735 ) İTTİHATÇI EKONOMİK POLİTİKANIN LİBEROSU !..



Cavid Bey’in biyografisi birkaç satıra sığmaz.. Çünkü o gerçekten “yaşamıştı”… Mülkiye’yi 1896′da “Pekiyi” derece ile bitirmiş ve ilk üç derece içinde yer almıştı.. Selanik tüccarlarından Recep Efendi’nin oğlu Mehmet Cavid için rakamlara hükmetmek hiçbir zaman zor olmamıştı. Babadan gelen ticarete aşinalık ile Mülkiye’den gelen bilgi birikimi birleştiğinde ortaya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir “Cavid Bey ekonomisi” çıkacaktı..
Aklı sadece savaşa ve seferberliğe uzanmış “fütühatçılar” karmasında her ne kadar tartışılsa da, ekonomik bir politikanın “libero”su olmak kolay değildi. Üstelik “Üç Silahşörler” Enver, Talat ve Cemal Paşalar arasında “ortayolcu” olmamak ve “Harbi-i Umumi” karşıtlığını haykırmak gibi bir “çıkmaz sokak” içinde yürümüştü. Yeşil çuha üzerinde tabanca ve Kuran’a el basılarak edilen “İttihat yemini” öyle kolay bozulmazdı ki..
“Para”yı meslek edinmedeki ilk pratiğini 300 kuruş aylıkla Ziraat Bankası’nda yapmış, ardından Mekteb-i Fevziye’nin müdürlüğü sırasında da meşrutiyetçiler arasına katılmıştı.
Selanik’te bulunduğu dönemde Birinci Dünya Savaşı’nda İran ve Afganistan’ı ayaklandırmak gibi büyük eylemler koyabilen ve bu uğurda can verenlerle birlikteydi. Ömer Naci gibi İttihat fedaileriyle teşrik-i mesaide bulunmak, onun yumuşak yüreğini asla sertleştirmemişti. 
Pratiği olmayan ve karıncayı bile incitmekten çekinen bu “hoca”, “Selanik İttihat Grubu”na hem ekonomi hem de hürriyet dersleri verecekti. Meşrutiyet’in ilanından sonra onu Mülkiye’de “İlm-i İktisad” dersinin müderrisliği bekliyordu. Meclis-i Mebusan’a İttihatçı Selanik mebusu olarak girmek ve Milliye Nazırlıkları yapmak, tesadüflerin veya talihin ona sunduğu bir “milli piyango” değildi.. Bilerek, isteyerek ve sorumluluklarını hep üstlenerek giymişti Osmanlı’nın o ateşten gömleğini..

Enver, Talat ve Cemal Paşa karşıtlarının Birinci Dünya Savaşı sonrasında geliştirdiği olumsuz tavırdan payını, hem İttihatçı hem de sorumlu hükümet üyesi olarak alacaktı. Oysa başta Rauf Orbay ve Hüseyin Cahit Yalçın olmak üzere o dönemleri yaşamış olanların ifade ettiği gibi savaşa hep karşı çıkmıştı.
Bu yüzden tepedeki İttihatçıların hedefi haline gelmiş ve “milli ve vatani duygulardan mahrum olmak”la suçlanmıştı. Oysa maliye nazırlığına, Talat Paşa’nın deyişiyle, rica ve ısrar üzerine gelmişti.. Diyordu ki Paşa :
“Büyükada’ya giderek Cavid Bey ile temas ettik. ‘İstemem, artık usandım, aleyhimde söylenmedik söz kalmadı’ diye itiraz etmesine rağmen, kendisine vaziyeti anlatarak rica ve ısrarda bulunuşumuz üzerine maliye nazırlığını kabul etti..
Hükümet üyesi olmasına karşın muhalefet yapar ve bu muhalifliğini her fırsatta ortaya koyup belli etmeye çalışırdı. Cemal Paşa’nın Suriye’deki sert yönetimine, Enver Paşa’nın tüm icraatına ve Talat Paşa’nın programsızlığına hep direnmişti. Yahya Kemal’e göre, “gururun kadehini, taşırmamak şartıyla dolu bulunduruyordu..”
Düzenli bir maliye müessesesi kurmak yolunda ilk adımı “kör topal” değil, bilerek atmıştı. Fransa, Almanya ve Rusya ile mali anlaşmaları gerçekleştirmiş, Avrupa’nın adını bellediği bir ekonomist olmuştu. İstiklal Mahkemesi duruşmaları sırasında sürekli olarak ona şunu sormuşlardı :
Peki o zaman niye İstanbul’da saklanıp, İsviçre’de kaldınız ?.. Neden Anadolu’ya geçip Kuvayı Milliye saflarında yer almadınız ?.. 
Cevap hayli ilgi çekicidir :
Burada müddeiumumi (savcı) Bey bana ahlaki bir cürüm (suç) tevcih ettiler (yönelttiler). Siz ilk kurşunu atarken, İstanbul kaldırımlarında dolaşanların bazıları Ferid Paşa kabinesinde aza bulunuyordu. Kimi de o zaman mantar gibi biten fırkalara (partilere) girip çıkıyordu.. Artık namusuma tevdi edilmiş bir şey olmakla beraber söyleyeceğim. Bir akşam tanıdığım bir zattan aldığım tezkerede ‘yarın İstanbul murahhası (delegesi) olarak Sivas’a gider misiniz ?’ deniyordu. O zatı aradım bulamadım ; Nakiye Hanım’ı (milletvekili) çağırdım, ‘şöyle bir tezkere aldım, gideyim mi, gidebilir miyim ?’ diye sordum ve bu işlerle meşgul olan Adnan Adıvar Bey’le Halide (Edip) Hanım’a gönderdim. Ertesi gün aldığım cevapta ‘bu işlerle meşgul olan çevreler sizin murahhas olarak gitmenize müsbet (olumlu) bakmamaktadırlar’ denildi. Ben de iki gün sonra kaçtım.. Bilahare Ferid Paşa kabinesi beni Ermeni Tehciri ile alakadar görerek mahkum etti..
Burada iki ilginç yön var. Birincisi Cavid Bey’in Anadolu’ya geçemeyişine getirdiği gerekçedir. Bu gerekçeye bakılırsa İstiklal Mahkemesi’nin Nakiye Hanım ile Adnan ve Halide Hanım’ı da dinlemesi gerekirdi. Böylece Cavid Bey gibi bazı kişilerin Anadolu’ya geçmesini istemeyenler ortaya çıkacaktı. 
Olayın bir diğer yönü ise, Cavid Bey’in İstanbul Hükümeti tarafından mahkum edilişidir. Hem İstanbul hem de Ankara için başağrısı olan Cavid Bey iki tarafa da yaranamamıştı..

Cavid Bey, Atatürk’e suikast girişimini 20 Haziran 1926′da, kurban bayramı arifesinde öğrenmişti. O sırada Büyükada’daki evinde, bitirmek üzere olduğu “Mali Lügat”ın son çalışmalarını yapıyordu..   
Ertesi gün bayramdı. Görevliler saat 8’de onu almaya geldiklerinde Aliye Hanım 1,5 yaşındaki yavrusuna sarılmış ağlıyordu. Cavid Bey :
Her yerde yanlışlık olur. Birkaç gün sonra her şey anlaşılır ve düzelir derken geri döneceğinden son derece emindi…
İzmir’de başlayan duruşmalarda, İstiklal Mahkemesi’nin pek yumuşak olmayan kimlik tespiti sırasında ilk sürtüşmeler yaşanmaya başlamıştı. Ayağa kalkarak cevap veren Cavid Bey’i kastederek, mahkeme üyesi Reşit Galip Bey’in reise hitap eden sesi duyuldu : Elini cebinden çıkarsın !..Sonra da oturmasına izin vermediler.. Ayakta dinlemeler daha sonraki Ankara duruşmalarında da devam edecekti. Ne kadar dil döktüyse de Şişli’deki evinde yapılan konuşmaların “hükümeti devirmeye yönelik” olmadığını kabul ettirememişti. (2.08.1926)  
Mahkemenin Cavid Bey konusunda “peşin yargılı” olduğuna ilişkin iddiaları da belirtmek gerekir. Bu iddiayı ortaya atan Hüseyin Derer (Bektaşi), Ali Çetinkaya’nın Ankara’daki komşusudur :
“Ankara’da Şengül Hamamı’nın yanındaki evde otururdum. Ali Bey de karşımızdaki evde kiracı idi. Bir müddet sonra aynı yerde kendisine bir ev yaptırdı. Bu evin yapılması sırasında komşuluk sebebiyle elimden gelen yardımı esirgemedim. Bu yüzden yakınlığımız ve samimiyetimiz arttı. Hemen her gün karşılaşır ve görüşürdük.
Hüseyin Bey Anadolu’ya geçen İttihatçılardan biriydi. O da İstiklal Mahkemesi emriyle tutuklanacak, ancak 29 gün sonra mahkemeye çıkmadan bırakılacaktı. Tutuklanması üzerine karısı Sara Hanım doğru Ali Çetinkaya’ya koşacak ve “ne yaptın, nasıl yaptın Ali Bey ?” diyecekti. Hüseyin Derer’in söylediğine bakılırsa, Ali Çetinkaya, Sara Hanım’a şöyle demişti :
Merak etme Sara Abla. Sakin ol. Hüseyin Bey’i bırakacağız.. Amma Cavid Bey’i asacağız..

KAYNAKÇA :
ERGUN HİÇYILMAZ, “Baş Verenler Başkaldıranlar” ; YUNUS NADİ, “Ankara’nın İlk Günleri” ; SELAHADDİN GÜNGÖR, “Atatürk’e Kafa Tutanlar” ; KILIÇ ALİ, “Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor” ; KANDEMİR, “Siyasi Dargınlıklar” ve “İzmir Suikastinin İçyüzü” ; AZMİ NİHAT ERMAN, “İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri” ; ERGUN AYBARS, “İstiklal Mahkemeleri” ; KILIÇ ALİ, “İstiklal Mahkemesi Hatıraları”

Leave a reply:

Your email address will not be published.