70) RÜŞVET

Rüşvet… Tarihin en eski olgularından birisi.. Toplumun en alt ve en küçük birimlerinden en üsttekilere kadar binlerce yıldır alınmış, verilmiş.. Bazen belgesi de olmuş. Özal dönemi iş adamlarından Selim Edes’in bir banka genel müdürüne, “rüşvetin de belgesi mi olur p.z.v.k..” demesine rağmen…
En küçük birim olan aileyi ele alalım örneğin. Arası şekerrenk olan bir karı kocayı düşünün.. Akşam işinden dönen kocanın eve elinde bir demet çiçekle girdiğinde düzelmeye başlayan ilişki, yemekten önce verilen bir takı ile tamamen normale dönüşmüştür.. Şimdi, adamın verdiği bir tür rüşvet değil de nedir ? Ters davranışlarını değiştirip tekrar “ideal eş” konumuna giren kadın da rüşveti aynen kabul etmiş olmuyor mu ?..
Sınıfını geçmesi şartıyla çocuğa hediye sözü vermek, işi çabuk bitirmeleri için işçilere prim teklif etmek, sporculara maçı kazanmaları için verilen prim, sadece formasını giyebilmek bile büyük bir gurur kaynağı olan ulusal spor takım oyuncularına verilen galibiyet veya madalya primleri, takımlara verilen teşvik primleri, oy için zor durumdaki insanlara dağıtılan erzak torbaları, kömürler, hatta beyaz eşyalar ne oluyor ? .. Bunlar da aynı kategoriye girmez mi ?..
Yurdum insanı çocukluğundan itibaren bu olguyla iç içe olduğundan, çok fazla tepki göstermez rüşvet haberlerine.. Hatta içten içe takdir bile eder !.. Koskoca cumhurbaşkanı, merhum Özal bile, “benim memurum işini bilir !..” sözünü ettiğine ve balık da genellikle baştan koktuğuna göre fazla söylenecek bir şey yok…
Osmanlı döneminde de birçok örneği var rüşvetin.. Aslında her padişahın tahta çıktığında cülus adı altında askere dağıttığı paralar, askerin padişaha itaat etmesi için baştan verilen bir rüşvet değil midir ?..
En büyük rüşvetleri, doğal olarak en üst kademelerdeki yetkililer almıştır.. Tesadüf mü bilmiyorum ama, başkentte rüşvetle suçlanan vezirlerin büyük çoğunluğunun geçmişinde Mısır Valiliği olması bana ilginç geliyor. O ülkeye kim gittiyse Karun gibi döndüğüne göre …
Örneğin Hadım Hasan Paşa… Mısır Valisiyken aldığı rüşvetler nedeniyle azledilmiş, İstanbul’a geldiğinde de hapsedilmiş. Padişahın annesi, Venedik asıllı, Safiye Sultan’a sunduğu hediyelerle ve paralar sayesinde affa uğramış ; onunla da kalmamış, vezir-i azam olmuş !.. Demek ki ala ala vermesini de öğrenmiş !..
“Alışmış kudurmuştan beterdir” sözü boşuna söylenmemiş ; rüşvetçiliğe dolu dizgin devam etmiş.. Memuriyetleri yüksek paralar karşılığında satar, herkese de, aldığı paraları Valide Sultan’a vermek zorunda olduğunu söylermiş !.. Ama gerçekten de sadareti boyunca her hafta Safiye Sultan’a yığınla hediyeler getirip durmuş..
Bir gün Kapıağası Gazanfer Ağa ve şeyhülislam olmak isteyen Hoca Sadeddin Efendi, Yeniçeri Ağası Tırnakçı Hasan Ağa’yı da saflarına çekerek, vezir-i azamın aldığı rüşvetleri gösteren bir defteri Padişah 3. Mehmed’e sunmuşlar..
Hadım Hasan Paşa, vezir-i azamlığının altıncı ayında, Safiye Sultan’ın yaptıracağı Yeni Cami’nin temelini atmaya giderken, bostancıbaşı tarafından yakalanmış. Önce beş altı gün Yedikule zindanlarında kaldıktan sonra 1598 yılı Mayıs ayında boğularak idam edilmiş…
4. Murad’ın vezir-i azamı Kemankeş Kara Ali Paşa da rüşvete hiç dayanamayanlardanmış.. Kendisini bu konuda uyaran Şeyhülislam Yahya Efendi’yi padişaha, “sizin tahta geçmenizi engellemeye çalışmıştı” diye şikayet ederek azlini sağlamış. O da boğdurularak öldürülmüş ama rüşvet nedeniyle değil .. Bağdat’ın İranlılar tarafından ele geçirildiğini padişahtan sakladığı için !..
Bir başka örnek de Çorlulu Ali Paşa.. Padişah 3. Ahmed’in yeğeni Emine Sultan ile evli.. Önceleri Ruslara karşı İsveçlileri tutarken ; Rus Elçisi Tolstoy onu öylesine armağanlara boğmuş ki, gözleri kamaşarak, o sıralarda İstanbul’a sığınmış olan İsveç Kralı XII. Şarl’ın ülke dışına çıkarılması için harekete geçmiş.. Kral da İstanbul’daki elçisi Ponyatovski’yi padişaha gönderip, vezir-i azamın Ruslardan rüşvet aldığını ihbar etmiş..
3. Ahmed, paşayı azletmiş ama, arada akrabalık da olduğu için, malına mülküne dokunmayarak, Kefe eyaletine tayinini çıkarmış..  Ama bu paşanın sonunu getiren de gösteriş merakı olmuş.. Yanına beş yüz atlı alıp Kefe’ye debdebeli bir giriş yapmak istemiş.. Rakipleri hemen padişahı, ileride isyan edebileceği konusunda uyarmışlar ve Midilli kalesinde kalebentliğe mahkum olmuş.. İşin ironik yanı ; kalede hapis yatarken, padişahın ondan özgürlüğü karşılığında iki bin kese altın istemesi, paşanın da vermemesi üzerine boğdurulması !… Rüşvet vermediği için ölen rüşvetçi !…
(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU)

 

2. Osman, ya da bilinen adıyla Genç Osman, on sekiz yaşında yeniçeriler tarafından hunharca katledildikten sonra ; Anadolu’dan başlayan ve İstanbul’a kadar ulaşan “yeniçerilere karşı isyan” havası içinde, baş suçlulardan birisi olarak Vezir-i Azam Damad Davud Paşa gösterilir.. O da kaçarak Hamza Bey adında bir sipahi subayının Eyüp’teki evinin samanlığına saklanır.. Ama yakalanır ve Yedikule’ye hapsedilir.. Ertesi gün, eşi olan sultan, cellatbaşı Süleyman Ustaya büyük bir rüşvet verir ve acele etmemesini, padişah fermanı ile onu kurtaracağını söyler. Sultandan rüşvet alan bir diğer kişi olan yeniçeri ağası da askeri toplayarak, idam için acele etmemelerini söyler.
Fakat yeni Sadrazam Mehmed Paşa aynı zamanda merhum Padişah 2. Osman’ın taraftarlarından olduğu için hemen vezirleri toplayıp Davud Paşa’nın katledilmesi  konusunda onları uyarır.. İdam, Genç Osman’ın zindana götürülürken bir tas su içtiği çeşme önünde gerçekleştirilecektir…
Davud Paşa çeşmenin önünde suçsuz olduğunu söyleyip yalvarırken, askerler de, rüşvet alanlar ve almayanlar olarak ikiye bölünmüş, tartışmaktadır !… Neredeyse silahlı bir çarpışma çıkmak üzeredir..
Davud Paşa’dan para sızdırmak isteyen birkaç yeniçeri, onu bir ata bindirip Orta camisine kaçırırlar. Orada yeniçeriler tarafından sadrazam muamelesi görür. O da, askerlerden birkaçına, en yüksek kumanda mevkilerini dağıtır !..
Sadrazam Mehmed Paşa, olayı öğrenir. Cellatbaşı ve olaya diğer karışanları bizzat sorguya çeker, zabıt tutturur ve kazaskere imzalatır. Divan dağılıp sarayına gelince, kapıcılar kethüdası Ahmet Ağa adlı subayını çağırır ve ona, ne yaparsa yapsın ama Davud Paşa’nın işini bitirsin şeklinde emir verir..
Ahmet Ağa yanına iki yüz asker alır, Orta camisini basar ve Davud Paşa’yı tekrar Yedikule’ye götürür. Ertesi gün, 8 Ocak 1623 sabahı, gün ışırken boğdurulur ve cesedi denize atılır..

“Genç” 2. Osman

Bir de 4. Murad’ın sadrazamı Nasuh Paşa var.. Padişahın henüz çocuk olan büyük kızı Ayşe Sultan’la nikahlanan fakat daha zifaf olmayan Nasuh Paşa’nın suçu, rüşvet ve nüfuz ticaretidir..
İstanbul’daki bütün köpekleri kayıklara doldurtup Üsküdar’a salıvermek gibi garip hareketleriyle halkın sevgisini büsbütün kaybetmiştir. Bütün malları ve parası Hazineye alınır. Bıraktığı servet şöyledir : Bir buçuk milyon duka altını (yaklaşık 300 milyon dolar), 1018 mücevherli kılıç ki bunlardan yalnız birine 500.000 duka altını değer biçilmiştir.. İran ve Mısır halıları, ipekli ve sırmalı kumaş ve kadifelerle dolu mahzenler, 400’ü saf kan Arap kısrağı olan 1.100 binek atı, 40 çift altın üzengi, 1.800 deve, 4.000 yük beygiri, 6.000 sığır, 500.000 koyun, çiftlikler, saray gibi konaklar, cariyeler, antikalar…
4.Murat

Daha yakın dönemlerden bir örnek vermek gerekirse, şu ibret verici olayı anlatabiliriz ;
Tanzimat dönemi yöneticileri, Avrupa ile bütünleşme yolunda, demiryollarının önemini kavramışlardı. İstanbul’u Balkanların belli başlı büyük kentlerine ve Avrupa’ya bağlayacak yaklaşık 2.000 kilometrelik bir demiryolu hattının yapımını gündeme getirmişlerdi. Uzun aramalardan sonra, Belçika’da, Macar asıllı Yahudi banker Baron Maurice de Hırsch ile irtibat kuran, Osmanlı Devleti Nafia Nazırı Garabet Artin Davut Paşa, dünya çapında bir ihale yolsuzluğunun çarklarını döndürmeye başlamıştı.
Hırsch, demiryolunu, sermayesini de kendisi sağlayarak, yapmayı taahhüt etti. 17 Nisan 1869 tarihinde bir mukavele imzalandı. Hırsch’in avukatının son derece karışık bir hale getirdiği sözleşme, İstanbul’da büyük tartışmalardan sonra hemen hemen olduğu gibi, hükumet tarafından imzalandı. Demiryolunu yapma ve 99 yıl işletme imtiyazı verildi..
Demiryolu inşası için, öncelikle sermaye sağlanması gerekiyordu. Baron Hırsch’in önerisiyle, her biri 400 Fransız frangı değerinde, 1.900.000 adet tahvil piyasaya sürüldü. Satış şansı açısından, tahvillerin ikramiyeli olması kararlaştırılmıştı. Hırsch bu tahvilleri hükumetten, tanesi 128,5 Fransız frangı karşılığında satın aldı ve hemen ardından, bir bankalar grubuna, her biri 150 Fransız frangı karşılığında sattı. Böylece daha işin başında, hiçbir risk almadan, 42.570.000 frank kazandı !.. Bundan başka, tahvillerin piyasaya sürülmesinden de ayrıca pay alacaktı. Nitekim tahviller 175 frank bir ortalamayla satıldı ve Hırsch buradan da kazanç sağladı..
Aslında tahvillerin piyasaya sürülmesini devlet kendi başına gerçekleştirseydi, Hırsch’in haksız olarak elde ettiği yüksek miktardaki kazanç, devletin kasasına girecekti..
İnşaat başladığında, Hırsch hattın kilometresi için 200.000  frank alıyordu. Fakat inşaat işini taşeron firmalara devrettiğinden, onlara kilometre başına 100.000 frank ödüyordu. Bu durumda inşaatta ve malzemede azami ölçüde tasarrufa gidiliyor ve doğal olarak, hatlar da kötü yapılıyordu . Fakat yeterli denetim olmadığından, bunlar da görmezlikten gelinmiştir..
Neticede Hırsch, 1860-1875 yılları arasında, 2.000 km. yerine, 1.279 km. demiryolu yaparak devlete teslim etti. Devlet ise yapımını sonradan üstlendiği Balkan Dağlarını aşacak hatları bitiremediğinden, son derece önemsendiği halde, Avrupa hatlarıyla birleşme gerçekleşmedi.. Bu birleşme ancak 1888 yılında sağlanmış ve meşhur Şark Ekspresi, ilk seferini yaptığı 12 Ağustos 1888 tarihinde, Sirkeci garından hareket etmişti.
Hırsch, imtiyazı aldığında hiçbir sermayesi olmayan ve iflas etmiş bir bankerken, bu işten yasal ve yasal olmayan yollardan kazandığı 350 milyon frank gibi muazzam bir meblağ ile, bir anda Avrupa’nın sayılı zenginleri arasına girmiştir..

Baron Hırsch

Ünlü tarihçi ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa’ya göre de Baron Hırsch’in icraatları, ülkemizde bu tür ihalelerde rüşvet ve yolsuzluk kapılarının aralanmasının “ilk” adımını oluşturmuştur.. Cevdet Paşa bu konuda şöyle demektedir : “Ben yıllarca hükumette ve Tanzimat Meclisinde görev yaptım. Bu tür mukavelenameler hep elimden geçti. Ülkenin imarıyla ilgili bu tarz ihalelerden para almak, ne benim ne de diğer devlet adamlarının aklına bile gelmezdi. O zaman bu çığır daha açılmamıştı. İstanbul’da bu tür şeylerden memurlara para vermeyi öncelikle Baron Hırsch başlattı. Hırsch işlerine dair, dört binden fazla evrak çıkarılıp bir yıl boyunca incelendi. Yapılan incelemeler sonucu, o kadar yanlış ve fahiş uygulamalar görüldü ki, bunlara gaflet ve hata eseridir denilemeyeceği, hepsinin rüşvet ve çalıp çırpma sonucu olduğu anlaşıldı…

 ÇOK SEVGİLİ İZLEYİCİ DOSTLARIM ; İZNİNİZLE BİR SÜRE TATİLE ÇIKMAK İSTİYORUM.. BEYNİME BİR FORMAT ATMAM GEREKİYOR !.. YA DA RESETLEMEM !.. DÖNÜŞTE YEPYENİ  VE İLGİNÇ KONULARLA BİR ARADA OLMAK DİLEĞİYLE SAYGILAR VE SELAMLARIMI SUNARIM.. ESEN KALIN..

Leave a reply:

Your email address will not be published.