694 ) TEZKERE !..

Şimdilerde Bakanlar Kurulu’ndan Meclis’e giden yazılar için kullandığımız “tezkere” terimi, Arapça “zikr” sözünden gelir. Kelimenin doğrusu “tezkire”dir ama, günlük konuşmada “tezkere” halini almıştır..
Eski devirde kısa mektuptan kimlik belgesine, biyografik eserden bazı ruhsatlara kadar birçok kitaba ve vesikaya “tezkere” denirdi. Eski sözlüklerde “Hatırlamaya yarayan kağıt, pusula ve varaka. Bir şehirdeki resmi daireler veya idareciler arasında teati olunan yazışma. Nüfusa ve esnafa verilen resmi kağıt” diye tarif edilen tezkerelerin çeşitleri de vardı.. “Tezkire-i samiye”, sadrazamlık makamından yazılan tezkereye denirdi. Cevabi yazı “tezkire-i cevabiye”, nüfus kağıdı “tezkire-i Osmaniye”, pasaport da “mürur tezkeresi” idi.. Meşhurların kısa hayat hikayelerinin anlatıldığı kitaplara da “tezkere” denir. Bugünün “not” ve “pusula”sının karşılığı olarak da “tezkere” sözü kullanılırdı..
Dolayısıyla, “tezkere” sadece savaş halinde yahut diğer önemli durumlarda hazırlanan resmi yazıların değil, kısa mektupların bile genel adıydı ve haremden hamama kadar birçok değişik yerden gönderilmiş tezkere örnekleri tarihimizde bol miktardaydı..
İşte, geçmiş asırlardan kalma birkaç ilginç tezkere örneği.. Kimini zamanın hükümdarı yazmış, kimini hükümdarın annesi göndermiş, kimi de edebiyat tarihimize malolmuş renkli örnekler..

“Tezkere” eski dilde belli bir meslek grubuna mensup olanların hayatlarının anlatıldığı eserlerin genel adıdır. “Tezkire-i evliya”larda, din büyüklerinin hayatı anlatılır. “Hamamcılar tezkeresi”, hamamlardan, hamamların sahiplerinden ve isim yapmış tellaklardan bahseder ; tellağın maharetlerini ve diğer özelliklerini gelecek kuşaklara nakleder. “Şuara” yani “şairler tezkeresi” ise, önemli şairlerden söz eden ve eserlerinden kısa örnekler veren eserlerin genel ismidir..
Şairleri anlatan bu tezkerelerin en önemlilerinden biri, 16. yüzyılda Aşık Çelebi tarafından kaleme alınmıştır ve “Meşairü’ş-Şuara” adını taşır. Aşık Çelebi, 1568′de tamamladığı tezkeresinde şairler hakkında çok önemli bilgiler vermesinin yanı sıra, o devrin sosyal hayatını da gayet açık bir şekilde yansıtır. 
Divan Edebiyatı’nın kurucularından kabul edilen 15. yüzyıl şairi Ahmed Veliyüddin Paşa ile ilgili olarak “Meşairü’ş-Şuara”da geçen bir bölüm, Türk edebiyat tarihinin en eski dedikodularından biridir. 
Olay, Fatih Sultan Mehmed’in en yakınındaki devlet adamlarından olan şair Ahmed Veliyüddin Paşa’nın birdenbire hükümdarın gözünden düşüp idama mahkum edilmesi ama cezanın infaz edilmeyerek Paşa’nın sürgüne gönderilmesiyle ilgilidir..
Aşık Çelebi, “tezkere”sinde, İstanbul’a Fatih Sultan Mehmed ile beraber girenlerden biri olan Ahmed Paşa’nın başına gelenleri bakın nasıl hikaye ediyor :
Ahmed Paşa’yı çekemeyenler, hükümdara gidip ‘Paşa sizin içoğlanlarınızdan birine aşıktır, onunla gizlice buluşuyor’ deyip iftira attılar. Sultan Mehmed, imtihan için o oğlanı soyup Ahmed Paşa ile beraber bir hamama koydu. Sonra oğlanın saçlarını tıraş ettirdi ve Ahmed Paşa’ya delikanlının eliyle şerbet gönderdi. Oğlanın halini gören Ahmed Paşa, hemen o anda, ‘Zülfün gidermiş ol sanem kafirliğin komaz henüz / Zünnarını kesmiş veli dahi Müselman olmamış’ (Sevgilinin uzun saçları gitmiş ama kafirlikten henüz vazgeçmemiş / Papazların bellerine doladıkları kemeri de kesip atmış fakat Müslüman olmamış) diye bir beyit söyleyip derdini ortaya döktü..
Padişah, hamamda olup biteni öğrenince önce Paşa’nın öldürülmesini buyurdu ve kapıcılar odasında hapsettirdi. Paşa orada hapisteyken padişaha her mısraı ‘kerem’ sözüyle biten bir kaside gönderdi. Kasideyi okuyan Sultan Mehmed, Paşa’ya acıdı, 30 akçe ile Bursa’ya, Sultan Orhan Vakfı’na mütevelli olarak gönderdi..

Bazı padişahlar haremlerindeki kadınlarla yetinmez, saray dışında da gönül eğlendirir, ilişki kurdukları kadın hoşlarına gittiği taktirde onu saraya alabilmenin bir yolunu ararlardı..
Bu işi açıkça yapmaları zordu, zira padişah için bile haremdeki diğer kadınların tepkisini çekme ve şerlerine uğrama tehlikesi vardı. Dolayısıyla saray dışında birisinden yardım almaları gerekirdi ve bu işi genellikle zamanın sadrazamı ile karısı yapardı !..
Üçüncü Mustafa da gönlünü harem dışından “Rif’at” adlı bir kadına kaptırmıştı ama haremdeki kendi hanımlarının şerrinden çekindiği için kadını sadrazamın konağında saklıyordu. Ancak harem halkı, hükümdarın dışarıda bir şeyler çevirdiğini hissetmiş ve sadrazamın ailesini sıkıştırmaya başlamıştı. Padişah bir yandan sadrazama “karın ve kızın çenelerini iyi tutsunlar” diye tezkereler gönderiyor, bir yandan da Rif’at’ı saraya gizlice getirtebilmenin yollarını arıyordu. İşte Sultan III.Mustafa’nın şimdi Topkapı Sarayı Arşivi’nde saklanan Rif’at Kadın ile ilgili bazı tezkereleri :
Benim vezirim ! Kızınıza ve hanımınıza, bizim avratın kimin olduğunu söylememelerini tembih ediniz. Vaziyet bilinmesin. Cariyelerine de kimseye bir şey anlatmamalarını tembih etsinler. Sonra, size emanet ettiğim o kızın gönderdiğim cariye vasıtasıyla saraya getirilmesini sağlasınlar. Acaba bugün mü, yarın mı gelirler ? Saraya Şimşirlik tarafından gelmeleri iyi olur, zira orada hiç kimse yoktur, kapı her zaman kapalıdır ve sadece misafir geldiği zaman açılır.

Sadrazamın, Rif’at Kadın’ı almaya gelecek olan cariyenin boşboğazlığını ve bu işi beceremeyeciğini hatırlatması üzerine, III.Mustafa bir başka tezkere gönderir :
Arzumuz, Rif’at Kadın’ın kimden alındığının ve kimin olduğunun söylenmemesidir. Soran olursa, ‘Bilmiyoruz, elhamdülillah ! Sadece Paşa bilir. Sorduk ama, söylemedi !’ desinler. Bu işle uğraşan kadın da Rif’at Kadın’a bir çeki düzen versin ve bazı şeyleri öğretsin. Benim hakkımda ‘Sakın yanından ayrılma, başkalarına bakma, o senin kocandır, yanına sokul ve gereğini avratçasına yap’ diye nasihat etsin..
Saraya böyle gizli kapaklı yollardan getirilen Rif’at Kadın, Üçüncü Mustafa’nın dördüncü hanımı oldu. Kocasının 1774′deki ölümünden sonra 29 yıl tek başına yaşadı, hayata 1803 yılında veda etti ve Haydarpaşa tarafına defnedildi.. (ÇAĞATAY ULUÇAY, “Harem Hayatının İçyüzü”)

    

Bezmialem Valide Sultan, İkinci Mahmud’un karısı, Sultan Abdülmecid’in de annesiydi.. Oğlunun 1839′da tahta geçmesi üzerine “Valide Sultan”, yani “imparatoriçe” oldu. 1853 yılının 2 Mayıs’ında öldüğünde 40’lı yaşlardaydı ve arkasında çok sayıda hayır eserinin yanı sıra, Osmanlı tarihinin en zengin vakıflarından birini bıraktı. Bezmialem Vakıf Gureba Hastanesi, Terkos Gölü’ndeki ilk içme suyu şebekesi, Dolmabahçe Camii, Cağaloğlu’nda eski İstanbul Kız Lisesi, Akaretler’deki Valide Çeşmesi ve ilk Galata Köprüsü, Bezmialem Valide Sultan’ın yaptırdığı hayır eserlerinden sadece birkaçıydı..
Bezmialem Valide’nin oğluna olan sevgisi, ona kendi elleriyle cariye hazırlayıp gönderecek derecedeydi. 
Valide Sultan’ın oğlu Sultan Abdülmecid’e yazdığı ve rahmetli Haluk Şehsuvaroğlu’nun 1950′li yıllarda yayımladığı, samimi bir üslupla ama bozuk bir imla ile kaleme aldığı bu tezkeresinde, hükümdar oğluna bakın neler diyor :
Benim arslanım, bir cariye hazırlamış(tım). Çabuk kalkmadığınızdan meksolundu (beklendi). Makbul sureti göster efendim. ‘Acaba hazzeder mi ?’ diye pek üzülüyor. Benim güzelim, şimdi görseniz güzel olur. Benim yanımdadır. Gündüz gözü ile gör. Hazinedarlar ile gönderirim..

(MURAT BARDAKÇI’nın, “Tezkere sadece savaş için değil, hamamda ve haremde de yazılırdı” başlıklı yazısından alıntıdır)      

Leave a reply:

Your email address will not be published.