756 ) EDEBİYATTA BURJUVAZİ..

     


“Burjuvazi” kadar belirsiz, görece ve ülkeden ülkeye, devirden devire farklılık gösteren bir kavrama az rastlanır. Bu yüzden, işe “Burjuvazi nedir ?” sorusuyla başlamakta yarar var..
Ansiklopediler bu kelimenin Yunanca “köylü” anlamına gelen “pyrghos”tan türediğini, İtalyancaya “borghesi” olarak geçtiğini, Fransızcada önceleri “burgeis”, Almancada “bürger” olarak kullanıldığını yazar..
Demek ki burjuvazinin ilk çıkışı, köylülük.. Avrupa’daki tarihsel gelişmeyi hesaba katmadan ele alırsanız, bu tanım bizdeki duruma cuk oturur.. 
Çünkü bizde de köylülükle burjuvazi arasında, çok kısa bir zamana sığdırılmış doğrudan bir bağ vardır. Dedesi zengin olmayan Türk zenginine az rastlanır. Bunun sebebi Osmanlı’da ticaretin farklı din mensupları tarafından yürütülmesi, Türklere ise askerlik, memurluk ve daha çok da çiftçilik dışında pek bir iş kalmamış olmasıdır.. 
Ulus devletin kuruluşunda ticaretin Müslüman olmayanların elinden alınması ve “milli burjuvazi” yaratma amacıyla birtakım Türklerin devlet eliyle zengin edilmesi, bugün adına “Türk burjuvazisi” denilen kesimin varlık sebebidir..
19. yüzyıla kadar pek hor görülen ve ufak tefek ticaretle meşgul olmaya başlayan burjuvalar, aristokrasinin güç kaybetmesi sayesinde giderek geliştiler ve servet sahibi olmayı başardılar.
Bu insanlar, zamanla servete kavuşsalar bile aristokratın yanında eziklik duymaya mahkumlardı, çünkü aralarında hem yüzyıllara dayanan “efendi-köle” ilişkisi vardı hem de aristokratlar daha incelmiş zevklere ve kültüre sahipti. Bu zevk kendisini gastronomiden müziğe, edebiyattan dile kadar her alanda gösteriyordu..
Bunun üzerine, para kazanan burjuvaların aristokratlara özendiği, yeni yaptırdıkları malikaneleri onlar gibi döşediği bir dönem başladı ve bu yeni merak romancıların dikkatini çekti..
Bu özenti, burjuvaları aynen aristokratlar gibi evlerinde edebiyat suareleri düzenleme, ünlü yazarları ve şairleri davet etme, kızlarına piyano dersleri aldırma modasına sürükledi. Para kazanarak maddi hırsını tatmin etmiş olan burjuva, şimdi manevi ve kültürel hazlar peşinde koşuyordu. Kendileri olmasa bile gelecek kuşakları, aristokratlar gibi saygın bir kültür düzeyine erişeceklerdi.
Öyle de oldu.. Okuyan yazan, nitelikli müzik dinleyen, evlerinde filozofları ve şairleri ağırlayan, ressamlara kol kanat geren, galerilerde, konserlerde boy gösteren genç kuşakları sayesinde “burjuva” tanımı nitelik değiştirdi ve “sıradan adam” kökeninden sıyrılarak üzerine şık bir zenginlik-görgü-zevk pelerini giydi..
Biz de ise ne yazık ki bu süreç gerçekleşemedi. Çünkü birtakım köy kökenli ailelerin devlet eliyle para kazanması çok hızlı olmuştu ve doğal olmayan bu gelişme yüzyıllara yayılamamıştı. 
Belki bundan daha önemli ikinci sebep ise, Osmanlı’da hanedan dışında aristokrasinin bulunmayışıydı..

Osmanlı İmparatorluğu, bir insanın ismini taşıyan ender egemenliklerden biridir. Rusya’yı uzun süre Romanov hanedanı, Fransa’Merovenj, Karolenj, Bourbon gibi hanedanlar, Avusturya-Macaristan’ı Habsburglar yönetmiştir ; ama devletlerin adı Rusya, Fransa, Avusturya, Macaristan olarak kalmıştır.. 
Oysa bizde her şeye hakim bir aile vardır ve bu aile kurucu dedelerinin adıyla anılır. Anadolu’da bulunan Türk beyliklerini teker teker yok eden de Osmanlı ailesidir. Çünkü rakip istememektedir. Büyük bir ihtimalle bir iki istisna hariç, padişahların Türk kızıyla evlenmemeleri de bu sebebe dayanmaktadır. Hiçbir Türk ailesi tahtta hak iddia etmemelidir..
Osmanlı’da ileri gelen ve zenginleşen kişiler idam edilirken şeyhülislamdan “kanı ve malı helaldir” fetvası alınır. Yani infaz, tek bir kişinin ölümüyle bitmez, aile ve servet de yok edilir..
Bu yüzden yüzyıllara dayana bir soyluluk ve servet sahibi aristokrat aileler yoktur bizde. Osmanlı’nın son döneminden kalan zenginlerin çoğunluğu İkinci Abdülhamid devrinin “Nişantaşı’nda konak, Boğaziçi’nde yalı verilen” jurnalcileridir. 
Dolayısıyla, Cumhuriyet devrinde aniden zengin edilen köylü ailelerinin özenecekleri, örnek alacakları, taklit edecekleri bir “aristokrasi” bulunamamıştır. Para kazanan burjuvaların yeni kuşakları kente göçle birlikte serpilip gelişen bir eğlence biçimine, arabeske ve lümpen kültürüne dört elle sarılmışlardır. 
Dilimize yerleşen “sonradan görme” deyiminin kökeni budur..

Bizde aristokrasi bulunmadığı için, edebiyatımızda prenslere, prenseslere pek rastlanmaz. Buna karşılık erken dönem romancılığımız İstanbul’daki orta tabaka insanların hayatına yoğunlaşmış gibidir. Roman kahramanlarının en kabadayısı ya sarayda bir memuriyete kapılanır ya da siyasal parti saflarında yükselir. Bu tiplemeler zamanla çeşitlenmeye başlar ve “savaş zenginleri” gibi, gerçek burjuvaziyle ilgisi olmayan ama bir çeşit “türedi burjuvazi” sayılabilecek olan “sonradan görme tabaka” edebiyatımızda boy gösterir..
Bir ailede burjuvazi olmazsa romanı da olmaz. Bu yüzden Türk romanı gerçek bir burjuvaziyi anlatmak bakımından pek cılızdır.
O dönem romancılarımızın çoğu, koyu bir Fransız edebiyatı hayranı oldukları için o romanlardakine benzeyen karakterler yaratmak isterler ama toplumsal taban bulunmadığı için bu tipler pek eğreti durur..
Bu isteğin önündeki bir başka büyük engel de Osmanlı toplumunda, Fransa ve Rusya’da görüldüğü gibi serbest kadın-erkek ilişkilerinin olmayışı, kadınların hareme, erkeklerin selamlığa kapandığı bir kaçgöç dünyasının acıklı inlemelerinden başka bir sesin zor duyulduğu romanlar yazmak zorunda kalınmasıdır..
Böylece, bulunmayan bir aristokrasiyi ve olmayan bir burjuvaziyi anlatma sıkıntısı içinde bocalayan romancılığımız, daha emekleme dönemindeyken çıkmaz sokaklara dalar. Rus ya da Fransız romanı gibi dünyayı etkileyecek romanlar ve karakterler ortaya çıkaramaz. 
Bunun için bir süre daha sabretmek ve Anadolu köylüsünü, yani toplumun gerçek yüzünü ortaya koyacak başarılı romanlar döneminin gelmesini beklemek gerekecektir.. Bu romanlarda Anadolu ağaları, aşiret reisleri, yoksul köylüler ve onların yarattığı masalsı dünya anlatılır. Başka ülkelerde Türk romanının ilgi görmesi de ancak bu sayede mümkün olabilir.  Çünkü toplumun gerçeği burada yatmaktadır. “Rus’u kazı, altından Tatar çıkar” sözünü hatırlayarak, “Türk zenginini kazı, altından köylü çıkar” denebilir ve bu yanlış bir tez olmaz.. 
Çünkü zenginlik Müslüman olmayanlardan alınmış, gözü açık Türk köylülerine verilmiştir. Bugün bir türlü burjuva olamayan Türk zengininin temel çelişkisi de buradadır. Bu zengin tabaka, taklit edecek, özenecek bir aristokrasi bulamadığı için kitle kültürüne egemen olan yoz bir eğlence anlayışını benimsemekten, paylaşmaktan başka bir yol bulamamıştır..
Kısacası, olmayan burjuvazinin romanı yazılamamıştır..

(ZÜLFÜ LİVANELİ’nin “Edebiyat Mutluluktur” adlı kitabından derlenmiştir.)    


Leave a reply:

Your email address will not be published.