723 ) OSMANLI’DA BASINA SANSÜR !..

  

Osmanlı İmparatorluğu son zamanlarını yaşıyordu. Balkan Savaşı çıkmış, ülke büyük bir felakete sürüklenmişti. İki Balkan savaşında, toplam on hafta içinde 200 bin şehit verilmişti. İttihat ve Terakki gözden düşmüştü.
12 Temmuz 1912′de kurulan Ahmet Muhtar Paşa (üstte) kabinesinin hedefi İttihatçıları tasfiye etmekti. Bu partinin yandaşı olan birçok memur görevden alındı. Maliyeci Cavit Bey, Dr. Nazım, Meclis Başkanı Halil Menteşe gibi İttihatçılarla aynı zamanda ünlü gazetecilerden Hüseyin Cahit de Avrupa’ya gidenler arasındaydı..
Türkiye’de kalan gazetecilerin bir bölümünü yargı, zindan ve zulüm bekliyordu. Babıali’de düzenlenen gösterilerden sorumlu tutulan gazetecilerden Aka Gündüz ve “Tanin” yazarı Cemil Bey beşer yıl kalebentlik cezasına çarptırıldılar. Bu cezalar yüz yıl sonra çeşitli gazetecilere verilecek olan cezaların yanında gene de hafif sayılabilirdi. Üstelik onlar bir ay sonra serbest bırakıldılar. Tutuklanan başka gazeteciler de vardı. Süleyman Nazif, Abdullah Cevdet, Salah Cimcoz, Hüseyin Suat ve Muhiddin Birgen bunlar arasındaydı. Siyasi çalkantıların cezasını her devirde gazeteciler çekiyordu..

1908 yılından beri “Tanin” gazetesinde başyazarlık yaparak İttihatçıların görüşlerini savunan Hüseyin Cahit (üstte) 1914 yılının başında gazeteden ayrıldı. Yaptığı açıklama dikkat çekiciydi. Uzun yıllar boyunca kimse yazılarına karışmamıştı ama son zamanlarda bazı İttihatçılar gazeteye gelerek neyi nasıl yazması gerektiğini söylemeye başlamıştı. O buna tahammül edemezdi ve bu yüzden gazeteden ayrılmaya karar vermişti. Siyasetçilerin basına müdahalelerinin geçmişi demek o yıllara kadar gidiyor. Hüseyin Cahit dürüstçe gazeteden ayrılmıştı ama bu baskılara boyun eğerek ayrılmayanlar da vardı…
O dönemde sarayın basınla ilgisi sadece ceza vermekten ibaret değildi. Padişah yabancı basında yayınlanan Türkiye karşıtı yayınlara Türk basını aracılığıyla cevap vermekle bizzat uğraşıyordu. O sıralarda Sultan Abdülhamid’in Batı ülkelerinin kamuoyunda çok kötü bir şöhreti vardı. “Kızıl Sultan” diye adlandırılan Abdülhamid, özgürlükleri ayaklar altına alan, Ermenileri katleden ve hiç kimseye itimadı olmayan bir padişah gibi tanınıyordu. Padişah, 33 yıllık iktidarında 17 sadrazamla çalışmış ve 26 kere hükümet değişikliğine gitmişti. Onun döneminde imparatorluk bir polis devletine dönüşmüştü. Abdülhamid dönemi, devletin din unsurunu eskisinden çok daha fazla ön plana çıkardığı bir dönem olmuştu. Okullarda din dersleri artırılmıştı. Din unsuru kullanılarak başka İslam devletleriyle yakın ilişkilerin kurulmasına çalışılıyor, bu amaçla Cezayir’e, Mısır’a ve Hindistan’a temsilciler gönderiliyordu. Padişah ise bu önemli suçlamaları bir tarafa bırakıp önemsiz konulardaki eleştirileri cevaplandırmakla uğraşıyordu. Kendi hazırlattığı yazıları yayınlattığı dergilerin başında “Servet-i Fünun” geliyordu. İki örnek : Bazı Avrupa gazeteleri Padişahın saraydan çıkmadığını yazıp bunu eleştirmişlerdi. Buna cevap olarak Papanın da senede bir defa, üstelik bir kafes içinde törenlere katıldığı haberi yayınlatıldı. 
Sarayda haremağalarından biri bir cinayete karıştığı için idam ettirilmişti. Avrupa basını bunu kuşkulu bir durum olarak yansıttı. Buna karşılık Amerika’da linç edilenlerle ilgili bir haber yayınlatıldı. 
Yani bizi eleştireceğinize siz kendi halinize bakın anlamına gelen bir yaklaşım.. 
Padişahın yabancı basında ilgilendiği konular bunlar mı olmalıydı ?. Basın yoluyla bazı mesajlar verilecekse, dünyada çok daha önemli meseleler yok muydu ?.. 

   

Padişahın bir de gazeteci kimliğiyle Babıali’ye soktuğu jurnalciler vardı. Bunların en ünlülerinden biri herkesin çekindiği Baba Tahir’di. Padişahın mesajlarını “Servet-i Fünun” (üstte) aracılığıyla yayınlatması ve bu dergiye hükümetin parasal destek sağlaması o derginin, bugünkü deyimiyle, “yandaş basın” olması gibi bir durum yaratmış mıydı ?.. Pek sayılmaz..
Dergide istibdada karşı tutumuyla tanınan Tevfik Fikret (üstte) gibi şair ve yazarların yazıları da yayınlanıyordu. Zaman içinde bunlar, çeşitli bahanelerle sürgüne gönderildi. Toplumda saygın bir yeri olan ve Galatasaray Lisesi’nde de müdürlük yapan Tevfik Fikret’in evi basılıp arandı.Dergi bir süre sonra, Hüseyin Cahit’in “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı bir makalesi bahane edilerek kapatıldı. Gerekçe, Fransa’da Kral ve Kraliçe’nin idamından söz ederek halkı Padişah’a karşı isyana teşvik etmek !. 
Bir ay sonra durum anlaşılıyor. O makalede Fransa’da Kral ve Kraliçe’nin idamlarına değinen tek bir satır yok. Peki, tamamen gerçek dışı iddiaya dayanan bu ihbarı kim yapmıştı ?.. Bu daha sonra anlaşılıyor. Padişahın Babıali’ye soktuğu sansürcüsü Baba Tahir (altta).. 
Günümüzde de örneklerini gördüğümüz gibi, hükümete yaranmak isteyen bazıları, meslektaşlarını sudan bahaneler ve gerçek dışı iddialarla ihbar edip Padişahın gönlünü kazanacaklar !..
Gazetenin yeniden yayınlanmasına izin verilecek ama bir şartla : Bundan sonra “Padişahın gönlüne uygun olmayan” şeyler yazılmayacağına dair bir senet imzalanacak !.. 

  

İstibdat devrinde İstanbul’da gazetecilik yapmak kolay iş değildi. O devrin sansüründen başka bir örnek : “Servet-i Fünun”, Hamidiye Çeşmesi (üstte) açılışı vesilesiyle suyun başında dua eden bir adamın resmini yayımlayacakken sansür buna engel oluyor. Sebep ?.. Bu resmi görenler “işimiz duaya kaldı” mesajını vermek istediğinizi düşünebilirler !.. 
Olimpiyatlarla ilgili bir haberin yayımlanmasına da izin yok. “Şimdi zamanı değil” diyorlar.. Osmanlı’da sansür böyle çalışıyor !..  
Peki, Padişahın ve hükümetin hoşuna giden yazılar yazan gazete ve gazeteciler nasıl ödüllendirilecek ?. Tabii ki saraydan ihsanlar, parasal desteklerle..
1891′de kurduğu “Servet-i Fünun” dergisini 1942 yılına kadar çıkartarak o zamanki Türk basını için rekor kıran İhsan Tokgöz, basının hükümetten aldığı parasal destekten söz ederken, Yanılmıyorsam Bakanlar Kurulu kararıyla ve bir bakanlık bütçesinden yardım alan ilk basın kuruluşu ‘Servet-i Fünun’ idi. Diğerleri Hazineyi Hassa’dan, yani Padişahın özel hazinesinden yardım alırlardı. Servet-i Fünun’a İçişleri bütçesinden ayda 3.240 kuruş verilirdi, diyor..
Demek ki, o devirde basının parasal destek sağlaması yadırganacak bir durum olmaktan çıkmış. Peki, hangi gazete ne kadar ihsan almış ?.. Bazı örnekler : “Tercüman-ı Hakikat” gazetesine hazineden 120.000 kuruş veriliyor ; İstanbul’da yayımlanan “Levant Herald” adlı gazeteye 100.000 kuruş, “Le Moniteur Oriental” gazetesine 67.606 kuruş, “Saadet” gazetesine 36.000 kuruş, “La Turquie” gazetesine 84.000 kuruş, “İstanbul” gazetesine 24.000 kuruş veriliyor..
Görüldüğü gibi, yabancı dilde yayın yapanlara biraz daha fazla para veriliyor. Yabancıları etkilemek daha önemli.. Türk vatandaşlarını hizaya getirmek için nasıl olsa başka yollar da var !…      

 

Leave a reply:

Your email address will not be published.