682 ) AĞA HAN ÖDÜLLÜ BİR “ESKİ TÜFEK” !..

 

Edebiyat çevreleri, 1930′da Nazım Hikmet ile birlikte yayımladıkları “1+1=Bir” adlı şiir kitabında ve 1930′larda, 40′larda dergilerde çıkan şiirlerinde kullandığı adla tanıyor onu : Nail V.
Sol çevrelerde, daha doğrusu “eski tüfekler” arasında Nail Vahdeti diye biliniyor. Tam adı, Nail Vahdet Çakırhan…
Nail Vahdet Çakırhan’ın yaşamı düz bir çizgi üzerinde ilerlemiş değil. Eski deyişle söylersek, “müstesna bir kaderi var.”
Yazar Alpay Kabacalı 1990 ve 1991 yılı Ağustos aylarında onunla röportaj yapar. Bu röportajda anlattıklarına göre Çakırhan, 1910′da Muğla’ya bağlı Ula’da doğar. Çocukluğu orada geçer. O günler için şunları anlatır :
O zaman 3 bin, 3 bin 500 nüfuslu küçük bir nahiyeydi Ula. Çok da güzeldi. Dar yolları, yüksek duvarlı büyük bahçeler içinde beyaz badanalı evleriyle.. Bu evleri, bu sokakları hiç unutmadım. Pek de değişmedi Ula. Yolları Demokrat Parti iktidarının son yıllarında yapıldı. Daha önce neredeyse dünyadan soyutlanmış, içine kapanık yaşıyordu..
Nail Vahdet, yüzyıllık kavaklarla dolu Ula çarşısını da unutamıyor :
Esnaf, bu ulu ağaçların altında oturur. Her yan gölgeli.. Sohbet eder, şakalaşır, gülerler eğlenirler. Kendine özgü bir alem..
Giyim kuşam da başka türlü :
Erkekler işlemeli cepken giyerlerdi. Bir de dizkapaklarının üstüne kadar çıkan, kaput bezinden yapılma, büzülüp bağlanmış ‘topdon’lar. Dize kadar da işlemeli dizlikler. Belde, büyüklü küçüklü kamalar sokulmuş trablus kuşağı..
Birinci Dünya Savaşı sonunu hatırlıyor.. Sokaklarda perişan insanlar.. Sakalları uzamış, kiminin kolu kopmuş, kimisi topal..
Bir gün bizim eve bir adam çıkageldi torbasıyla. Önce kimse tanıyamadı kendisini. Babammış. Çiçeğe yakalanmış, tanınmayacak hale gelmiş..” 
Sonradan Kuva-yı Milliye başkanı olan amcası, evde kendi çocuklarına ve Nail Vahdet’e ders verir. Sınavla, altı yıllık ilkokulun üçüncü sınıfına alınır :
Bir de Kur’an okulları vardı. Kadınlar öğretmenlik yapardı. Erkeklerin hepsi savaşa gitmişti. O kadar ki, 9 yaşlarımdan sonra kadınlara ben imamlık yaptım ramazanlarda..

1921′de Muğla Ortaokulu’na yazılır. “İdadi” denilen ortaokullar dört sınıftır o dönemde. Muğla’daki hanlardan birinde iki arkadaşıyla kalır. Hafta sonlarında atla ya da iki buçuk saat yaya yürüyerek Ula’ya gidip gelir.. En yakın lise Konya’dadır. 1925′de Konya Lisesi’ne yazdırılır. Liseler 4 yıllıktır
Edebiyat öğretmenleri bakımından çok şanslıydık. İlk hocamız Ahmet Hamdi (Tanpınar) idi. Onuncu sınıfta bir dergi çıkardım. Adı ‘Kervan’ idi..
“Kervan” da, Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) “Satıverin kahpelerin bir pula geçmişlerini” şiirine taklit olarak yazılmış bir şiiri yayımlanır. Yıl, 1927. Bu şiir yüzünden, kadınlara hakaret ettiği gerekçesiyle mahkemeye verilir :
Savcının karısı şikayetçi olmuş, başka kadınlar da ona katılmışlar.. Duruşmaya girdik.. Kadınlar arkada oturuyor. Kimisi başörtülü.. Önde bir sürü erkek. Sakallısı, sakalsızı, genci, yaşlısı.. Sonra öğrendim, arkada oturanlar, savcının karısı başta olmak üzere, Konya eşrafının aileleriymiş..
Duruşmada hakim, ‘Evladım, bu şiiri neden yazdın ?’ diye sordu. ‘O mısra benim değil ki’ dedim, ‘Faruk Nafiz’in. Okul kitaplarında da var.’ Savcıya ‘Ne diyorsun ?’ diye sordu. O da ‘Mahkumiyetine, cezasının teciline…’ dedi. Tecilin ne olduğunu bilmiyorum. Dinleyiciler arasında ‘Tecil isteme !’ diye bağıranlar oldu. Ben de ‘tecil istemiyorum’ dedim. Gülerek içeri çekildiler. On dakika sonra geldiler. Hakim, ‘Karar verilecek, ayağa kalkın’ dedi. Ben ayaktayım ama boyum kısa.. ‘Ayaktayım’ dedim. Dinleyiciler, avukatlar güldüler.. Mahkemenin kararı açıklandı, ‘beraat ettin’ dediler..
Lisenin son sınıfında, bir arkadaşıyla birlikte “Halka Doğru” adlı dergiyi yayımlar Nail Vahdet. Orada “Alev Yağmuru” başlıklı bir şiir çıkar :
Babam, büyükbabam Ula’da orta derecede toprak sahibiydiler. Bir de büyük toprak sahipleri, derebeyler vardı : Hasan Çavuşlar. Bizim derebeylerine müthiş tepkimiz vardı. ‘Alev Yağmuru’ bunlara karşı yazılmıştı
‘Gidin, gidin, adalelerinizin son kudretiyle gidin
… (buraları anımsamıyor) olan müstebidin
Kafasına yumruklarınızla son darbeyi indirin
Yeter, yeter, zulmetten nura gidin..’  
Böyle bir şey.. ‘Müstebit’ (diktatör) kelimesiyle Atatürk’ün kastedildiğini sanmışlar. Oysa bizim devrimiz Atatürk devri. Biz onun çağında yetiştik..

Son sınıfta, olgunluk (bakalorya) sınavlarına gireceği sıra gözaltına alınır. Vali, “Liseyi bitirmesine engel olmayalım” der.. Sınavlara polis gözetiminde getirilir. 
Sonunda gözaltı, sorgu bitti. ‘Ben nasıl Atatürk’e bir şey diyebilirim ?’ dedim. ‘Biz Atatürk nesliyiz. Şiir, memleketteki derebeylik kalıntılarına karşı yazılmıştır. Müstebit dediğim onlardır. Atatürk de zaten istibdada karşıdır.’ Savcı benim yanımda Ankara’ya telefon etti, bu söylediklerimi aynen iletti. Takipsizlik kararı verildi..

Liseyi bitirince İstanbul’a gider, Tıp Fakültesi’ne yazılır. Lise bitirme sınavlarında çok başarılı olduğu için parasız yatılı öğrenim olanağı sağlanmıştır. Fakat ona göre, burayı bitirince doktor olacaktır ve kazanç sağlayabilmek için insanların hasta olmasını isteyecektir. Dolayısıyla bir doktorun bir hastayı iyileştirmesinde bir anlam yoktur.. Bu doktorluk, acayip şeydir ve ve o da bunu istememektedir.. 1929 Eylül ya da Ekim ayında tanıştığı Nazım Hikmet, o sıralar, “Resimli Ay” dergisinde çalışıyor. Bu düşüncelerini anlatınca, Nazım, “Gel basında çalış” der, “Gerekirse sonra karar verirsin.”
Nail Vahdet, sonunda Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe bölümüne girer. O sırada “Cumhuriyet” gazetesine düzeltmen olarak girmiştir. Bir sonraki yıl Yunus Nadi, “Yeni Gün”ü yeniden, akşam gazetesi olarak çıkarmaya başlayınca, aynı zamanda o gazetede de çalışmaya başlar. Bir gün Mekki Sait (Esen) sekreterlik yapıyor, bir gün o..
Bir sabah geldim, Mekki Sait ağlamaklı.. ‘Ne yapacağım şimdi ben ?’ diyor. Gazeteyi gösterdi. Baktım, Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Tevfik Rüştü’nün resmi var. Altına ‘Tevfik Rüştü Hazretleri’ yazılacak, ‘R’ kırılmış, ‘Tevfik Puştu Hazretleri’ olarak çıkmış. Gazete de dağıtılmış.. Sonradan soruşturma filan oldu..

    

Fazla uzatmayalım.. TKP’ye giriyor.. Partinin “siyasi eğitimcisi” oluyor. İki kez tutuklanıyor. 1931′de mahkum ediliyor. 1933 affına kadar cezaevinde kalıyor.. Daha sonra Türkiye’den gizlice ayrılıp Moskova’ya gidiyor. Doğu Halkları Üniversitesi KUTV’de öğrenim görüyor. Orada evleniyor. Çocuğunun doğumundan bir ay önce Türkiye’ye dönmek zorunda kalıyor. İnanılması güç : Oğlunu ancak 43 yıl sonra, 1979′da görebilecek !..
Dava vekilliği, muhasebecilik, gazetecilik yapıyor.. 1945′de “Tan” gazetesinin yerle bir edilmesiyle sonuçlanan olayın tanıklarından.. 1946′da Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kurucularından. 
Bundan dolayı da 4,5 yıl ceza alıyor !..
Tanınmış arkeoloji profesörü Halet Çambel ile evlenen Çakırhan, sonraki yıllarda, eşinin işine yardımcı olmak amacıyla, kimi projeleri uygulamakla başladığı mimarlık çalışmalarını sürdürüyor. Mimarlık öğrenimi görmediği, mimar olmadığı halde, tasarımını ve uygulamalarını yaptığı, geleneksel mimariyi yaşatan yapılardan biriyle 1983 “Ağa Han Mimarlık Ödülü”nü kazanıyor..
Alabildiğince renkli bir yaşam da ancak böyle olur herhalde !…

ALPAY KABACALI’nın “Yakın Tarihimizden Büyük Dönemeçler” adlı kitabından derlenmiştir..   

Leave a reply:

Your email address will not be published.