699 ) KİLİSE VE KADIN..

    

Hildegard von Bingen (1098-1179) o dönemin Avrupa’sında bir eşi daha olmayan tıp ve doğa bilimleri konusundaki eserlerinde kendi dönemine ve kendi kilisesine uygun düşmeyen terimlerle kadın zevkini ele almaya cüret etmişti. O, bakireler arasından bir bakire olarak çok sıkı geleneklerle yetişmiş, Püriten bir başrahibeden beklenmeyecek bir bilgelikle, insanın kanını kaynatan aşktan alınan zevkin kadında erkeğe nazaran çok daha keskin ve derin olduğunu ifade etti :
“Kadının aldığı zevk, itinayla toprağı ısıtıp bereketli kılan güneş ve onun yumuşaklığıyla kıyaslanabilir..”

Hildegard’dan bir yüzyıl önce İbn-i Sina, “El-Kanun fi’t-Tıp” adlı eserinde kadın organizmasının daha ayrıntılı bir betimlemesini ortaya koymuştu :
“Gözlerinin kızarmaya başladığı andan itibaren, soluk alışı hızlanır ve kekelemeye başlar..”
Ama zevk sadece erkeklere özgü bir şey olduğu için, İbn-i Sina’nın Avrupa’da yayımlanan çevirilerinde bu sayfa çıkarıldı !..

   

Roma’daki Papa’dan, en kıyıda köşede kalmış kilisenin papazına kadar, doğru cinsel davranış konusunda ders vermeyen din adamı yoktur. Yapmalarının yasak olduğu bir eylem hakkında bu kadar çok şeyi nasıl bilebilirler ?!..
Papa VII. Gregory, daha 1074 yılında, sadece Kilise ile evlilik yapanların ilahi hizmeti sunmaya layık oldukları konusunda uyarıda bulunmuştu :
“Din adamları karılarının pençelerinden kurtulmak zorundalar !..”

Ve bundan kısa bir süre sonra, 1123 yılında, Latran Konsili (yukarıda sağda) mecburi bekarlığı dayattı. O günden beri Katolik Kilisesi, bedensel arzuyu cinsel perhizle engelliyor ve bu sayede sadece bekarlardan oluşan bir kurum.. Kim bilir, Kilise belki de sahibi olduğu arazilerin mülkiyetini de korumak istemiş ve bu şekilde onları karıların ve çocukların miras hakkından kurtarmıştır. Çok önemsiz bir ayrıntı da olsa şunu hatırlamakta fayda var ki ; 12. yüzyılın başlarında Kilise, Avrupa’daki bütün toprakların üçte birinin sahibiydi !..

    

“Malleus Maleficarum” (Cadıların Çekici), memeleri ve uzun saçları olan “Şeytan”a karşı en acımasız şeytan kovma yöntemini tavsiye ediyordu. Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger adlarındaki iki Alman engizisyoncu, Papa VIII. Inocencio’nun talimatıyla, Kutsal Engizisyon mahkemelerinin hukuki ve teolojik temelini oluşturan bu eseri kaleme aldılar..
Yazarlar, Şeytan’ın haremini oluşturan cadıların, kadınların doğal halini temsil ettiklerini, çünkü her türlü büyücülüğün kadınlarda doymak bilmez biçimde bulunan bedensel şehvet düşkünlüğünden kaynaklandığını söylüyorlardı.. 
Ve görünüşü güzel, teması pis kokulu ve birliktelikleri ölümcül bu varlıkların erkekleri büyülediklerini ve onları yok etmek için yılan tıslamaları ve akrep kuyruklarıyla kendilerine çektiklerini söyleyerek uyarıyorlardı !..
Bu “kriminoloji kitabı” büyücülük yaptığından şüphelenilen bütün kadınların işkenceye tabi tutulmalarını tavsiye ediyordu. Eğer itiraf ederlerse ateşte yakılarak ölmeyi hak ediyorlardı. Eğer itiraf etmezlerse de zaten akıbetleri farklı olmuyordu !..

Katolik Kilisesi Cehennemi ve aynı zamanda da Şeytan’ı icat etti. Eski Ahit ne bu “sönmeyen ızgaraya” hiç değiniyor, ne de kükürt kokan, üç dişli yaba kullanan, boynuzları, kuyruğu, pençeleri, tırnakları, keçi bacakları ve ejderha kanatları olan bu canavara sayfaları arasında rastlanıyor..
Nitekim Kilise kendi kendine sordu : Ceza olmadan ödül olur mu ?.. Korku olmadan boyun eğme olur mu ?..
Ve sordu : Şeytan olmadan Tanrı olur mu ?.. Kötülük olmadan iyilik olur mu ?..
Ve Kilise, Cehennem tehdidinin Cennet vaadinden daha etkili bir yöntem olduğuna karar verdi ve o günden beri alim ve kutsanmış papazlar, kötülüğün hüküm sürdüğü dipsiz uçurumlardaki ateş işkencesini haber vererek bizleri korkutuyorlar.. 
Zaten 2007 yılında da Papa XVI. Benedicto bunu teyit etti :
“Cehennem var ve ebedi..”

   

Katolik Kilisesi 1234 yılından itibaren kadınların kilisede şarkı söylemelerini yasakladı. “Havva’nın günahını miras alan kadınlar”, sadece erkek çocuklar ya da hadım edilmiş erkekler tarafından seslendirebilen kutsal müziği kirletiyorlardı. Kadınlara “sessizlik cezası” 20. yüzyılın başlarına dek, tam yedi yüzyıl boyunca devam etti..
Bunda, bazı azizlerin söylediği iddia edilen şu sözlerin etkisi yok muydu acaba ?..
Aziz Paul : Kadının kafası erkeğidir..
Aziz Augustin : “Annem kocası tarafından kendisine biçilen role harfiyen uyardı. Ve eve gelen kadınların suratlarında kocalarına karşı bir öfkenin işaretlerini gördüğü zaman onlara şöyle derdi : ‘Bütün suç sizde’..”
Aziz Geronimo : “Bütün kadınlar kötücüldür..
Aziz Bernardo : “Kadınlar yılan gibi tıslar..
Aziz Jan Krisostom : “Ne zaman ki ilk kadın konuştu, ilk günah o zaman işlendi.
Aziz Ambrosio : “Eğer kadının tekrar konuşmasına izin verilirse, erkeği tam bir yıkıma sürükleyebilecektir..

Ama bu arada, şöyle diyenler de vardı :
“Ah, kadın bedeni ! Ne kadar ihtişamlı bir şeysin sen !..”
Bingenli Hildegard, “İnsanı kirletenin regl kanı değil, savaş kanı” olduğuna inanıyor ve açık bir biçimde dünyaya kadın olarak gelmiş olmanın mutluluğunu yaşamaya davet ediyordu..

Papa III. Honorio kararını vermişti :
“Kadınların konuşmaması lazım. Çünkü dudakları, insanlara büyük sıkıntılar yaşatan Havva’nın lanetini taşır !..”

Sekiz yüzyıl sonra bugün, Katolik Kilisesi hala kadınların kürsüye çıkıp konuşmasına izin vermiyor !..

EDUARDO GALEANO’nun “Aynalar, Neredeyse Evrensel Bir Tarih” adlı kitabından derlenmiş bir yazıdır.. 

Leave a reply:

Your email address will not be published.