650 ) MAHALLE BASKISI !…

Osmanlı döneminde mahallenin kendisi de güçlü bir kimlik duygusuna sahipti ; sakinleri mahalle ile güçlü bir biçimde özdeşleşir ve oradaki davranışlarla ortaklaşa ilgilenirdi.. Mahallede, “mahalle baskını” olarak bilinen halk baskısı, davranışları denetim altına alır ve halk tarafından hoş görülmeyen faaliyetler, kolektif saldırıya uğrayabilirdi. Mahalleye dışarıdan gelmiş insanların her hareketi yakından izlenir ve mahalle sakinleri tarafından “gammazlanır”, komşu komşuyu dikkatle izleyip, davranışının düzgün ve olması gerektiği gibi olup olmadığını kontrol ederdi. Şüpheli bir kadının evine tanınmayan bir adamın girdiği görüldüğünde ya da duyulduğunda, tüm mahalle harekete geçer ve bir mahalle baskını başlatılırdı..
Bu baskınlar gürültülü, aleni ve son derece tesirliydi. Alakasız bir adamın bir kadının evinde olduğu görülür görülmez, herkese haber salınır ve erkekler baskın düzenlemek üzere kahvehanede toplanırdı. Baskın ekibinde zaptiye, mahallenin imamı, muhtarı, mahallenin önde gelen erkeklerinden bazıları, ellerinde değnekleriyle gece bekçileri ve üstlerinde değnek, hatta silah taşıyan mahalle gençleri bulunurdu. Ekip, ellerinde fenerleriyle gece bekçilerinin öncülüğünde yola koyulur ve hedefe varıldığında, adamın kaçmasını engellemek için evin etrafı kuşatılırdı. Büyük yaygara kopararak, bu ahlaksız davranışa izin veremeyeceklerini haykırırlar ve kapıyı açmalarını isterlerdi. Kapı hemen açılmadığı taktirde, imam kapının kırılmasını emreder, ardından erkekler hep birlikte içeri hücum edip, aşağıdan yukarıya evi aramaya başlarlardı. Adamı bulamazlarsa, muhtemelen kadından özür dileyip dağılırlardı ; oysa kadın zaten her halükarda bir şey yapmaktan acizdi. Adamı bulurlarsa, onu sürükleyerek evden çıkarır ve tüm mahallenin gözü önünde hakaretler ederek, yüzüne tükürerek ve aşağılayarak karakola götürürlerdi. Daha sonra eve geri dönüp kadına ertesi gün mahalleden ayrılmasını söylerler ve kadın böylelikle mahalleden kovulurdu.. 

Yalnızca kadınları değil, evlerine davet ettikleri kadınlarla içki içmeye ya da başka şeyler yapmaya kalkışan erkekleri de kovan mahalle, epey bir hareket özgürlüğüne sahipti. Bu özgürlük sonucu, mahalle kendisini pratikte özerk kılan bir konumdaydı. Bu da kanunun uygulanmasında epey bir esnekliğe yol açar, Gerlach’ın 1570′lerde dediği gibi, “pek çok sorunu halleden” bir araç olan paranın sunulmasıyla kanunların seyri değiştirilebilirdi. Gerlach, kendi mahallesinin kadısının, mahalledeki iffetsiz kadınları bildirmesi için nasıl talimat aldığını, buna riayet etmezse cezalandırılmakla tehdit edildiğini anlatır :
“Bugün, fahişeleri teftiş etmekle görevlendirilenler, evimizin karşısındaki sokağa geldiler. Bir kadı ve bir emir caminin önüne gelip, oraya yeşil sarıklı bir memur oturttular ve camiden imam ve diğer dini bütün erkekleri çağırıp, mahallelerinde uygunsuz bir hayat süren kadınlar varsa onlara bildirmeleri gerektiğini, bunu yapmazlarsa padişahın onları cezalandıracağını söylediler. Böyle kadınların varlığından haberdar olanlar, onların isimlerini bir kağıda yazıp, kadıya verdiler.(…) evlenmemiş kadınlar ve kocası olmayan kadınlar, din adamlarına rüşvet vererek ihbar edilmekten kurtuldular..”
Bu soruşturma sonucu 250 kadının adı yazılı bir liste ortaya çıkmış, ancak bazıları buna itiraz ederek, kendilerinin haksız yere suçlandığını ve bu iftiranın, Ramazan ve Kurban Bayramlarında, adet olduğu üzere kendilerine pilav ile başka yiyecek ve giyecekler yollamayanları cezalandırmak isteyen mahalle camisinin imam ve yardımcılarının çekememezliğinden doğduğunu söylediler. İmamlara para veren bekar kadınlar ihbar edilmemişti !..

Devlet, bölgelerindeki yasadışı faaliyetlerle ilgili bilgi toplamak için mahallenin kadı ve imamlarına güvendiğinden, bunlar yetkilerini yanıltıcı bilgi vermek için de, bilgileri gizlemek için de kullanabilirdi. Ancak devlet aldığı bilginin güvenilirliğine her zaman inanmıyordu. Bürokrasinin tüm basamaklarında yaygın olan rüşvetin gücünün kuşkusuz gayet farkındaydı. Bu olayda, mahalli din görevlilerine verilmesi beklenen hediyeleri vermedikleri için fuhuşla suçlandıkları belli olan kadınların şikayetleri üzerine, padişah, adaletsizliğe meydan vermemek adına, soruşturmanın yeni baştan yapılmasını emretti..
Mahalle sakinleri, yetkililerden bağımsız olarak, keskin gözlerinden hiçbir şey kaçmayan mahallelilerin herkesin hareketlerini mercek altında tuttuğu, komşuların birbirini gözlemesine varan bir yapılanma oluşturmuştu.
Mahalle sakinlerinin “amatör dedektiflik” faaliyeti sayesinde pek çok suç aydınlatılıp cezalandırılıyor, mahallenin bilgisi, menfur faaliyetler içinde olanlara çok pahalıya mal olabiliyordu..
Sarayın yüksek memurlarından ve eski cebecibaşı, Yenikapı’da bir bostan sahibi, “Forsa Halil” adıyla tanınan Halil Ağa, azgın ve menfur, rezil bir adam olarak ün salmıştı. Köle ve hizmetkarlarının fuhuş işiyle uğraştığı ve fahişeleri derdest edip çırılçıplak soyduktan sonra, öldürüp cesetlerini kuyulara ve kuburlara attıkları herkesçe biliniyordu. Kendi cariyeleri bile fahişelik yapıyor, dışarıdan erkekleri müşteri olarak kabul ediyorlardı. Tüm mahalle halkı olan bitenleri takip ediyordu. Halil Ağa evde olmadığı bir sırada, mahalle liderleri eve baskın yaptı ve köleleri yabancı erkeklerle suçüstü yakaladı. Olanları kayıtlara geçtiler, kuyuları ve cesetlerin gömülü olduğu yerleri aradılar ve 10’dan fazla kadın ve erkek cesedi buldular. Hizmetkarlar konuşturuldu ve “efendimizin huyu ve hali böyledir” diye itirafta bulundular. Halil Ağa’nın hizmetkarlarından üçü işkenceyle öldürüldü, kendisi de hapse atıldı..
Yine mahallelinin gözlemleri sayesinde aydınlanan başka çirkin sahtekarlıklar da vardı. 1786-87′de cinayet nedeniyle idam edilen Silivrikapı’dan Mehmed Ağa adında biriyle mahallenin müezzini ve müezzinin karısının dahil olduğu olay buna örnektir. Mehmed Ağa her ay, kendisine müezzinin karısının bulduğu bir ya da iki kadınla evleniyor, kısa bir süre sonra da karısının hasta olup öldüğünü duyuruyor ve müezzinin karısı karısı cesedi yıkayıp cenazeye hazırlıyordu. Bu şekilde pek çok kadın öldürülmüş ve mallarına el konmuştu..

Mahalle sakinleri, bilhassa ahlak meseleleri söz konusu olduğunda çok dikkatli gözcülerdi. 20. yüzyıl başında Ahmet Rasim’in anımsattığı gibi, bu konuda son derece etkindiler :
“Etrafa göz gezdirdikçe, dikkat ettikçe anlıyordum ki fuhuşa karşı dikkatli bulunan yalnız zabıta değil, mahalle delikanlıları, mahalle kodamanları, mahalle kadınları da ayrı ayrı birer gözetleme kurulu şeklinde bulunuyorlar..”
Onun tabiriyle, “bu kadar gözcü arasından”, gece vakti ya da sabahın erken saatlerinde, görünmeden evlere girip çıkmak çok güçtü..
Ahmed Cavid’e göre, bu alenen küçük düşürme yöntemi başarılı olmuştu ve böyle bir aşağılamaya maruz kalma korkusu, pek çok erkeği fahişelerden uzak durmaya ikna ediyordu..
Erkekler bir fahişeyle yakalanmanın getireceği küçük düşürücü durumdan kurtulmak için çok yüklü rüşvetler ödeyebiliyor ve deşifre olmamak için epey risk alıyorlardı..
Özetle mahalle, genelde şiddet dolu ortamdaki bir emniyet mekanizması olarak, hem güvenlik hem de sıkı toplumsal denetimi temsil ediyordu. En yoksul mahalleden sarayın korunaklı duvarları arasında yaşayanlara kadar, İstanbul sakinlerinin pek çoğu için, bu ihtişamlı ve devasa metropol, yeniçeri şiddeti, devletin cezaları ya da doğanın kaprislerinin her an belaya yol açabileceği bir ölüm tuzağı idi.. Hayat hem değersiz, hem de belirsizdi..



KAYNAKÇA :
ABDÜLAZİZ BEY, “Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri” ; ERTUĞRUL DÜZDAĞ, “Ebussuud Efendi” ; STEPHAN GERLACH, “Türkiye Günlüğü” ; CABİ Tarihi ; SELANİKİ Tarihi ; TAYLESANİZADE Tarihi ; ABDÜLKADİR ÖZCAN, “Anonim Osmanlı Tarihi” ; AHMET RASİM, “Fuhş-i Atik” ; AHMED CAVİD, “Hadika” ; EBRU BOYAR-KATE FLEET, “Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi” 

Leave a reply:

Your email address will not be published.