74) ORTA DOĞU’DA ORTA OYUNU!

Suriye ile ilişkilerimizdeki gel-git hareketlerinin iyice hızlandığı bugünlerde, onlarca yıldır uyguladığımız kötü dış politikanın da meyvelerini yemekte ve yemek üzereyiz. 1516’da Yavuz Selim’in Mercidabık Savaşı’nda Memluk ordusunu yenerek fethettiği ve 402 yıl egemenliğimiz altında kalan Suriye-Filistin bölgesindeki yangın yüz yıldır bir türlü sönmek bilmedi.

Osmanlı bu bölgeyi dört eyalete ayırmıştı: Şam, Halep, Trablus ve Sayda. Buradaki Müslüman uluslar Osmanlı bürokrasisi içinde yükselme olanağına sahiplerdi. Eyaletleri valiler ve paşalar yönetiyordu. 1535’de Fransa’ya verilen ticari ayrıcalıkların sonradan diğer ülkelere de yaygınlaştırılması sonucu bu bölgedeki Batı etkisi giderek arttı. Bu uzun sürecin sonunda Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa bölgeye hakim oldu. Oğlu İbrahim Paşa,  2. Mahmud’un ordusunu Nizip’te yendikten sonra devreye giren ve 1840’da onun bölgeden çekilmesini sağlayan İngilizler ise uzun bir süre kaldılar veya söz sahibi oldular bu topraklarda.

Lübnan’da 1860 yılında çıkan ayaklanmalar sonucu Lübnan Nizamnamesini kabul eden Osmanlı, Lübnan politikasına Batılıların karışmasını da onayladığını resmileştiriyordu. Osmanlı ilk defa bir eyaletinde söz konusu olan iç sorunu, Batılıları da sürece dahil ederek çözme yoluna gitmekteydi. (Abdülmecid döneminde)

19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da ortaya çıkan milliyetçilik akımından etkilenen Lübnan Hristiyanlarının Arap milliyetçiliği düşüncesini 2. Abdülhamid Pan-İslamizm düşüncesi ile karşıladı ve bölgedeki Müslüman topluma sağladığı haklarla destek bulmasını engelledi. Ama 20. yüzyıl başlarındaki Jön Türk hareketi sonucu Arap milliyetçiliği de iyice güçlendi. Hareketin giderek bir Müslüman milliyetçiliğine dönüşmesinden ötürü bu defa Hristiyan toplum soğuk bir tavır aldı bu akıma.

1914’de, 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Mısır-Suriye-Hicaz cephesi komutanı olarak bölgeye gelen Bahriye Nazırı Cemal Paşa (gazeteci Hasan Cemal’in dedesi), uyguladığı çok katı yönetimle milliyetçilik akımlarının iyice kuvvetlenmesine yol açtı.

6 Mayıs 1915’de gizli bir örgüt olan El-Fatat’ın çok sayıdaki üyesi ve taraftarını Şam ve Beyrut’ta idam ettirdi.

Mekke Şerifi Hüseyin 1916 Haziranında Mekke’de başlayan ayaklanmayla güçlerini İngiliz güçleriyle birleştirmesi sonucu, 5 Kasımda kendisini Arap Ülkeleri Kralı ilan etti. Ama 16 Mayıs 1916’da İngiltere ve Fransa arasında imzalanan ünlü Sykes-Picot Antlaşması yürürlüğe girmişti bile.

Halep, Hama, Humus ve Şam’ı da kapsayacak şekilde bütün Suriye artık Fransa’nındı. Osmanlılara karşı savaşta yaptığı yardımların karşılığını İngilizlerden alacağını uman Emir Faysal, İngiliz mandasında kurulan Irak’ta kukla bir krallıkla yetinmek zorunda kalacaktı.

402 yıl sonra Müslüman bir toplumun egemenliğinden kurtulan (!) Araplar; İngilizlerin gergef işlercesine ince uyguladıkları politik oyunlar sonucu Hristiyan egemenliğine yatay geçiş yapmışlardı! Masada cetvelle çizilen, milimetrik şeytani hesaplarla ayarlanan yeni ülkele : Irak, Suriye, Ürdün, Kuveyt. 1917 Kasım ayında İngiliz Yahudi patronlarından Rothschild sayesinde çıkan Balfour Deklarasyonuyla da nur topu gibi bir kardeşleri de olmuşt : İsrail! (O zaman Yahudi Yurdu diye anılıyordu).

Araplar kandırıldıklarını anladılar ama çok geç kalmışlardı. Osmanlı’ya ihanetlerinin bedelini oldukça ağır bir bedelle ödemiş oluyorlardı.
Böylece İngiltere Filistin, Bağdat, Basra ve Musul’u da mandası yaparak Hindistan yolunun güvenliğini sağlarken, bir taraftan da petrol bölgelerini denetimine almaktaydı.

Sykes-Picot-1916.gif

1920 Nisan ayında San Remo’da, Müttefikler Yüksek Konseyi toplantısında yapılan petrol paylaşımı şu şekilde olmuştu: Fransa %25; Anglo Persian Oil Company  %47,5 ; Royal Dutsch Shell %22,5 ; Gulbenkian %5.
Lozan Konferansı sırasında ABD’nin, Musul’da Amerikan şirketlerine ayrıcalık verilmesi için Türkiye nezdinde girişimde bulunması İngiltere cephesinde etkisini gösterir ve 31.07.1928’de Kırmızı Çizgi Antlaşması ile ABD, yedi şirketiyle %23,75 hisseye sahip olur!

Fransızlar, yerli halkın bürokrasiye karışmasını engellediler ve böl yönet taktiğiyle, Suriye ve Lübnan’daki ulusal birliği sağlamak yerine etnik, dini ve mezhepsel farklılıkları olabildiğince derinleştirdiler! 1925’te Şam ve Halep’i tek bir Suriye Devleti olarak birleştirdiler. Hama ve Humus da dahil edilmişti ve Sünni Müslümanlar çoğunluktaydı. 1946 yılında sınır bölgelerine yerleştirilen Dürzi ve Aleviler Suriye’yi istikrarsızlıklar içinde bir ülkeye çevirdi.

Fransa, Suriye ve Lübnan’ı, merkezi Beyrut olan bir Yüksek Komiser aracılığıyla yönetiyordu. Tüm üst düzey yönetim kademelerine Fransızlar yerleştirilmişti. Daha küçük yerleşim birimlerinde ise son sözü Fransız danışmanlar söylemekteydi. Sünni Müslümanlar askeri kademelerde yer almıyordu. 1946’da bağımsızlığın kazanılmasıyla beraber askeri yapıyı ellerinde bulunduran azınlık gruplar, bunu ülkede nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünni Müslümanların egemenliğini kırmak için kullandıklarından, Ordunun siyasal yaşamın içine çekilmesine ve ülkede sürekli bir istikrarsızlığın egemen kılınmasına yol açıldı.

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.