691 ) SON SADRAZAM TEVFİK PAŞA İLE VENİZELOS..

Yazar Arı İnan’ın, son Osmanlı Sadrazamı Ahmed Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday ile 18 Şubat 1975 günü yaptığı röportajdan ilginç bir bölüm…

     

Benim de askeri danışman olarak bir üyesi bulunduğum, rahmetli babam Tevfik Paşa’nın başkanlığındaki heyet o günlerde İstanbul ile Avrupa arasında Türk devlet adamlarının gidiş ve gelişleri yasak olduğundan İstanbul’daki İngiliz makamları tarafından tahsis olunan bir İngiliz kruvazörüyle İtalya’nın Toranto limanına, oradan da trenle Fransa’ya gittikten sonra, Paris banliyösünden Versailles’daki Hotel des Reservoirs’de misafir edildi.. (1920 yılı, Paris Barış Konferansı)

   

Ben, gerek Sultan Abdülhamid Han merhumun saltanatı süresinde, gerekse Meşrutiyet rejimi yıllarında birçok resmi ziyaretlerde bulunmuş, fakat bu son gidiş gibi acı ve ıstırap verici bir deniz ve demiryolu seferinin zehirleyici saatlerini asla yaşamamıştım.. O zamana kadar seyahatlerim hep şerefli ve egemen imparatorluğun bir özel memuru kimliği altında, alnım yukarıda, göğsüm kabarık olarak geçmişti. Bu İngiliz savaş gemisinde ise, mağlup bir devletin yarı tutuklu delegeleri olarak seyahat ediyorduk. Her ne kadar İngiliz bahriyelileri babama ve maiyeti üyelerine son derece nazik davranıyorlarsa da, bana bu nezaketleri bile bir çeşit alay tesiri yapıyor, onlarla karşılaşmaktan adeta kaçınıyor ve sakınıyordum. Lafın kısası seyahat değil, bir cehennem azabı yaşıyorduk..
Reservoirs Oteli’ne yerleştik. Babama otelin zemin katında, salonlu güzel bir oda ayrılmış, bizlere gösterilen odalara yerleşmiştik. Damad Ferid Paşa’nın aklına esip de, hiç lüzumu ve anlamı olmadığı halde, devletin o sıkıntılı döneminde 70.000 lira masraf ettirip, “Gülcemal” gemisiyle Versailles’a gelip bizim heyete katılması üzerine, o da aynı otelin birinci katındaki salonlu bir odaya yerleşti. Fakat bir kere olsun heyet başkanı babamı ziyaret etmedi.. Mihmandarımız Fransız Albayı Henri’yi sık sık ziyaret edip, kendisiyle uzun görüşmeler yaptığı halde ya da Venizelos’un adamları ve Yunan gazeteciler ile görüşmeler yaptığı halde, asıl Türk heyeti başkanına danışmaktan kesin olarak kaçınıyordu..  
Diğer taraftan babam da, hem yaşı ilerlemiş, hem de vücutça rahatsız olduğu için sadrazamla yemek sofrasında buluşup görüşemiyorlardı. “Enişte Paşa”nın babamla yüzleşmekten böyle sakınması, belki de böyle alelacele ve gerçek anlamıyla damdan düşer gibi birdenbire gelivermesi sebebinin, “sürre meselesi” gibi çocukça, hatta Reşid Bey merhumun pek haklı olarak dediği gibi, budalaca bir iş olduğunu babama açıklamaktan kaçınması da olabilirdi.
(Devlet tarafından Hicaz’a gönderilen Surre-i Hümayun’un, yani padişahın her yıl donatılmış ve süslenmiş develerle Mekke’ye armağanlarını gönderme hakkının korunması amacıyla geldiğini savunmuş Damat Ferid !..)
Fakat burada asıl amacın, heyetin bir başarı elde etmesi halinde bunu kendisine mal etmek olduğu açıktı.. Yine de, tamtakır olan hazineye 70.000 lira gibi önemli bir israfa yol açarak yola çıkmış olmasının bir hıyanet olduğunu kendisi de sonunda anlamıştı herhalde..
Nihayet bizim heyet, başta Fransız Başbakanı Clemenceau ile İngiltere Başbakanı Lloyd George’un gururla yer almış oldukları galip devletler meclisinin huzuruna çıktı. Bu muzaffer ülkeler arasında, hiç de hakkı olmadığı halde, Yunanistan Başbakanı Venizelos da vardı.. Ve rahmetli babamın başkanlık ettiği Osmanlı Heyeti’nin salona girişini dudaklarında alaycı bir tebessümle seyrediyordu..
Birinci Dünya Savaşı süresince Yunanlılar Türk ordusuna karşı savaşmamışlar, hatta tek kurşun dahi sıkmamışlardı. Bu yüzden bizi yenen galip devletler arasında yer alamazlardı, hatta yer almaktan utanmaları gerekirdi. Buna rağmen işte Venizelos da karşımızdaydı ve babamı alaylı bir sırıtışla seyrediyordu..
Bu manzara babama çok dokundu, hatta rahmetli fenalık geçirmişti ki, bunun sebepleri de vardı. Çünkü babam, İkinci Abdülhamid’in saltanatı zamanında Atina elçisi iken, bu Venizelos, Osmanlı elçiliğinde Rumca tercümanlığı yapan bir Osmanlı memuru idi. O devirde Girit Adası bir Osmanlı vilayeti olduğu ve Venizelos da Giritli bir avukat sıfatıyla Osmanlı Devleti tabiyetinde bulunduğu için, bu görev Osmanlı Hariciye Nezareti tarafından kendisine verilmişti. Şurasını belirteyim ki, daha o zamanlarda babam, bu Venizelos adlı elçilik memurundan hiç hoşlanmazdı. Hatta bir aralık bu açıkgöz Giritli, maaşının artırılması için babama başvurmuş, aldığı maaşla geçinemediğini ileri sürerek yalvarıp yakarmış, lakin babam, diğer elçilik memurları arasında bir ayrı tutma muamelesi yapamayacağını ileri sürerek bu isteğini reddetmişti..
İşte bu eski Osmanlı devlet memuru şimdi galip devletler başbakanları arasında, Yunanistan’ın temsilcisi sıfatıyla oturuyordu. Ve elbette ki, bu manzara babamı çileden çıkaracak bir nitelikte idi. Çünkü yukarıda da işaret etmiş olduğum gibi bir kere bu herifin orada, galip devletler başbakanları arasında yeri yoktu.. Çünkü bizimle savaşmamış, sadece Balkanlar cephesinde Bulgarlarla savaşan Fransız birlikleri arasına birkaç gönüllü Venizalist birliklerini katmışlardı. Buna göre ne sıfatla Versailles galipler arasında Türk delegelerini karşılayıp, öyle gururla, hatta alayla bizleri seyredebiliyordu ?.. 

     

EK BİLGİ (Kitap dışından) :

22 Nisan 1920’de Osmanlı Devleti konferansa çağrılıp eski Sadrazam Tevfik (Okday) Paşa başkanlığında Dahiliye Nâzırı Reşit Bey (Rey), Maarif Nazırı Fahrettin Bey (Rumbeyoğlu) ve Nafıa Nâzırı Dr.Cemil Paşa’dan (Topuzlu) oluşan Türk heyetine 10 Mayıs 1920’de Paris’te antlaşmanın önkoşulları bildirildi. Buna göre: Trakya ve Ege Bölgesi (Kırkağaç, Akhisar, İzmir, Ödemiş, Tire, Söke, Afyonkarahisar, Kütahya, Balıkesir) Yunanistan’a; Akdeniz Bölgesi, Antalya başta olmak üzere İtalya’ya; Kahramanmaraş’ı da içeren Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Fransa’ya bırakılacak ve Doğu Anadolu’da, sınırlarını, ABD Başkanı Wilson’un saptayacağı bir Ermeni devleti kurulacaktı. Ayrıca, İstanbul merkez olmak üzere İzmit, Bursa ve Çanakkale’yi de kapsayan Boğazlar bölgesinde Türkiye’nin de katılacağı bağımsız bir yönetim kurulacak ve kendine özgü bir bayrağı olacak; Osmanlı Devleti, silahlı kuvvetlerini sayıca azaltacak, yürürlükte olan kapitülasyonlardan, İtilâf Devletleri başta olmak üzere Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Portekiz ve Ermenistan da yararlanacaktı. Bildirilen barış koşullarını çok ağır bulan ve bunların hafifletilmesini isteyen Türk heyeti, bu isteğinin kabul edilmemesi üzerine, koşulları reddederek İstanbul’a döndü (11 Temmuz 1920). Daha sonra aynı hükümleri içeren Sevr Antlaşması, Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında Hadi Paşa, Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Reşit Halis Bey’den oluşan bir heyet tarafından imzalandı (10 Ağustos 1920). Padişah Vahdeddin’in bile onaylamadığı bu antlaşma, Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca geçersiz sayıldı. Paris Barış Konferansı da, yetkilerini göreve yeni başlayan Milletler Cemiyeti’ne devrederek 24 Aralık 1920’de dağıldı.

Leave a reply:

Your email address will not be published.