689 ) ŞERİATIN VE OSMANLI’NIN SONU !…



Sultan Abdülhamid’in siyaseti, modernizmi ve İslamcılığı, Osmanlı toplumunun sorunlarına çare üretemeyince, mektepli sınıfın muhalefetine ulema da katılmış ve Jön Türkler ile ittifaka girmiştir..
Jön Türkler, aslında Tanzimat Batıcılığına karşı yerelliği ve dolayısıyla şeriatı temsil etmektedirler ve hukukun şeriata uygunluğu bu dönemde daha fazla aranır olmuştur. Fakat Tanzimat hukukunun getirdiği kanun yorumu, Jön Türkler ve ulema için de izlenecek yolu oluşturur. Osmanlı hukuk geleneğinin kanun-şeriat ayrımının Tanzimat ve Abdülhamid’in iktidarı süresince gelişimi, kanunların “ferman” niteliğinden çıkarılması ve usul kanunlarının işlenmesi sonucunu verdiği gibi, “Mecelle”nin hazırlanması da şeriat-fıkıh alanının derlenmesini sağlanmıştır. 
Reşid Paşa Meclis-i Vala’da Ticaret Kanunu’nun şeriata uygunluğu konusunda bir tartışmanın abes olduğunu söylediğinde, ulema kendisini kafir sayarak Meclis’i terk etmeye mecbur ederken, artık şeriat ile kanun alanının geleneksel ayrımları hukuk bilen ulema tarafından da anlaşılmış ve benimsenmiştir..

1890′lardan 1912′ye kadar ulemanın temel siyasal yaklaşımı İkinci Mahmud ve Tanzimat iktidarına muhalefetten beri tartışılan kavram ve sorunlar çevresinde dönmektedir, fakat artık bunların içerikleri değişmeye başlamıştır. Abdülhamid’in istibdadına muhalefet etmek gerektiğinde anlaşanların sözlüğünde artık istibdada karşı hürriyet ve eşitlik önemli bir yer tutmaktadır. Müslümanlar köle olamayacağına göre, halifeliğin niteliği tartışılmaya başlanmış, halifenin Allah’ın değil, Peygamber’in ve aslında ümmetin temsilcisi olduğu ortaya konunca, meclis ve dolayısıyla şeriat ve yasama erki tekrar gündeme gelmiştir. Adaleti, Allah ve Peygamber’in değil, ümmetin=halkın temsilcisi olması gereken “Meşveret” meclisi sağlayacaktır ve demek ki görevi esasta şeri değildir, sünnet ile ilgilidir. Farzlarla ilgili hüküm verilemeyeceğine göre, adalet kavramının artık hürriyet ve eşitlik temelinde anlaşılması, yasama yetkisini de adaletin temsilcisi olan ulemanın elinden alarak, laik anayasa ve meclise devreder. 
Böylece Osmanlı tarihi boyunca süren örf-şeriat çekişmesinde, ulemanın yeni kavramsal çerçevesi içinde bu ikilik, ümmet-halk lehine çözülmüştür..
Müslümanların ve ulemanın yapması gereken, Osmanlı’nın ve İslam’ın, Avrupa karşısında köleliğe düşmemesi için, hürriyet ve eşitliği sağlayan bir sistem oluşturmasıdır. İslam, Emevilerden beri saltanatla saptırılmış olduğu için, Osmanlı’nın ve İslam’ın mevcut halinde ilerlemeye engel olan, bu kötü mirası sürdüren mevcut siyasal-hukuki düzendir. “İçtihat kapısının açılması”nı gündeme getiren bu çözümleme, ilerlemenin ve onu doğuracak hürriyetin gereği olarak, eşitliği görür. Çünkü “eşitlik”, İslam’ın doğru yorumlanmasının ve öğrenilmesinin yoludur. Müslümanlığı örf ve teamüle dönüştüren cahilliğe karşı hedefte, eşitliği bozan tarikat örgütlenmesi vardır. Tarikatlar, ümmetin birliğine karşı bir ortam yaratarak, hurafeler ve batıl uygulamalar içinde şeyhlere ve ölmüş şeyhlere bağlılığı pekiştirmektedirler. Özellikle türbe ziyareti ve adak kurumu, İslam dışı, şirke götürebilecek ve daha önemlisi insanları bireysel kurtuluş arayışına yönelten bir zihniyet bütünlüğünün yansımasıdır. Tarikat yolunda öteki dünyasını kurtarmak peşinde olan mürit, sorunlarını bu dünyayla ve akıl ve siyasetle ilgilenerek değil, kendisine şeyh veya türbelerden aracılar bularak çare aramaktadır..
Ulema böylece, kendi adalet-şeriat işlevini laikleştirirken, tarikatları da ilerlemeye karşı, İslam dışı ve “çağ dışı” ilan etmiştir. Bu kavramsal ortam, 1908′de İkinci Meşrutiyet ilan edildikten sonra içeride ve dışarıda yaşanan sorunlar ve bunlara çare oluşturmak üzere örgütlenmeye ve siyaset yapmaya çalışan bütün siyasal görüşlerin çözüm önerilerinin, hızla sınandığı ve dönüştüğü bir sürece gebeydi..

1908′den sonra ulema-şeyhülislamlık makamı önem kazandı. 1909′da medreselerin ıslahı ve üniversiteye dönüştürülmesi gündeme geldi. Şeri yayınlar teftiş heyeti, sansürcülüğe başladı. Örneğin, Abdullah Cevdet’in “Dozy” çevirisi yasaklandı..
Balkan Savaşı’ndan sonra 1913′de darbeyle iktidara gelen İttihat ve Terakki, Osmanlı’nın elinde kalan toprakların ve nüfus yapısının dayattığı gerçek durumu göz önüne alarak Arap ve Ermeniler ile pazarlığa oturma mecburiyetini hissetmişti. Osmanlı siyaset alanında Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık, Pan-İslamizm ile Turancılık, Kürtçülük ve sair milliyetçilikler ve sosyalistlik mevcuttu. Bu süreçte Osmanlıcılarla Türkçüler ve Türkçüler de kendi içinde Turancılarla ayrışıyordu. Savaş süresince İttihatçılar, İslamcılığa karşı laik Batıcılığı pekiştirdiler. Enver Paşa’nın dindar pratiğine ve İttihatçıların sadrazamı olan Said Halim Paşa’nın kuramsal İslamcılığına karşı, hukuk alanında yaptıkları düzenlemeler ve dergi ve gazetelerdeki tartışmalar ile İslamcılığa ve Osmanlıcılığa karşı Batıcı, burjuva kültürü almış Türkçülüğü uyguladı ve savundular. Bu dönemde Kemalist devrimlerin hemen hepsi kategorik olarak dile getirildi. 
İttihat ve Terakki’nin İslamcı kanadı 1914′den itibaren “İslam Mecmuası”nı çıkarmaya başlamıştı. Bu derginin yazarları arasında Ziya (Gökalp) Bey’le birlikte Şeyhülislam Musa Kazım da vardı..
1916′dan itibaren İttihat ve Terakki’nin Batıcı kanadının yürüttüğü hazırlıklarla Ziya Gökalp’in ön plana çıkarmaya başladığı şeri hukuk tartışmalarında, örfle belirlenen şeri hükümlerin akılla değiştirilmesinin caiz olup olmadığı gündeme gelmişti. Usul-u Fıkıh hocası, İzmir mebusu ve TBMM’de halifeliğin kaldırılması için uzun nutku ile tanınacak olan Mansurizade Said, zamanın ulemasına karşı meydan okuyucu tavrıyla, şeriatın caiz bulduğu konularda ulemanın yetkisinin olmayıp kanun koyucunun yetkisi bulunduğunu ve ulemanın, şeriat adına şeriatı çiğneyerek, düzenleme yapma yetkisi olmayan alanlarda yetkisini aşıp düzenleme yapmaya çalıştığını savundu. Ulema bu nedenle içtihat kapısı kapanmıştır demekte ve İslam’ı da halkı da kendi çıkarları için çözümsüzlüğe mahkum etmekteydi. Ulema şeriatça caiz bırakılan edimleri şeriat emri şekline sokarak yetkisini aşmakta ve yasama erkinin toplumun ihtiyaçlarına cevap verme olanağını ortadan kaldırmaktaydı..
İttihat ve Terakki iktidarı kendi yaşam ülküsünü hukuklaştırma amacına bu çerçeveyle ulaşmıştı. Son döneminin canlı tartışmaları tesettür, çok eşlilik, kadınların boşanma hakkı, eğitim hakkı gibi kadın hakları çevresinde gelişip, hukuk ve eğitim konuları çevresinde toplanıyordu. 
1916 yılında şeyhülislamlık hükumetten çıkarıldı, şeriat mahkemeleri şeyhülislamlıktan alınıp Adalet Nezaretine bağlandı. Evkaf (vakıflar) İdaresi’nin şeyhülislamlıktan ayrılarak hükumet üyelerinden birine bağlanması kararlaştırıldı ve cami ve medrese gibi dini kurumlar da mali yönleri itibarıyla yeni kurulacak Evkaf Nezareti’ne, medreseler şeyhülislamlıktan ayrılarak Maarif Nezareti’ne bağlandı..
1917′de Şeriat Mahkemeleri Usul-ü Muhakeme Kanunu çıkarılarak adliye sisteminin bütünleştirilmesi yönünde bir adım daha atıldı. Aile Kanunu çıkarılarak evlenme, boşanma, miras, vasiyet ve velayet konuları ulema denetiminden kanun denetimine alındı. Aile Kanunu İslam hukukundan alınma yanlarıyla birlikte evlenme akdini devletin yetki alanına taşıdı, kadına boşanma hakkı tanıdı, çok eşliliği güçleştiren ve kısıtlayan koşullar getirdi..
1917′de çıkarılan “Aile Kanunu” ile kocanın ikinci bir kadına sahip olması, ilk karısının rızasına bırakıldı. Bu kanuna göre evlenmiş olan ilk çift meşhur romancı Halide Edip ile Salih Zeki Bey’dir. Salih Zeki Bey söz konusu kanuna muhalif davranıp ikinci evliliğini yapınca, Halide Edip boşanma hakkını kullanmıştır. 
1924-25 yıllarında çıkarılan kanunlarda ise, çok eşli evliliklerde izin alma zorunluluğu getirilmiş, bu yetki de devlet tarafından görevlendirilmiş olan hakimlere verilmişti. Bu bağlamda, birden fazla kadınla evlenmek için hakimden özel izin alınmasının yanı sıra, bu tür evlilik yapmak isteyen erkeğin, ikinci eşe “ihtiyacı olduğunu” ve her iki eşine karşı adil davranacağını ispatlaması gerekiyordu !.. Ve son olarak 17 Şubat 1926′da kabul edilen “Medeni kanun” ile çok eşlilik yasaklanmıştır..
Savaş sonrası kazanan Batıcılık oldu. Kemalist Batıcılık, “aşırı modernizm” diye nitelenen programını uygulamaya koydu. Böylece aslında hem Namık Kemal, hem de Abdülhamid kaybediyordu.. 
Birinci Dünya Savaşı imparatorlukların sonunu getirmiş, Osmanlı da ulema sınıfı ile birlikte tarihe gömülmüştü. 1919′dan itibaren İslamcılar, artık kuramsal çerçeveden önce günlük İslami yaşam üstünde durmaya başlayacaklardı..

KUDRET EMİROĞLU’nun “Kısa Osmanlı-Türkiye Tarihi / Padişahlık Kültürü ve Demokrasi Ülküsü” adlı kitabından derlenmiştir..          

Leave a reply:

Your email address will not be published.