652 ) NAZIM HİKMET’İN İLK AŞKI !..

Nazım Hikmet artık bir şair olarak adı duyulmaya başladığı sıralarda ; işgal altındaki İstanbul’dan, Ankara’da yanmaya başlayan kurtuluş mücadelesi meşalesini tutmak için üç şair arkadaşıyla birlikte Anadolu’ya geçmeye karar verir. Çocukluk arkadaşı Vala Nurettin, Yusuf Ziya (Ortaç) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) ile birlikte önce Zonguldak’a, oradan da İnebolu’ya varırlar. Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun giriş kapısı olan İnebolu’da geçirildikleri bir araştırma ve soruşturmadan sonra ; Kuvayı Milliyecilerin askeri polisi (Ayn Pe) tarafından iki şair arkadaşları, yani Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz, Anadolu’ya geçmeleri uygun görülmeyerek İstanbul’a iade edilir.. Nazım Hikmet ise, Ankara Hükumeti’nin kendilerinden eğitim alanında yararlanmak istemesi üzerine, Vala Nurettin ile birlikte Bolu Lisesi’nde öğretmenliğe atanır..
O günleri Vala Nurettin şöyle anımsar :
Nazım’a İnebolu’da komünist fikirlerini ilk aşılayan Spartakist ağabeyler arasında Sadık Ahi’nin kırmızı bir boyun atkısı vardı, rüzgarda yürüyorduk, ve o anlatıyordu : ‘Böyle bir boyun atkısı takıp ihtilal nutukları söylemek, ihtilal şiirleri okumak senin tipine ve manevi bünyene ne kadar yakışacaktır Nazım..’ Ve Sadık Ahi anlatıyor ; zulüm gören halk tabakasının karşısına şair olarak çıkıp (şimdiki deyimiyle) ‘sosyal adaleti’ sağlamanın asil bir yüreğe vereceği büyük zevki anlatıyordu..
İlk kez Marksist düşünceyle tanışan iki genç şair, kısa süre sonra öğretmenliği bırakarak ; 1920′lerin dünyasının en gözde ve popüler ideolojisi “komünizm”in çekiciliğine ve Sovyetler Birliği’ndeki ilk uygulaması “proletarya diktatörlüğü”nü yerinde görme merakına kaptırırlar kendilerini..
1921 yılının Eylül ayında bir gün Trabzon limanından bindikleri bir gemiyle Batum’a ayak basarlar. Burada kimsesiz ve yapayalnız gezerlerken “Taninci Muhittin” Bey’in Tiflis’te olduğunu öğrenirler. “Tanin” gazetesinin sahip ve başyazarlığı yüzünden “Taninci Muhittin (Birgen)” olarak bilinen Muhittin Bey, Ankara Hükumeti’nin Basın Müdürlüğü görevindeyken, Nazım ile Vala’yı Bolu’ya öğretmen olarak atayan kişidir. Bu devlet görevinden kısa bir süre sonra ayrılan Muhittin Bey, eşini ve baldızını da yanına alıp, bir ticaret firmasının temsilcisi olarak Tiflis’e gitmiştir..
Nazım Hikmet ve Vala Nurettin, Tiflis’e geçip, o sıralarda Moskova’da olan Muhittin Bey ve ailesini beklemeye başlarlar. Bir süre sonra da karşılaşıp beraber olurlar.. Nüzhet Hanım ve Nazım, 1915 yılında, İstanbul Nişantaşı’nda, tanıştıkları günlerin anılarını paylaşırlar..

Sonraları, Nazım ve arkadaşı, Moskova’da açılan “Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi”nde (KUTV) öğrenci olmaya karar verirler. Nüzhet Hanım’ın niyeti ise, önce İstanbul’a oradan da Almanya’ya gitmektir. Fakat gittiği Batum’da bir görevli oradan ayrılamayacağını söyleyince, Tiflis’e geri dönmek zorunda kalır.
Nüzhet Hanım o günleri yıllar sonra şöyle anlatacaktır :
Mektuplarında beni de Moskova’ya davet ediyorlardı. Bense kararsızdım. Nazım Moskova’ya gittikten sonra mektup göndermeye devam etti. Beni de ısrarla davet edip durdu. Hatta Moskova’da yazdığı ilk şiir olan ‘Açların Gözbebekleri’ni yolladı. Şiir fevkalade güzeldi ve yepyeni bir tarzda kaleme alınmıştı..
Sonunda bu ısrarlara ve Tiflis’teki can sıkıcı günlere daha fazla dayanamaz Nüzhet Hanım.. 
Uzun bir tren yolculuğundan sonra ikinci kez Moskova’ya vardım. Orada resimlerini bile görmediğim çok değişik tiplerde insanların içine girdim. Epeyce şaşırmıştım. Ancak Nazım ve ile Vala ve öteki arkadaşlar beni hemen sevgi çemberi içine aldılar. Ve işte böylece yaşamımın önemli ve anlamlı evresi başlamış oldu..
Nüzhet Hanım da artık KUTV öğrencilerinden birisi olmuştur. Nazım Hikmet’le birlikteliklerine ve evliliğe giden yolu şöyle anımsar :
Üniversitede birçok kızlı erkekli arkadaş grubu içinde Nazım en çok ilgi toplayan, hareketli, canlı, inanmış ve inançlarını konuşmalarında, şiir ve piyeslerinde dile getiren bir önder durumundaydı. Bir gün bana evlenme teklif etti. Doğrusu şaşırmıştım. Ama hoşuma da gitmişti bu önerisi..
Nüzhet Hanım’ın, Nazım’ın evlenme önerisine henüz “evet” demediği günlerden birinde, şaire “Gövdemdeki Kurt” şiirini yazdıracak olan bir kıskançlık olayı yaşarlar..
Nazım çok kıskançtı. Sevdiği insanlarda gördüğü bir ilgisizlik ya da başkasına yönelen bir yakınlık sezdi mi, çabuk kızar, üzülürdü. Moskova’daydık.. Nazım’ın bir arkadaşı vardı. Dağıstanlı bir genç.. Ben de tanıyordum. Nazım gibi uzun boylu, yakışıklı, erkek güzeliydi. Bir ders arasında Nazım, hocayla bir şeyler konuşurken biz dışarıdaydık. Dağıstanlı genç bir şeyler anlattı, ben de güldüm. Bu sırada Nazım bize doğru gelirken, gülüşümü duymuş, o gençle sohbet edişim onu çileden çıkarmış. Moskova’da Nazım’la yakınlığımız günden güne kuvvetleniyordu o sırada. Ancak evlenme kararına henüz varmamıştık. Ben tereddüt ve korku içindeydim. Yakışıklı Dağıstanlı gençle sadece bir okul arkadaşlığımız da olsa, o sıralarda Nazım bu masum yakınlığı hoş görecek ruh halinde değildi. Bu sohbet onun sinirlerini bozdu ve beni epeyce hırpaladı. Birbirimize küstük. O da son sözünü bana ‘Gövdemdeki Kurt’ şiiriyle bildirdi..

Sen
benim
minare boyunda çam gövdeme,
yumuşak beyaz,
bir kurt gibi girdin,
kemirdin !
Ben, barsaklarında solucan Macdonald’ı besleyen
İngiliz işçisi gibi taşıyorum
seni içimde !
Biliyorum
Kabahat kimde !
Ey ruhu Lordlar Kamarası kadın !
Ey uzun entarili tüysüz puvankare !
Karşımda :
demirleri kıpkızıl
bir şömendifer ocağı gibi yanmak
senin en basit hünerin ;
yine en basit hünerin senin ;
buzun üstünde bir paten gibi kıvranmak…
Soğuk
sıcak,
kaltak, 
dur !      
Yumuşak,
beyaz
kıvrılışlarınla
beynime giriyorsun,
kemiriyorsun !
Oraya giremezsin !
Onu kemiremezsin !
Yumuşak,
beyaz
kıvrılışlarıyla
beynime giren kurdu
çürük bir diş çeker gibi söktüm !
Epeyce ter döktüm !
Bu sonuncuydu
bir daha olmayacak !..

Nazım’ın bu şiirle taçlandırdığı kıskançlık nöbetinin atlatılmasından sonra, iki genç evlenmeye karar verirler ve evlenirler :
… Ben de evlenmeye razı oldum ve birlikte evlenme arzumuzu ilgili daireye giderek tescil ettirdik. Evlendiğimiz için bize daha genişçe bir oda ayrıldı öğrenci pansiyonunda..
Vala Nurettin de bu günlerin canlı tanığıdır :
Nüzhet Moskova’ya gelmeden önce, Nazım’ın Moskova kadınları arasında epey ilişkileri vardı. Nüzhet gelir gelmez Nazım, kız-erkek arkadaşlarla hazırlanmış ahenkli soframızdaki yerini boş bırakıverdi, bir daha oraya dönmedi..
Gerçek büyük aşkı Nüzhet’teydi Nazım’ın. Genç kızın yakın akrabası olan İttihatçı, Nazım’ın çok aleyhindeydi. Kıyılan nikaha rağmen, yeni gelini etkiden kurtarıp aile evine döndürmek için defterleri dolduracak mektuplar yağdırıyordu Moskova’ya : ‘Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız geçinemezsiniz ! Hevesin daha sürecekse bile, yaz tatilini geçirmek üzere Kafkasya’ya gel. Annenin, ablanın, çok göresimiz geldi seni. Hasretimizi dindirelim, yine kocanın yanına dönersin’ manasında mektuplar yollanıyordu..
Nüzhet ise Nazım Hikmet ile ayrılmalarına giden yolun başlangıcını şöyle anımsıyordu :
“Moskova’ya gittikten bir süre sonra, evden aldığım bir mektupta eniştemin Baku Üniversitesinde tarih profesörü olarak görev yapması önerilmiş. O da kabul etmiş. 1923 Ekim’ine kadar orada kaldılar. Ben de 1923 ders yılı bitiminde günden güne bozulan sağlığım nedeniyle eşim Nazım Hikmet’in de tasvibiyle Baku’ya gittim. İyileşecek ve sonra yine Moskova’ya dönecektim, ancak Baku’nun sıcak iklimi sağlığıma yararlı olmadı. Zaten ‘Türkçülük propagandası yapıyor’ iddiasıyla eniştem ÇEKA tarafından taciz ediliyordu. Memlekete dönmek zorunlu olmuştu. Bu durumdan Nazım’ı da haberdar ettim. O da bir süre sonra Baku’ya geldi. Benim İstanbul’a gidip tedavi olmam kararında birleştik. Zaten kendisi de bir süre sonra İstanbul’a döneceğini söylüyordu. Nitekim 1924′de geldi..”

Nazım Hikmet’in kız kardeşi Samiye (Yaltırım) Hanım da (yukarıda solda), Nüzhet Hanım’ın gelişini ve ailesi tarafından nasıl karşılandığını şöyle anlatır :
Nüzhet, Moskova’dan İstanbul’a gelmişti. Hem Nazım hakkında bilgi vermek, hem de kayınpederinin elini öpmek için Hikmet Beylere uğradı. 4-5 gün onlarda kaldı. Hikmet Bey (yukarıda ortada) gelinini beğendi. Saygılı, ağır, sözü sohbeti yerinde, hanım bir hali vardı Nüzhet’in. Fakat Nazım’ın halası, Nüzhet’in tipinden pek hoşlanmadı. Vücuduna göre kafasını iri, gözlerini budak deliği gibi küçük, burnunu yatık ; yüzünü de soluk buldu. Bu gözlemini de Nüzhet’e ima etmeye başladı. Nüzhet sezdi bu bakışların altında yatan anlamı. Ve bir daha da evlerine uğramadı. Nazım ile Rus nikahıyla evlendikleri için, ayrılmak diye hukuki bir problemleri de olmadı..
Nüzhet Hanım da o süreci şöyle aktarır :
Nazım çok hareketli, canlı, heyecanlı, gerçek bir ‘dev’di. Büyük enerji deposu, üstün bir şairdi. Ben, zayıf bünyem ile o ‘dev’ insana yoldaşlık edemeyeceğim sonucuna vardım ve kararımı verdim : Ayrılacağız !.. Bu kararımdan sonra Nazım’ın ailesine bir daha görünmedim. 1924 yılında Nazım İstanbul’a geldiğinde, kesin ayrılma kararımı kendisine bütün sebepleriyle anlattım ve kabul ettirmeye çalıştım. O, fikrinde, beraberliğimizi sürdürme isteğinde ısrar etti. Tam umutsuzluğa düşmedi, her şeyin düzeleceğini, istersem Türkiye’de de resmi bir nikah bile yapmaya hazır olduğunu sık sık tekrarladı. Ben ise kararımda direndim..
Ayrılırlar..
Böylece Nazım Hikmet’in Moskova’daki üniversite öğrenciliği sırasında, evlilikle sonuçlanan ilk aşkı, iki yıllık bir süre içinde son buldu..

NÜZHET HANIM KİMDİR ?..

Gümrük Başkatibi İsmet Bey ile Hoşnaz Hanım’ın kızı olan Nüzhet Berkin 1900 yılında İstanbul’da doğdu. Dünyaya geldiği yıl babası öldü ve 11 yaşına kadar annesi Hoşnaz Hanım tarafından büyütüldü. 
Kafkasya’dan göç etmiş bir ailenin kızı olan Hoşnaz Hanım ise, henüz beş yaşında iken, Edirne Valisi Muhlis Paşa tarafından Padişah Sultan Aziz’e “hediye” edilmişti ve adı, sarayda “Rengieda” olarak değiştirildi. 
Nüzhet Hanım, Nazım’dan ayrıldıktan sonra, 1926 yılında, felsefe öğretmeni Mehmet Servet Berkin’le evlendi. 1987′de vefat etti..

Leave a reply:

Your email address will not be published.