710 ) BAŞKALDIRAN KADINLAR !..



Aristoteles ne dediğini biliyordu : “Kadın deforme olmuş bir erkektir. Onda en temel unsur eksiktir : Ruh..”

Plastik sanatlar, “ruhsuz” varlıkların girmesi yasak olan krallıklardı !.. 
17. yüzyılda Bologna’da, 524 erkek ressama karşılık sadece bir kadın ressam vardı..
17. yüzyılda Paris Akademisi’nde, 435 erkek ressama karşılık hepsi de ressamların karıları ya da kızları olan 15 ressam kadın bulunuyordu..
19. yüzyılda, Suzanne Valadon (altta) adında “utanmaz” bir kadın, sirk akrobatı ve Toulouse-Lautrec’in modeli oldu. Havuçtan yapılmış korseler giyiyor ve stüdyosunu bir keçi ile paylaşıyordu. Onun, erkekleri çıplak çizmeye cüret eden ilk sanatçı olması hiç kimseyi şaşırtmadı. O, herhalde kaçığın tekiydi !..

   

Rotterdamlı Erasmus ne dediğini biliyordu : “Bir kadın her zaman bir kadındır, yani bir deli !..”

Ailesi onu “deli” ilan edip bir akıl hastanesine kapattı. Camille Claudel hayatının son otuz yılını tutsak olarak orada geçirdi. Bunun, onun iyiliği için olduğunu söylediler..
Buz gibi soğuk bir hapishane olan akıl hastanesinde resim yapmayı ve heykel yontmayı reddetti. Annesi ve kız kardeşi onu bir kere bile ziyaret etmediler. Sadece o da ara sıra, şair kardeşi Paul onu görmeye gelirdi..
“Günahkar” Camille ölünce hiç kimse ölüsünü almaya gelmedi. Camille’in yalnızca Auguste Rodin’in terk edilmiş sevgilisi olmadığının anlaşılması için aradan yıllar geçmesi gerekti..
Ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra eserleri yeniden doğdular, dünyayı dolaştılar ve insanları şaşırttılar : Dans eden bronz, ağlayan mermer, seven taş.. Tokyo’da körler heykellerine dokunmak için izin istediler, ve dokunabildiler. Heykellerin nefes aldığını söylediler !.. (altta)

      

1847 yılında yayımlanan üç roman İngiliz okurlarını derinden etkiledi. Ellis Bell’in “Uğultulu Tepeler” adlı romanı tutkulu bir aşk ve intikam romanıdır. Acton Bell‘in “Agnes Grey” adlı romanı aile kurumunun iki yüzlülüğünü gözler önüne serer. Currer Bell‘in “Jane Eyre” adlı romanı ise, bağımsız bir kadının cesaretini göklere çıkarır..
O yıllar, bu yazarların aslında kadın olduklarını hiç kimse bilmez. Bell erkek kardeşler, aslında Bronte kız kardeşlerdir !.. Emily, Anne ve Charlotte adındaki bu “kırılgan bakireler” yalnızlıklarını, Yorkshire bozkırlarındaki yitik bir köyde şiirler ve romanlar yazarak hafifletmektedirler. Edebiyatın erkek egemen hükümdarlığına izinsiz giren bu kız kardeşler, eleştirmenler cüretlerini affetsinler diye erkek maskesi takmışlardı. Ancak eleştirmenler onların “kaba, ham, terbiyesiz, vahşi, hayvani, ahlaksız” eserlerini yerden yere vurdular..
(altta)

   

18 yaşındayken öğretmenin kollarında kaçar. 20′sinde, ev işlerine karşı meşhur beceriksizliğine rağmen evlenir, ya da evlendirilir. 21′inde, kendi inisiyatifi ile matematik mantığı öğrenmeye koyulur. Bunlar bir hanımefendiye uygun işler olmasa da ailesi onun bu kaprisini kabullenir ; bu şekilde belki de aklı başına gelecek ve mahkum olduğu baba mirası delilikten kurtulacaktır..
25′inde, at yarışlarında para kazanmak için olasılık teorileri üzerine kurulu yanılmaz bir sistem icat eder, Ailesinin bütün mücevherlerini bahse yatırır. Hepsini kaybeder !..
27′sinde devrimci bir çalışma yayımlar. Kendi ismi ile imzalamaz, çünkü bir kadının bilimsel bir esere imza atması olacak şey midir ?!.. Bu eser onu tarihin ilk devrimcisi yapar : Tekstil işçilerine zamandan müthiş tasarruf kazandıran bir makineye komutlar yüklemek için yeni bir sistem geliştirmiştir. 
35′inde hastalanır. Doktorlar histeri teşhisi koyarlar. Aslında kanserdir..
1852′de, 36 yaşındayken ölür. Yüzünü hiç görmediği babası, şair Lord Byron da bu yaşta ölmüştü..
Bir buçuk asır sonra, ona duyulan saygıyı göstermek için, bilgisayar program dillerinden biri onun adıyla, “Ada” diye adlandırılır.. (altta)

 

Okumayı sayıları okuyarak öğrendi. Onu en çok eğlendiren, sayılarla oynamaktı ve geceleri rüyalarına Arşimed giriyordu !.. Babası yasaklıyordu : “Bunlar bir kadının uğraşacağı şeyler değil” diyordu. 
Fransız Devrimi Politeknik Okulu’nu kurduğunda Sophie Germain 18 yaşındaydı. Okula girmek istedi, kapıyı yüzüne kapadılar : “Bunlar bir kadının uğraşacağı şeyler değil..”
Kendi başına öğrendi, araştırdı, icat etti. Çalışmalarını postayla Profesör Lagrange’a gönderiyordu. Mektuplarını Mösyö Antoine-August Le Blanc olarak imzalıyor ve böylece ünlü hocanın şu şekilde yanıt vermesinden kurtuluyordu : “Bunlar bir kadının uğraşacağı şeyler değil..”
Profesör onun kadın olduğunu öğrendiğinde, bir matematikçiden bir matematikçiye olarak, on yıldan beri mektuplaşıyorlardı. O günden itibaren Sophie, Avrupa biliminin erkeklere ait Olimpos’una kabul edilen tek kadın oldu. Önce matematik alanında teoremleri derinleştirerek başladığı çalışmalarını daha sonra fizik alanında sürdürüp elastik yüzeyler konusunda devrim yarattı..
Onun bilim dünyasına yaptığı katkılar, diğer birçok şeyin yanı sıra, bir asır sonra Eyfel Kulesi’nin yapılmasını da mümkün kıldı. Kulenin üzerinde değişik bilim adamlarının isimleri bulunuyor, ama onların arasında Sophie’ninki yok !..
1831 yılında hazırlanan ölüm raporunda bilimci olarak değil, rantiye olarak görünüyor : “Bunlar bir kadının uğraşacağı şeyler değil..” diye düşünmüş olmalı raporu yazan memur !.. (altta)

   

Bütün yaşamını cezaevleri cehennemine karşı canla başla mücadele ederek ve ev kılığına girmiş cezaevlerinde tutsak olan kadınların saygınlığı için çalışarak geçirdi..
Genelleyerek aklama alışkanlığına karşı o, ekmeğe ekmek, şaraba da şarap diyordu : “Suç herkesin olduğu zaman, aslında hiçkimsenindir..”  
Böylece bir sürü düşman kazandı.. Uzun vadede tartışmasız bir saygınlık kazanacak olsa da, ülkesinde bunu elde etmesi hiç de kolay olmadı. Ve sadece ülkesinde değil, aynı zamanda yaşadığı dönemde de..
Concepcion Arenal, 1840′larda Hukuk Fakültesi’ndeki derslere, göğüslerini çift korseyle gizleyip erkek kılığına girerek devam etmişti. 1850′lerde, uygunsuz saatlerde, uygunsuz konuların tartışıldığı Madrid toplantılarına katılabilmek için erkek kılığına girmeye devam ediyordu..  
Ve 1870′lerde, saygın bir İngiliz örgütü olan “Cezaevi Reformu için Howard Topluluğu” onu İspanya temsilcisi olarak atadı. Atama belgesi Sir Concepcion Arenal adına düzenlenmişti.. (altta)



Kırk yıl sonra bir başka Galiçyalı kadın, Emilia Pardo Bazan, bir İspanyol üniversitesindeki ilk kadın öğretim üyesi oldu. Hiçbir öğrenci onu dinlemeye layık bulmuyordu. Derslerini hep boş sınıflara veriyordu …(altta)



EDUARDO GALEANO’nun “Aynalar, Neredeyse Bir Evrensel Tarih” adlı kitabından derlenmişl bir yazıdır..


Leave a reply:

Your email address will not be published.