655 ) BAYRAM ANILARI…

Bayram olunca geçmişe, özellikle çocukluk yıllarına dönüyor insan. Benim her bayram yaptığım gibi. 1940′lardaki Antep bayramlarını düşünmeden edemiyorum..
Bayram mı geliyor annem elimden tutup kumaş mağazasına götürürdü beni. Buradan seçtiğimiz kumaş ile terzinin yolunu tutardık. Ölçüm alınır, ilk provanın günü bildirilirdi. 
Bayramdan bir ay kadar önce babam koca listesini açardı önüne. “Bayram tebriği gönderileceklerin listesi”ni. Bu listede yer alıp da bize iki bayram üst üste tebrik göndermeyenlerin adları silinirdi. Kartlar hazırlanır, zarflar yazılır, postaya verilirdi. 
Kurban Bayramı’Şeker Bayramı’ndan birazcık daha çok severdim. Kurban Bayramı arifesinde doğduğum için !..
Perşembeleri banyo günümüzdü ; ama arife günleri de tepeden tırnağa yıkanırdık. Babam Kur’an okurdu sessizce. Sonuna geldiğinde, başıyla üçümüze işaret ederdi. Sırayla. Önce ben, sonra Aykut, sonra Tankut. Ayaklarımızın ucuna basarak usulca yanına giderdik. Okur üfler, saçlarımızı sırtımızı sıvazlardı. Sadece arife günleri değil, her Perşembe akşamı yapardı bunu.

Bayramlarda güneş doğmadan kalkardık.
Uyandığımda babam namaza gitmiş olurdu. O döner dönmez bayramlaşma töreni başlardı evde. Yeni elbiselerimizin içinde, önce babamızın elini öper, bayram harçlıklarımızı alırdık. Tam 1 lira !.. Sonra annemizin, ninemizin, halalarımızın yanına giderdik.
Derken postacılar damlardı. İlk ziyaretçiler onlar olurdu hep.. Hiç değişmezdi bu. Kahvelerini içer, “çikolatin”lerini yer, bahşişlerini utangaçlıkla ceplerine koyar, giderlerdi.  
Sonra Hasibe Bacı gelirdi. Babamın teyze kızıydı. Onu her görüşümde utanırdım. Bana anlattıklarına göre, çok küçükken kağıda bir daire çizer, ortasına da bir nokta kondururmuşum. “Hasibe’nin göbeği” dermişim buna. Anlatılır, gülerlerdi. “Hasibe’nin göbeği” nereden çıkmıştı, çözemedim. Belki bebekken hamamda görmüştüm göbeğini. Yaptığım ilk resim, ne ilk resmi, belki ilk bin resim “Hasibe’nin göbeği” imiş !..
Topal Mehmet gelirdi. Bir bacağı takmaydı, tahtadandı. Avluda “tak-tak”ları duyunca onun geldiğini anlardık. Uzaktan akrabamızdı, ama babam pek sevmezdi onu. “Kaç kere tersledim kerhaneciyi. Yüzsüz herif !” derdi. 
Ben Şükrü Ağabey’in yolunu gözlerdim hep. Bayram yerine o götürürdü beni. Önce mantar alıp patlatırdık. Çukurbostan mantar sesinden geçilmezdi. Çatapatları, eve götürmek için cebime koyardım. Karsambaç içerdik. Atlıkarıncaya binerdik. Atlıkarıncanın sahibi, “Yandıııı !” diye bağırdı mı, inip Hacivat kahvesinin yolunu tutardık. Küçük kürsülere oturur, Hacivat seyrederdik. Pek hoşlanmazdım Hacivat’tan, ama o da “bayram töreni”nin bir parçasıydı, mutlaka görmek gerekiyordu..
Sonra sinemaya gidilirdi. “Dev Adam”a, “King Kong”a. Genellikle üç film birden oynatılırdı bayram şerefine. Üstelik biri “Otuz altı kısım tekmili birden” olurdu. 11′de başlayan gösteri, akşam 5′te sona ererdi. 

Ertesi günkü bayram ziyaretlerine annemle babam beni de götürürdü. Gittiğimiz evlerden biri de Tekel fabrikası müdürü Numan Bey’lerinkiydi. Gözleri görmez olmaz olmuştu Numan Bey’in. Geçirdiği ameliyatlar bir yarar sağlamamıştı. Her Pazar babam mutlaka ziyaret ederdi onu. Giderken beni de götürürdü. “Ona asıl şimdi destek olmamız gerek,” derdi. Elini Numan Bey’in gözlerinin önünde tutar, “Bir gölge filan görüyor musun ?” derdi. “Galiba görüyorum,” derdi Numan Bey. “Düzelecek, gözlerin açılacak,” derdi babam. “Açılacak,” derdi Numan Bey de..
Babam, onun bir gölge filan görmediğini, gözlerinin bir daha açılmayacağını biliyordu..
Gölge filan görmediğini, gözlerinin bir daha hiç açılmayacağını Numan Bey de biliyordu. Babam ona umut verirken, o da babama umut vermeye çalışıyordu..

(ÜLKÜ TAMER’İN AYNI İSİMLİ YAZISINDAN ALINTIDIR)

Leave a reply:

Your email address will not be published.