73)HENÜZ OKUMAYANLAR İÇİN,CARLOS RUIZ ZAFON…

   Son on gün içinde okuduğum kitaplardan biri Carlos Ruız Zafon adlı bir İspanyol yazarın “Meleğin Oyunu” adlı kitabıydı. Bu yazarla ilk olarak 2005 Şubat ayında çıkan “Rüzgarın Gölgesi” adlı  kitabıyla tanışmış ve çok etkilenmiştim.

   1964 Barcelona doğumlu yazar, ilk romanı “The Prince of the Mist” ‘in yayımlandığı 1993 yılından bu yana Los Angeles’ta yaşamakta.. Çok fazla sayıda kitap okumuş olduğu, yazdığı kitapların neredeyse her satırında belli oluyor..
   “Rüzgarın Gölgesi”nin 2. sayfasındaki şu bölüm beni hemen esir almıştı :
   “O Haziran sabahı günün ilk ışıklarıyla çığlık atarak uyandım. Kalbim göğüs kafesimde gümbür gümbür atıyor, ruhum kafesinden kaçmaya çalışan bir kuş gibi çırpınıyordu. Babam telaşla odama geldi, beni kollarıyla sararak sakinleştirmeye çalıştı. ‘Yüzünü anımsayamıyorum. Annemin yüzünü anımsayamıyorum,’ diye mırıldandım, nefesim kesilmişti.
   Babam bana sıkıca sarıldı. ‘Üzülme Daniel. Ben ikimizin yerine anımsarım.’
   Söylenmemiş sözler arayarak loş ışıkta birbirimize baktık. Babamın yaşlanmaya başladığını ilk o zaman fark ettim. Ayağa kalktı, şafağın solgun pırıltıları içeri girsin diye perdeleri açtı.(…) Yüzünde parlayıp sönen gizemli gülümseyişi büyük olasılıkla kitaplığındaki yıpranmış Alexandre Dumas romanlarından birinin sayfalarından ödünç almıştı..”
   1945 yılında, İç Savaş’ın yaralarını hala sarmakta olan Barcelona’da, henüz çok genç olan Daniel Sempere bir kitapçı olan babasıyla birlikte Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’nı ziyaret eder. Babası, oğluna bir kitap seçmesini, ona çok iyi bakmasını ve evlat edinmesini ister.
   “Geleneğe göre, burayı ilk kez ziyaret eden kişinin istediği herhangi bir kitabı seçip sahiplenmesi, yok olmasına asla izin vermemesi gerekiyor ; böylelikle o kitap her zaman yaşayacak. Bu çok önemli bir sorumluluk. Bir ömür boyu,” diye açıkladı babam. “Bugün sıra sende.” 
   Genç Daniel, Julian Carax adlı bir yazarın “Rüzgarın Gölgesi” adlı eserini seçer.
   “Yüzlerce, binlerce ciltle dolu koridorlarda gezindim. (..) İster bu düşüncelerin etkisi, ister yalnızca şans ya da onun daha süslü biçimiyle yazgı deyin, tam da o an sahipleneceğim ya da beni sahiplenecek olan kitabı seçmiş olduğumun farkına vardım. Bir rafın köşesinden ürkekçe dışarıya sarkmıştı, üzeri şarap rengi deri bir ciltle kaplıydı. İsminin altın rengindeki yaldızlı harfleri üstümüzdeki kubbeden  sızan ışıkta parlıyordu. Yanına yaklaştım, onları parmak uçlarımla okşayıp mırıldanarak okudum.”
   Bu seçim adeta onun için uzun, gizemli ve sonu belli olmayan bir yolculuğun başlangıcı gibidir.
   Okuduğu kitaptan çok etkilenen genç adam bu esrarengiz yazarın yaşamını ve ölümündeki gerçeği araştırmaya başlar. Böylece roman içinde yeni bir roman doğar…

   Bu kitaptan beş yıl sonra, 2010 Haziran ayında, “Meleğin Oyunu” çıktı. Doğal olarak, bir önceki kitabını aşmasını bekliyordum ama hayal kırıklığına uğradım. Kötü kitap olduğunu söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın ; hatta önce bu kitabı okumalarını öğütlerim herkese..
   “Rüzgarın Gölgesi”ni anımsatan epey bölüm var bu kitabında..Yazarın küçüklüğünün mürekkep ve kağıt kokuları içinde geçtiğine eminim !.. O, bence tam bir kitap kurdu.. Bir de annesiyle bir sorun yaşadığı belli oluyor. İlk okuduğum kitabında koleradan ölmüş göstermişti, bu kitabında evini terk etmiş olarak göstermiş. İlk yazdığı kitabı, içine bir ithaf yazısı yazarak annesine ulaştırdığında ; kadını takip eder ve onun, kitabı bir çöp tenekesine attığını acıyla seyreder..
   Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı yine bu kitapta da var. Önceki kitabındaki küçük kitapçı dükkanı babasınındı ; bu kitapta ise sevimli bir ihtiyar ve genç oğluna ait. Gizemli bir villa her iki kitapta da var. Umutsuz aşk da öyle.
   Kitap şu paragrafla açılıyor :
   “Bir yazar yazdığı hikaye karşılığında aldığı ilk birkaç kuruşu veya övgü dolu sözleri hiçbir zaman unutmaz, kendisini beğenmenin tatlı zehrini unutmayacağı gibi. Aslında yeteneksiz olduğunu kimseye belli etmezse, hayalindeki edebiyatın ona başını sokabileceği bir çatı ve sıcak bir yemek sağlayacağını da aklından çıkarmaz, ama hepsinden önemlisi bir şeye, adının kesinlikle kendi ömründen daha uzun sürecek sefil bir kağıt parçası üzerinde basılı kalacağına inanır. Bir yazar o anı hatırlamaya mahkumdur, çünkü artık kaderi çizilmiştir ve ruhunun bir fiyatı vardır..”
   Bir başka  bölüm ;
   “Bizi hiçbir şey korkudan ve kesin bir tehditten daha çok inandıramaz. Kendimizi kurban gibi hissettiğimiz zaman, ne kadar kuşkulu da olsa, bütün inançlarımız yasallaşır. Hasımlarımız veya sadece komşularımız bile, bizimle aynı ortak zemini paylaşmadıkları zaman, düşmanımız olurlar. Saldırganlığımız biter, savunmacı oluruz. Kendimizi korumaya çalıştığımız için bizi kamçılayan kıskançlığımız, açgözlülüğümüz ve nefretimiz kutsallaşmış olur. Kötülük, tehdit, bunlar hep diğerlerinin özelliğidir. Bir şeye tutkuyla inanmak için ilk adım korkudur. Kimliğimizi, hayatımızı, statümüzü ya da inançlarımızı kaybetme korkusu.. Korku barut, nefret ise fünyedir.. Karışımın son elemanı olan dogma ise sadece çakılmış bir kibrittir.. 
(…)  Yaşlılık dini parlatan ciladır. Ölüm kapıyı çaldığı zaman, kuşkuculuk pencereden uçar gider. Ciddi bir kalp spazmı Kırmızı Başlıklı Kız’a bile inanacak hale getirir… “







   Ben şahsen bu yazardan ileride çok daha iyi kitaplar bekliyorum…   

Leave a reply:

Your email address will not be published.