usta’nın hazırladığı o nefis kuru fasulye ile tereyağlı pilavını ufak bir kase yoğurt ile yerdi. Tatlı, meyve düşkünlüğü yoktu. Hele çilek ve incirin çekirdekleri dişlerinin arasına kaçtığı için onları pek sevmezdi.
   Sofra bir sınav meclisi idi aynı zamanda !.. Hiç söylemeksizin, hissettirmeksizin, bir görevde kullanacağı adamları, içki aleminin pek uygun olduğu türlü yönlerden yoklardı. Hükmünü kolay verir, çok defa aldanmazdı.
      

   Bir gün Salih Bozok’a bazı tanıdıkları : “Tarih sizi sorumlu tutacak ; çünkü Atatürk’e içiriyorsunuz, geceleri uykusuz geçiyor, sefahat yaptırıyorsunuz ve ömrünü kısaltıyorsunuz” der. O da şöyle yanıtlar : “Tarih ne diye bizi sorumlu tutacakmış ? Madem ki iş dediğiniz gibidir, bizim heykellerimizi dikecek !.. Atatürk’ü biz idare ediyorsak, yalnızca içirip sefahat yaptırmıyoruz ya, İzmir’i de biz alıverdik !..”
   Atatürk’ün bazı kelimeleri kendine özgü, tatlı bir Rumeli şivesiyle söyleyişi vardı : Örneğin tabanca’ya “tapanca”, kırbaç’a “kirpaç”, henüz’e “henus”, muhakkak’a “muhakkaka”, yoğurt’a “yuğurt”, sarhoş’a “sarfoş” derdi. “Yani” kelimesini çok kullanırdı. Çok uzun açıklamalarda bulunanların sözü uzatmaması için “yani” diyerek onu sadede davet ederdi… En ağır kelimesi “ebleh” yerine geçen “hebenneka” idi !…
   Dil kurultaylarından birinde, özel bir komisyon toplantısında tartışma yapılıyordu. Toplantıda konuşanlardan birine Atatürk takıldı : “Çok renneli ( ‘re’ leri yutarak) konuşuyorsunuz..” Takıldığı kişi de güzel bir karşılık verdi : “Evet Paşam ! Ama siz de çok ağdalı konuşuyorsunuz !..” Atatürk bu yanıta kahkahalarla gülmüştü. Bu kişi, eski Giresun milletvekili gazeteci Hakkı Tarık (Us) Bey idi…

   Sevgili Ata’m seni seviyor ve özlüyoruz …..

Leave a reply:

Your email address will not be published.