712) ORTADOĞU’DA “OSMANLI” SIFATI !..

   

Son zamanlarda iyiden iyiye alevlenen Osmanlı hayranlığının, özentilik ve görgüsüzlük boyutlarının yanısıra, bir de uydurma tarih boyutu var. Bu uydurma tarihin, öyle ciddi ve bilimsel görünümlü dışavurumları yok tabii. Birtakım yeteneksizler, medyada bol keseden atarak yaratıyorlar bu “efsanevi” tarihi !.. İzlenme oranlarını bilmiyorum doğrusu ; ama, yaşadığımız korkunç cahillik ortamında büyük zararlar verme olasılıkları bulunduğu kanısındayım..
Söz konusu uydurma tarihin temel direklerinden biri, bugün tam bir karmaşa içinde olan Ortadoğu’nun, Osmanlı döneminde barış ve huzur içinde yaşamış olduğu varsayımı. Yani Batı taklitçisi milliyetçilerin komploları sonucu yitirdiğimiz bir cennet yaratılıyor. Bunun bazı çevrelerin rüyalarını süsleyen İslam ümmetinin birliği arayışının kurgulanmış geçmişi olduğu, tarih yazımına ilişkin az çok bilgi edinebilmiş herkesin anlayabileceği bir şey.. Gene de, Birinci Dünya Savaşı öncesine özgü bu Osmanlı cennetinin olgusal düzlemde gözden geçirilmesinde yarar var..
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1910′lardaki durumuna şöyle yüzeysel bir bakış attığımızda, tarih kitaplarındaki haritalarda Osmanlı toprağı gibi gözüken Cebel-i Lübnan Sancağı’nın Osmanlı hakimiyetinde olmadığını, Marunilerin çoğunlukta bulunduğu bu sancağın mutasarrıfının Fransa Dışişleri Bakanı tarafından onaylandıktan sonra atandığını görüyoruz.. Zaten Cebel-i Lübnan da, 1908′de Osmanlı Parlamentosu’na milletvekili göndermeme kararı almış, bu durum ancak Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na katıldıktan sonra değişmişti..
Aynı biçimde, bugün adına “Kuveyt” dediğimiz bölgede de Osmanlı hakimiyeti yoktu. Kuveyt, Büyük Britanya koruması altında bağımsız olmuştu bile. İşin ilginç yanı, bu durumun daha Sultan İkinci Abdülhamid döneminde böyle olduğu ve Kuveyt’te egemen olan Sabah ailesini sindirebilmek için Sultan’ın Reşid ailesini seferber ettiği, bunların Kuveyt’i istila ettiği, ama Büyük Britanya’nın devreye girmesiyle daha önceki statükoya süklüm püklüm dönüldüğüdür.. Kuveyt’in egemen bir emirlik olması, sonuçta Mahmud Şevket Paşa’nın sadrazamlığı (Ocak-Haziran 1913) döneminde İngilizlerle yapılan bir antlaşma ile kesinleşmiştir. O dönemde İngilizlerin Suud ailesiyle ve bugün Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan aşiret devletleriyle de ikili antlaşmaları olduğunu hatırlatmakla yetinelim..

Yemen’in Aden bölgesi, 19. yüzyıl başlarından beri İngilizlerin elindeydi. Geriye kalan kısmı ise Osmanlı yönetimine karşı isyan halindeydi. İsyanı yöneten İmam Yahya, İtalyanların Libya’ya saldırmaları üzerine savaşı durdurmuş, daha sonra yapılan sözleşmeyle Osmanlı yönetimini tanımış, ama özerkliğini korumuştu. Yemen’in hemen kuzeyindeki Asir bölgesi de 1910′larda Osmanlı yönetimine karşı isyan halindeydi. 
Daha kuzeydeki Hicaz ise 1916′da patlak verecek olan “Arap İsyanı”nın hazırlıklarına başlamıştı bile. O kadar ki, isyanın önderi Şerif Hüseyin ibn Ali’nin oğlu Abdullah, 1914 başında milletvekili seçildiği Osmanlı Parlamentosu’na katılmak için İstanbul’a doğru yola çıktığında Mısır’a uğramış ve Lord Kitchener ile görüşerek babasının hazırlandığı isyana Büyük Britanya’dan destek sağlamaya çalışmıştı.. Ayrıca bu dönemde Şerif Hüseyin’in, Sultan İkinci Abdülhamid’in uygulamaya koyduğu Hicaz Demiryolu projesini başarıyla engellediğini ve Medine’ye varmış olan demiryolunun Mekke’ye, oradan da Cidde limanına uzanacak kısımlarının yapılmamasını sağladığını da unutmamak gerekiyor..

Öte yandan, egemenlik meselesinin yalnızca bu yönetim sorunlarına ilişkin olduğunu sanmak çok yanlış olur. Osmanlı toprakları üzerinde devreye sokulacak herhangi bir ekonomik girişim de bin türlü zorlukla karşılaşıyordu. Nitekim Fransızların izni olmadan Suriye-Lübnan bölgesinde, İngilizlerin izni olmadan da Bağdat-Basra yöresinde Osmanlılar çivi bile çakamıyorlardı. 
Osmanlı Devleti ile İran arasındaki sınırın nasıl çizileceğine Rusya karışıyor, aynı Rusya 1913’de yapılmaya başlanan Sivas-Samsun demiryolunun inşaatını engelleyebiliyordu. 
Cumhuriyet döneminde bitirebildiğimiz bu inşaata Rusya, ancak bazı ödünler elde ettikten sonra, 1914 baharında izin vermiştir..
Tabii başta sözünü ettiğimiz o uydurma tarihi yaratmaya çalışanların bütün bunlara verdikleri sihirli bir yanıt var : “Kabahat emperyalizmin..”
Emperyalizm olgusunu kimsenin yadsıdığı yok gerçi.. Ama o noktada durup birilerini şeytanlaştırmak, ideologlara özgü bir tembellik veya kolaycılık oluyor. Yıllar önce tanışma şansı bulduğum, büyük Suriyeli düşünür Sadık Celal el-Azm’ın bu bol keseden atan ideologlara verdiği, aslında bu ülkede çok iyi bildiğimiz ama son zamanlarda unutmaya yüz tuttuğumuz yanıtı hatırlamakta yarar var
“Sömürgeleştirilmek için, önce sömürgeleştirilebilir olmak gerekir..”

AHMET KUYAŞ’ın, #tarih dergisinin Aralık-2015 sayısındaki yazısından alıntıdır.. 

         

Leave a reply:

Your email address will not be published.