752 ) FAŞİZME KARŞI SON DİRENİŞ : İSPANYA İÇ SAVAŞI

   

1930′lu yıllarda İspanya krallıkla yönetilen, 24 milyonluk yoksul ve az gelişmiş toplum üzerinde Katolik Kilisesi’nin nüfuzu neredeyse mutlak olan, 2 milyon okuma-yazma bilmeyenin bulunduğu, eğitim ile kültürün adeta çöktüğü bir ülkeydi..
Avrupa’nın en batısındaki yarımadada yer alan ülkede 5 bin manastır, 80 bin keşiş ve rahibe ile 35 bin rahip bulunmaktaydı. Bu sınıfın gücünü anlamak için, bunun geniş topraklara, taşınmazlara, bankalar ve madenlere sahip olduğu da eklenmeli.. Ülkenin en büyük toprak sahibi ve kapitalisti Kilise idi. 
“Para kesin Katolik’tir” diyordu halk !..
Ulusal gelirin yarısı, ihracatın üçte ikisi tarımdan geliyordu. 6 milyon köylünün 2 milyonu küçük mülk sahibi, 4 milyonu işçiydi. Ücretlerdeki düşüklükten dolayı, yüzyılın ilk otuz yılında 2,5 milyon İspanyol ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştı. 8 milyon yoksulun ve 2 milyon topraksız köylünün varlığı ise sefaletin boyutlarını açıklıyordu..
109.000 ere 15.000 subayın, 100 ere bir generalin düştüğü ordu, teçhizat açısından yetersiz ve zayıftı. Burjuvanın güçsüzlüğü nedeniyle, ülkeyi fiilen Katolik ruhban sınıfı, subay kastı ve büyük toprak sahipleri yönetiyordu..
Bu geriliğin yanı sıra İspanya’da, özellikle I. Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Fransız sermayesinin önayak olduğu modern sanayi sektörlerinde çalışan çalışan ; Katalonya, Bask ülkesi, Madrid ve Asturias gibi büyük sanayi merkezlerinde yoğunlaşmış, güçlü sendikalarda örgütlenmiş bir işçi sınıfı da bulunmaktaydı..
Krala yakın bir generalin sözleriyle İspanya, “tıpası patlamak üzere olan bir şişe şampanya” gibiydi !…

Çağdaşı olan Mussolini tarzı bir yönetimle, on yıllık kanlı bir rejimden sonra diktatör general Primo de Rivera (üstte sağdaki), ülkeyi derinden sarsan dünya krizi karşısında bir çözüm yolu bulamayınca, Kral XIII. Alfonso’ya (üstte solda) istifasını verdi. 1931′de ülkenin tanıdığı ilk demokratik seçimden sonra kral tahttan feragat etti ve Cumhuriyet ilan edildi. Yeni anayasada “İspanya her sınıftan çalışanların cumhuriyetidir” deniyordu. Kadın-erkek eşitliğini ve kadınlara oy hakkı tanıyan anayasa ; laik eğitimi, boşanma hakkını ve yalnızca resmi nikahı kabul ediyordu. Ancak, toprak meselesi için bir şey söylemiyordu !..
Diktatörlük yıllarında ezilen halk tabakaları grev ve diğer yollarla hak aramaya başlamışlardı. Eski rejimin imtiyazlıları monarşinin devrilmesinden ve ortalıktaki “düzensizlik”ten hoşnutsuzdu. 1934′de aşırı sağ parti CEDA birtakım ayakoyunlarıyla hükümete girdi ve 1931′de elde edilen kazanımları geriletmeye yöneldi. Kısa bir süre için savaş bakanı olan, CEDA lideri Gil Robles (altta en solda), ileride askeri ayaklanmanın iki önemli siması olacak olan Franco’yu (altta soldan ikinci) genelkurmay başkanlığına, General Mola’yı da Fas askeri komutanlığına getirdi ve liberal subayları temizledi..

Durumdan memnun olan toprak sahipleri, “Aç mısınız ? O halde Cumhuriyeti yiyin !” diye dalga geçiyorlardı. Aşırı sağ, durumdan istifade ederek güçleniyordu.. Ekim 1934′de CEDA’nın hükümete girmesiyle birlikte kitlesel grevler başladı. Maden bölgesi Asturias’ta işçiler yönetimi ele geçirdiler. Ancak, ülkenin diğer bölgelerinden destek gelmeyince, “Asturias Komünü” Franco’nun Fas birlikleri ve yabancı lejyonu tarafından acımasızca bastırıldı. 
Bilanço ağırdı 3.000 ölü, 7.000 yaralı ve 40.000 tutuklu !… (altta)

Aralık 1935′de patlak veren ikinci kriz sonrası, 1936 yılı Şubat ayında yapılan seçimi “Halk Cephesi” az bir farkla kazandıysa da ; seçim sisteminden ötürü, 473 sandalyelik mecliste 286 milletvekili çıkardı..
Seçim sonuçlarından cesaret alan kitleler, 1934′ün siyasal mahpuslarına af çıkarılmasını beklemeden, hapishanelere giderek kapıları açtılar.. Kitlesel grevler başladı.. Binlerce köylü, büyük toprak sahiplerinin topraklarını işgal etmeye başladı.. Ülkenin her yanında kilise ve manastırlar basılıp yakılmaya başlandı..
Bu arada sağ ve aşırı güçler de yeniden örgütlenmeye başladı.. Sol militanlar öldürülmeye başlandı.. Ordudaki generaller Portekiz diktatörü Salazar, Hitler ve Mussolini ile bağlantıya geçtiler. Çünkü zafere ulaşan bir devrim, sözü geçen ülkelerde ve bütün Avrupa’da olağanüstü sonuçlar doğurabilirdi..

16 Temmuz’da Fas’ta bulunan General Franco’nun, çoğunlukla Müslüman Faslılardan oluşan birlikleri Cumhuriyet’e başkaldırdı ve kuzeye doğru yürüyüşe (“Glorioso Movimiento / Şanlı Yürüyüş”) geçti. Bu işareti alan, İspanya’nın bütün kışlalarındaki askerler de ertesi gün harekete geçti..
Bu arada hükümet istifa edince, toplumsal devrimi bastırmak için başlatılan askeri darbe, tarihin tanık olduğu en büyük halk seferberliğini tetikledi ve insanlar sokaklara döküldü. İşçi grupları cephanelikleri ele geçirerek silahlandılar ve kışlaları kuşatarak darbeci askerleri etkisiz hale getirdiler.. 
Darbe başarısız olmuştu !..

 

İspanya ; Cumhuriyetçiler kesiminde 14 milyon, ayaklanmacılar kısmında 10,5 milyon insan olarak bölünmüş durumdaydı. 
Madrid’de kışlalar harekete geçemeden emekçiler kenti denetimlerine aldılar. Barcelona da silahlı işçilerin eline geçti… Geleneksel kurumlar “şeklen” duruyordu ama, onların yerini işçi ve komiteleri almıştı. Bu komiteler milisleri oluşturmaya başladı.. 100.000 milis, 200 subay.. 
1936 Temmuz’undan Eylül’e kadar, sömürülen sınıflar güçlenmiş ve fiili iktidarı ele geçirmişti. Fakat, kurumsal güçlerin başında sayılan polis ve ordu kitlesel olarak faşist cenaha geçmişti.. 
Bir yanda temel koşul olarak sosyal devrimi savunan CNT ve POUM, öte yanda devrimi erteleyerek faşizme karşı mücadele etmek isteyen PSOE ve PCE, iki farklı stratejiyi temsil ediyorlardı. Burjuvazinin ve Stalincilerin savunduğu ikinci tez üstünlük sağlayacaktı. Sonuç olarak bu görüş yalnızca devrimci unsurları yok etmekle kalmayacak, askeri yenilgiye de yol açacaktı..

İç savaşın başından itibaren her iki kamp da dış destek aradı. Franco’nun güçleri hızla faşist diktatörlüklerden, yani Almanya, İtalya ve Portekiz’den silah ve askeri yardım aldılar.. Cumhuriyetçiler ise Batılı demokrasiler tarafından (yönetimsel bazda) destek görmediler ; hatta 25 Avrupa ülkesi bir “müdahale etmeme” anlaşması bile imzaladılar.. 
Bunun nedeni ise belliydi : Tabii ki hepsi de, başarıya ulaşan bir sosyalist devrimden çekiniyorlardı !.. 
Faşist ülkeler de bu anlaşmayı imzaladılar ama, milliyetçilere yardımdan kaçınmadılar. Antifaşist İspanya’ya yalnızca iki devlet yardım etti : Kısıtlı imkanlarla Meksika ve SSCB… Ancak, Sovyetler Birliği’nin yardımı pek de karşılıksız sayılmazdı. Ekim 1936′da sağlanan silahlar, İspanya Merkez Bankası’nın altın rezervlerinin tamamına karşılık gönderilmişti !.. Üstelik bu, şartlı bir yardımdı : Bütün devrimci yönelimlere bir son verilmeliydi ! Stalin’in kendisi de İspanya’da bir devrim istemiyordu !..
1937 yazı, “iç hesaplaşma” adı altında kanlı bir teröre sahne olacaktır.. 
Tüm fraksiyonlarıyla birlikte sol sosyalistler ve anarşistler, hükümet tarafından “temizlenirler”..
Devrim, Franco tarafından değil, bizzat Cumhuriyetçiler tarafından çökertilmiştir. Hükümet, uluslararası tugayın askerlerini geri çeker. Bu bile, Mart 1938′de, 1200 kişinin ölümüne sebep olan Barcelona bombardımanını engellemez. Şehir 25 Ocak 1939′da Franco birliklerince savaşmadan ele geçirilir (altta). 27 Mart’da Madrid, 31 Mart’da da bütün ülke tamamen ve kesin olarak ele geçirilir..

İtalya ve Almanya’dan sonra İspanya da faşizme teslim olmuştur ve artık II. Dünya Savaşı’nı engelleyecek kimse kalmamıştır !…      
     


MASİS KÜRKÇÜGİL’İN #TARİH DERGİ’NİN, TEMMUZ-2016 SAYISINDA YER ALAN YAZISINDAN DERLENMİŞTİR.. 

Leave a reply:

Your email address will not be published.