653 ) İSTANBUL’UN BÜYÜK BELASI : YANGINLAR !..

 

İstanbul şehrinde, kaçması vebadan dahi güç olan bir başka bela daha vardı ki, o da belki en büyük ölüm nedeni olan yangındı. ABD’ne gitmek üzere 1880′lerde Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan Ermeni papaz Basmacıyan’ın belirttiği gibi, “İstanbul’da insanları her şeyden çok korkutan bir şey varsa, o da yangındır.”
Yangınlar şehrin bazı bölgelerini tümüyle ortadan kaldırıyor ; padişahın cuma selamlığı merasimine gitmesini, Divan’ın toplanmasını engelliyor ; saray mutfaklarını küle çeviriyor, baruthaneleri patlatıyor ve denizdeki gemilerde de çıkabiliyordu..
1870 yılında Pera’da çıkan bir yangın yalnızca altı saat içinde binlerce kişiyi öldürüp sayısız binayı kül ederek semtin üçte ikisini yok etti. Evler, tavernalar, oteller, tiyatrolar ve daha önce de 1831′deki feci yangında yok olan ve kaybı İngilizleri çok sinirlendiren İngiliz sefarethanesi de dahil, tüm elçilik binaları yanıp kül oldu. “Alevlerin yer yer bir mil uzaklığa eriştiği ve güçlü bir rüzgarın etkisiyle akıl almaz bir hızla yol aldığı” yangın çok süratli yayıldı. Rüzgar, tutuşan tahtaları dört bir yana savuruyordu. On üç saat sonra yangın söndürülmüş, geriye harap sokaklar, için için yanan viran evler bırakmıştı ; zemin hala sıcaktı ve yanıyordu. Bu yangın öyle büyüktü ki, “Belfast Newsletter”da, “daha önce kayda geçmiş bu kadar büyük bir felaket pek azdır,” deniyordu. Devlet ve özel şahıslar yangın kurbanlarına önemli miktarlarda para, yiyecek ve çadır yardımı yaptılar ; yalnızca padişahın kesesinden 10.000 lira yardım geldi. Mısır Hıdivi de yardım gönderdi. Ayrıca, sultanın tahta çıkışının yıl dönümü kutlamaları için yapılacak ışıklandırmalar için bütçeden ayrılmış 5.000 lira da yardımlara aktarıldı.. 

Yangın, kasvetli hatıralardan başka, sürekli değişen bir şehir topoğrafyası yaratıyordu. 19. yüzyılın başlarında, Pertusier, “Bir-iki ay öncesinde çok kalabalık olan, ancak büyük bir yangın sonucu artık harabe yığınına dönmüş ‘Batala’ adlı semt”ten söz eder…
Bu yıkımların hepsi sırf yangınlar yüzünden olmuyordu ; 1589′da Tahtakale yakınlarındaki yangında yeniçerilerin yaptığı gibi, alevlerin yayılmasını engellemek amacıyla bitişikteki binalar da yıkılabiliyordu. 17. yüzyılda, yangınları söndürmek ve yayılmalarını önlemek için, padişah tarafından ücretleri ödenen “baltacılar” (baltalı itfaiyeciler) görevlendiriliyordu. Yangın bir binayı kapladığında, bunlar binanın yanındaki evleri baltalarıyla yıkarak, alevlerin öncelikle yayılması beklenen istikamette 20-30 kadar evi yerle bir ediyorlardı. Ancak, yangınlar öyle hızla yayılıyordu ki, baltacılar genelde onların hızına yetişemiyordu.
1910′da İstanbul’da bulunan Arap gazeteci ve yazar Reşid Rıza, İstanbul’da yangınla mücadele için seçilen yöntemin, yangın mahalline bitişik evlerin yıkılması olduğunu kaydeder. Yıkım ekiplerinin bu konuda çok ustalık kazandıklarını, zira sürekli bu işi yapıp, bu konuda idmanlı olduklarını söyler :
“Yangından ziyade itfaiyeciler tarafından yıkılan evlerin oranı yüksek olabiliyordu. Mesela, 3 Eylül 1804 gecesinde çıkan yangında yok olan 700 evin 200’ü, alevlerin sıçramasını engellemek için yıkılmış !..”  
1682-83′de Galata’da bir ardiyede başlayan yangın 15 gün boyunca farkına varılmadan devam etti. Ardiye açılıp içeri hava girer girmez, bir patlama oldu ve ardiye, içindeki tüm mallarla birlikte kül oldu. Rumlara ve Avrupalılara ait olan mallar öyle değerliydi ki, “bir Mısır hazinesine” denk idiler..



Bazı durumlarda, faciaya yol açan şey yangınla açgözlülüğün birleşmesiydi. 1786′da dönemin sadrazamı Galata’da bir yangına nezaret ederken, yangını söndürmek için büyük çaba harcadı. Sadrazam, yandaki bir binanın üst katına çıkıp, gayretleri artırmak için teşvik amacıyla söndürmek için uğraşanlara bolca para saçtı. Bu yaptığı öyle bir izdihama yol açtı ki, ağırlığı kaldıramayan ev yıkıldı, alt katta bulunanlar ezildi !.. Sadrazam da yaralandı ve vücudunda çok sayıda sıyrık oluştu..
18. yüzyılın başlarından önce, itfaiyeci olarak yeniçeriler kullanılıyordu. 16. yüzyılda Venedik bailosu Bernardo Navagero’nun tabiriyle, yangın çıktığında “yangına koşanlar” yeniçeriler idi.. 18. yüzyıl başlarında, Müslümanlığı kabul ederek “Gerçek Davud” adını alan bir Fransız mühendis, “tulumba” adı verilen bir makine icat etti ve bunun yangın söndürmede çok faydalı olduğu görüldü. Bunun üzerine dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa yeniçerilerden oluşan bir “Tulumba Ocağı” kurdu ve Gerçek Davud’u, “ağa” unvanı ile bu birimin başına getirdi. 1826′da yeniçerilik ortadan kalktığında ise, her mahalle kendi tulumbasını tedarik ederek kendi tulumbacı birimini kurdu..
Yangınla ilgili sorunlara bir de kundaklamalar ekleniyordu ve Thévenot’nun 17. yüzyılda öne sürdüğüne göre, yangınlar zaman zaman, kargaşa sırasında evleri yağmalama fırsatı yakalayacağını düşünenler tarafından “kasten” çıkarılıyordu. 1831′de saray cephaneliği, 1833 Eylül’ünde devlete ait tüfek fabrikası ve büyük 1870 yangınlarının hep kundaklama sonucu çıktığından şüphelenilmişti..
Fırsatçılar her devirde vardı ; 1859′daki büyük bir yangın, pazarları, Yahudi mahallelerini, bir bit pazarını, camileri ve mahalleleri yirmi dört saat içinde yok ederken ; yeniçeriler yağmaya girişerek bu ihmalkarlık ve kayıtsızlıklarıyla şehrin harap olmasına ve vakıfların yıkılmasına yol açtılar..
Bazı durumlarda, yangın yeniçeriler gelmeden sönmüşse, halk buna şükrediyor ve bu memnuniyet, yangından kurtulmaktan çok, “yeniçeri gaddarların” elinden kurtulmalarından kaynaklanıyordu !..

1766′da Defterdar İbrahim Şarım Efendi’nin evinde yangın çıktığında, evdeki her şey ya yanmış ya da yağmalanmış, birçok bahçıvan ve uşak kargaşadan yararlanarak hırsızlık yapmıştı. Çeşmizade Mustafa Reşid’in kinayeli bir dille ifade ettiği gibi, gece vakti dışarıdan eve hırsız giriyorsa bu duruma bir çare bulunabilirdi ; ancak, hırsızlar zaten içerideyse, bambaşka bir mesele var demekti !..
1870 Pera yangınında tulumbacılar gittikleri her yeri yağmalamış, insanlar buna karşı çıktığında onları bıçaklarla tehdit etmişlerdi. “Glasgow Daily Herald”, 20 Haziran 1870 Pazartesi günlü sayısında, “mülk sahipleri karşılık beklemeden yapmakla görevli oldukları işi yapmaları için onlara rüşvet vermek zorundaydı. İnsanlar kendi mülklerini korudukları için düpedüz öldürülüyor” diye yazmıştı…
1856 Pera yangınında yaşananları aktaran “Belfast Newsletter”ın 25 Temmuz 1856 Cuma günlü sayısında ise şu satırlar okunuyordu :
“..Böyle bir hırsızlık daha önce görülmedi.. Hatta alevlerle yanıp kül olan mallardan daha fazlasının çalındığı söylenebilir.. Çok sayıdaki külhanbeyi ve çoğu Kırım’ın yüz karası soyguncu dışarıdaydı.. İyi ganimet kaldırdılar ; örnek verecek olursam, Türk Birliği’nin cephaneliğine komuta eden Binbaşı Brett’in isim levhasını, hatta nişanlarını yağmaladılar.. Pera bu durumda..”

Arap gazeteci-yazar Reşid Rıza ise, şehirde kaldığı süre boyunca, devlet itfaiyecilerinin beceriksizliği kadar hiçbir şeye şaşırmadığını söyler. Rıza, itfaiyecilerin düzensizce, harala gürele yangına hücum eden bu faaliyetine bir anlam veremiyordu. Ona göre, yangına karşı gerekli önlemlerin alınamamasının bir sonucu olarak, 1909′da yanıp kül olan Çırağan Sarayı’nın akıbeti devlete ders olmalıydı :
“…Kendi evinin harap olmaya devam etmesine seyirci kalan kişiler, uzaktaki evleri mamur kılmaktan elbette ki aciz kalacaklardır..”



KAYNAKÇA :   
G.Y.BASMAJEAN, “Social and Religious Life in the Orient” ; MEHMET ALİ BEYHAN, “Saray Günlüğü, 1802-1809” ; SELANİKİ TARİHİ, C.I ve C.II ; AHMED LÜTFİ EFENDİ TARİHİ, C. XII ; REŞAD EKREM KOÇU, “İstanbul Tulumbacıları” ; CARERI, “Voyage” ; “Manchester Weekly Times, 2 Haziran 1870” ; “Belfast Newsletter, 25 Haziran 1870 Cumartesi” ; PERTUSIER, “Promenades” ; THEVENOT, “Voyages” ; RASHID RIDA (REŞİD RIZA), “İttihad-ı Osmani’den Arap İsyanına” ; İSAZADE TARİHİ ; AHMED VASIF EFENDİ, “Ahbar” ; İNCİCİYAN, “İSTANBUL” ; COUNT FORBIN, “Travels in Greece, Turkey and the Holy Land in 1817-18” ; ÇEŞMİZADE TARİHİ ; EBRU BOYAR-KATE FLEET, “Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi” 

Leave a reply:

Your email address will not be published.