751 ) ŞEHİTLER VE GAZİLER…

     

Tarihlerden 1 Ağustos 1914 idi. Dünya iki cepheye bölünmüş, İtilaf ve İttifak Devletleri karşı karşıya gelmişlerdi. İngiltere, Rusya, Fransa ve İtalya birinci grupta yer almış ; Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve 2 Ağustos 1914 günü Almanya ile antlaşma imzalayan Osmanlı Devleti de aynı ittifakta birleşmişti.. 
Daha sonraları “Yavuz” ve “Midilli” adlarını alacak olan “Goeben” ve “Breslau” adlı Alman savaş gemilerinin 27 Ekim 1914′de Sivastopol ve Odesa’yı bombalaması üzerine, Rus ordusu 2 Kasım’da doğudan saldırıya geçecek, İngiliz ve Fransız gemileri de Çanakkale tabyalarını topa tutacaktı. İtilaf Devletleri donanmasının bu saldırısı sırasında cephanelik havaya uçmuş ve 5 subay, 81 erimiz şehit olmuştu. Bunlar, Çanakkale Savaşlarının ilk şehitleriydi. Ama son olmayacaktı..
5 Kasım’da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ediyor ve “Cihad-ı Ekber” ile 11 Kasım’da bütün Müslümanların, hilafeti temsil eden Osmanlı yanında yer alması çağrısı yapılıyordu..
Osmanlı, Balkan bozgununu yaşamıştı. Şimdi ise Birinci Dünya Savaşı’nı yaşayacaktı. Trablusgarp, Bağdat ve Yemen’e kadar, Balkanlar’dan Kafkasya’ya kadar dokuz ayrı cephede savaşacaktı. 2.900.000 kişi askere alınmıştı. Dört yıl süren savaşlarda 253.000‘i Çanakkale’de olmak üzere 400.000 şehit verilmişti. Ayrıca bir milyonun üzerinde yaralı ve esir verilecekti..

Yakup Satar 1917′de sabanı bırakıp, tüfeği eline aldığında henüz 17 yaşında çiçeği burnunda bir askerdi. Savaşın son yıllarında Irak cephesine gönderilecekti. Bağdat’da ilk kez Almanlar tarafından kullanılacak olan gaz için eğitilen 200 seçkin askerden biri olmuştu. Bağdat’da bir yıl kalmış ve gaz kullanımının yasaklanması üzerine 6. Ordu emrine verilmişti. İyi bir nişancıydı ve cephede talim terbiye ile olgunlaşıyordu. Artık 1. Ordu’da eğitim görmeden askere alınanlara talim ve nişancılık öğretebilirdi. 
Bu arada savaş bütün şiddeti ile devam ediyordu.. 



Ben, İran, Kafkasya ve Irak cephelerinde savaşan ve Irak’ta İngilizlere esir düşen bir yedek subayım.. Yedek subay Muhiddin Bey’in savaş ve esaret yıllarını anlatan hatıralarının ilk cümlesi buydu ve bu cephe onun, Eskişehirli Yakup ve diğerlerinin de kaderini yazacaktı. 1914 yılında Alman kumandan Rabe tarafından topçu sınıfına dahil edilmiş ve Kadıköy Maltepe’de eğitim gördükten sonra Kuvve-i Seferiye’ye iltihak emri almıştı. Cebel-i Hamrin’de piyadelerle ihtiyata alınmış ve düşman hava hücumlarına karşı koyanlardan biri olmuştu..
Şehit düşen asker arkadaşlarımızın kullanılmış gömlek, fanilalar ile diğer kişisel eşyaları bir bedel karşılığında değer buluyor ve bu paralar süratle ailelerine gönderiliyordu. Bu satın alma bir tür dayanışmaydı. Şehit arkadaşlarımızın malzemelerini ürpererek değil, seve seve kullanıyoruz. Çünkü bir gün şehit olursak, bizim eşyalarımızın da savaşan gazilerimize intikal edeceğini biliyoruz.
Emekli Tümgeneral Rasim Birtürk’ün komutasındaki dağ taburunda savaşmış ve eski Maraş Valisi Strumcalı Sabri Bey’in komutasındaki İkinci Alay’ın emrine girmişti. Birlikler değiştikçe silah arkadaşları da değişiyordu..
Güçlü İngiliz ordusuyla karşılaştıklarında dağılan birliğin silahlarını hiç olmazsa düşmana vermemeyi düşünmüşlerdi. Toplar ve diğer silahlar nehre atılıyordu. Alay subaylarından Nuri Bey, sağ kolunu bir kılıç darbesiyle kaybetmiş, kumandanlardan Aziz Bey de ruhunu teslim etmişti..
Çaresizdiler.. Teslim saati geldiğinde göz pınarlarından süzülen yaşı kimse görmeyecekti..



Eskişehirli Yakup Satar’ın da serüveni, bir imparatorluğun hüzünlü sonu ile onun yedek subayı Muhiddin Bey’in serüveninden farklı değildi. Osmanlı’nın değişik cephelerinde, farklı yerlerde yaşananlar birbirinin benzeriydi. 
İngilizlerin ardı ardına yaptığı saldırılar durmuyor ve çember gittikçe daralıyordu. Tek ümit takviyenin gelmesiydi. Takviye ile düşman püskürtülecek ve birlik çemberi yaracaktı. Vuruşuyor, vuruşuyorlardı. Günde birkaç saat uyuyabiliyor, erzak ve suyu tüketmemeye çalışıyorlardı. Gözler düşmanda, eller tetikteydi..
Takviye hiçbir zaman gelmeyecekti.. 
Siperlerin sessiz ve suskun kaldığı anda etrafına bakıyor ve arkadaşlarını arıyordu. Yoktular.. Ne Kütahyalı Hasan, ne Kastamonulu Celal, ne de diğerleri..
Şehit olan yüzlerce askerden bazılarıydı onlar..
İngilizler tam tersine yeni takviyeler almışlardı. Kalabilen bir avuç askerdi. Yakup yanı başında toprağa düşenlere bakıyor ve sol kolunu delip geçen kurşun yarasının farkında bile olmuyordu. Çünkü yüreğindeki yara, kolundaki yaradan daha büyüktü.. 
Teslim olma ve silahları çatma vakti gelmişti. Kuvvetin silahları önce çatılmış, sonra da ateşe verilmişti. Düşmanın eline silahsız geçmişlerdi. 
Dörderli kol teşkil ettik ve yürüyüşe geçerek araçlara bindirildik. Üzerimdeki topçu düğmelerini hatıra diye koparıp aldılar. Bir kısmımıza bisküvi ve konserve verildi. Dekovile bindirilip Bağdat’a sevk edildik. Esir subaylar kafile halinde caddelerde dolaştırılarak teşhir edildiler. Bağdatlı Müslümanlar bu bedbahtların geçişini sessiz ve içten ağlayarak selamlarken, muhakkak ki, kan ağlıyorlardı..



Yaralı kolunu bir kumaş parçasıyla sarmıştı ve acısını hiç duymayacaktı. Onu diğer yaralılarla Bağdat’a hastaneye göndermişlerdi. 
Yatak arkadaşları da diğer cephelerde yaralı olarak esir düşmüşlerdi. Yakup Satar’ın iyileşmesi 65 gün sürmüştü. Gabbari, Kasr-ı Nil, Seydibeşir gibi büyük kamplara dağıtılan esirlerin bazıları Hindistan, Birmanya ve Yemen’e nakledilmiş, Yakup Satar da Bağdat’da zor hayata bir yıl direnmişti.. Hem de ne direniş.. Toplu olarak Dicle Nehri kıyısına götürülüyor, hem kendileri hem de çamaşırları yıkanıyordu. Yemekleri yarım ekmek ve tasa doldurulan pirinç, arpa ve yulaf karışımıydı..
Zaman zaman yapılan esir değişiminde talih ona da gülmüş ve 22 gün süren çileli bir deniz yolculuğundan sonra İstanbul‘a gelmişti. Bir süre Selimiye Kışlası’nda kalacak ve Anadolu’ya geçmek için fırsat arayacaktı..

İstanbul ve İzmir kan ağlıyor, Anadolu bağımsızlık ateşi ile yanıyordu.. Savaş onlar için bitmemişti.. Dedik ya, bir gidiyor, bin geliyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan, Çanakkale’den önce Balkan yıllarını yaşayanlar olacaktı..

Miras elden ele bir tüfek gibi dolaşıyor ve savaş ceridelerine yeniler ekleniyordu. Osmanlı Devleti için “Balkan” ile savaş bitmiş olabilirdi. Ama Avrupa için bitmediği daha sonra anlaşılacaktı.. O kadar büyüktü ki Osmanlı, Batı onu bir türlü bitiremiyordu..   



(ERGUN HİÇYILMAZ’ın “Basın Penceresinden Harb-i Umumi ve Çanakkale” adlı kitabından derlenmiştir..)  

Leave a reply:

Your email address will not be published.