737 ) OSMANLI’DA DÜŞÜK PROFİLLİ SADRAZAM YOKTU !..

    

Osmanlı başvezirleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin başvekilleri hiç şüphesiz ki kurum olarak birbirinin devamıdır. Hatta bilindiği gibi, Ahmet Vefik Paşa’nın unvanı “Sadrazam” veya “Başvezir” değil, “Başvekil” idi. Bu kısa uygulamadan sonra tekrar “Sadrazam” ismine dönüldü. 
Osmanlı sadrazamlarını, biz kolaylıkla kellesini kaybeden adamlar olarak hatırlarız ama Padişahın mührünün bir eşini (tatbik mührünü) taşıyan bu üst görevlinin, Padişah’ın “Vekil-i Mutlak”ı olduğunu da hemen akla getirmeliyiz. Osmanlı sadrazamı, padişah mührünü alınca, koynundan pek çıkarmazdı. İsteği hilafına bir tek Zenta Bozgunu’nda suda boğularak şehit düşen Elmas Mehmet Paşa’nın koynundaki mühür düşmanın eline geçmiştir. Sadrazama bağlı “nişancı” dahi padişah adına nişan ve tuğra çektiği halde görevini padişaha bağlı olarak yapmaktan çok sadrazamın emrindeydi. Sadrazamlar kaleler fetheder, padişaha fethi haber verirdi. Hele sefere çıktığı zaman “Serdar-ı Ekrem” olarak resmen bir “Roma Diktatör Konsülü” gibiydi..
Bir sadrazam elbette ki padişahın emriyle tayin ve azil edilirdi ; birtakım işlemleri tabii ki onunla görüşerek yerine getirirdi. Hiç de az olmayan sayıda sadrazam, ilki Çandarlı Halil Paşa olmak üzere, padişahın emriyle katledilmiştir. Çandarlı’nın katline kadar Osmanlı vezirleri adeta bir aile hakimiyeti halinde padişahın mutlak vekilliğini yerine getirdiler. Fatih Sultan Mehmet’ten beri bu eğilim şiddetle ve kanla sonlandırıldı. Tek istisna, çocuk padişah IV. Mehmet devrinde “saltanat naibesi” olan Valide Terhan Sultan tarafından bu mevkiye tayin edilen Köprülü Mehmet Paşa’nın bundan sonra çocukları Fazıl Ahmet Paşa ve Fazıl Mustafa Paşa, damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın ve kuzenleri Amcazade Hüseyin Paşa’nın bu görevi yürütmesidir. 

    
II. Mustafa devrinde bu gibi sadaret hanedanı kurma projesi, Edirne Vakası ile kanlı bir şekilde sona erdi ; Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın böyle bir uygulamaya geçmesi de Patrona Halil İsyanı ile bitti..
Bu kadar güçlü bir devlet görevlisinin padişah emriyle, hatta fetva bile alınmadan siyaseten katlinin sebebi nedir ? Fatih, emirlerine karşı geleni değil, sormadan iş yapanları katlettirdi. Çandarlı Halil’in, Mahmud Paşa’nın (Veli) ve Rum Mehmet Paşa’nın akıbeti budur. Yalan, bir başvezirin katli için başlıca nedendir. Padişahtan sorunları gizleyen, çözüm üretemeyişini saklayan veya tayinlerinde rüşvetten çok bir hakimiyet merkezi yaratmaya çalışanın işi bitirilir. Eğer padişah, IV. Murad’ın çocukluk dönemindeki gibi iktidara sahip değilse, bu gibi vezir zorbalıkları ayyuka çıkar. Ama aynı padişahın, rüşdüne erdikten sonra nasıl kudret sahibi bir ejderha olduğunu da unutmayalım. Bu kudretli genç hükümdarın ilk kurbanı Topal Recep Paşa oldu..
Sultan İbrahim, yalancılık töhmetiyle Yusuf Paşa’yı katlettirdi..
Yalan, bir kapris değildir ; ürkütücü bir olay ve gelişmedir. Hiçbir suç, ne liyakatsizlik, ne de rüşvet, tahtın sahibini, olayları gizleyen, işlemlerini kendi başına yapan vezir-i azam kadar ürkütür.. Öte yandan ne 18. yüzyıl sonuna kadar ne de Tanzimat döneminde sadrazamlar, padişah karşısında işlemleri devamlı denetlenen ve de kararları tasdik edilmeyen yüksek görevliler olarak muamele gördüler. Tanzimat’ın başvezirleri, Bab-ı Ali diktatörleriydiler. Genç Abdülmecid Han (bu sistemi Kraliçe Victoria kadar gönülden kabul etmiş görünüyor) zeki bir hükümdardı. Sultan Abdülaziz, diktatör eğilimlerine rağmen Mehmet Emin Ali Paşa( altta solda) ve Keçecizade Fuat Paşa’nın (altta ortada) kararlarına temelden müdahale etmemiştir. Hatta “müstebit” dediğimiz Sultan II. Abdülhamid, Said Paşa ve Kamil Paşa ile devamlı çekişmesine rağmen, sadaret makamına karşı bir yerde ölçülü hareket etmiştir. Tunuslu Hayreddin Paşa (altta sağda) Babıali’nin hakimiyetine karşı Yıldız Sarayı’nı güçlendirmeye çalışan II. Abdülhamid’i alenen tenkit ederek istifa etti. Bu dönemin ünlü bilgin ve münevveri Müşir Ahmet Cevat Paşa’nın sadareti de benzer neden ve tavırla sona erdi..

          

Osmanlı tarihi boyunca sadrazamı arzu ettiği çalışma arkadaşlarından ısrarla mahrum bırakan veya arzu etmediklerini onun yanı başına koyan bir hükümdara pek rastlanmaz. “Vekil-i Mutlak”ın bir tür özerkliği vardır ve ona saygı göstermek padişahın da kendi devlet anlayışına uygun bir hareket ve ananeye sadakat demektir. İşlemleri dolayısıyla sık sık suçlanan, müdahale gören, “düşük profilli” denilebilecek bir sadrazama Osmanlı devlet geleneğinde pek rastlanmaz. Siyaseten katledilmek başka bir şeydir, örselenip tahkir edilmek başka bir şeydir. Günümüzde Fransa devlet başkanlarının, başbakan üzerindeki hakimiyetleri de bu yukarıdaki modele benzer. Bu sistem yürütülemediği taktirde, zaten başbakana dahi lüzum olmayacağı açıktır..

(İLBER ORTAYLI’nın Hürriyet Gazetesinin 15 Mayıs 2016 tarihli sayısında çıkan yazısından alıntıdır.)        

Leave a reply:

Your email address will not be published.