644 ) YİRMİ DOKUZ NOTALI BÜYÜLÜ BESTE : TÜRKÇE !..



Yazıya “merhaba” ile başlayalım ; sonra da hemen bu kelimeyi mercek altına alalım..
Dilimize Arapçadan gelip yerleşen “merhaba” kelimesinin kökeninde “Yeriniz Cennet olsun, yeriniz rahat, geniş olsun” gibi anlamlar yüklüdür. Özellikle köy kökenliler, şöyle bir olaya çok kez tanık olmuştur : Bir kahvehaneye, “selamünaleyküm” diyerek giren kişi, oturduktan kısa bir süre sonra, göz göze geldiği herkese “merhaba” der ve karşılığını da aynı şekilde alır ; yani, “oturduğun yer geniş, rahat olsun” anlamında söylediği bu kelimeyle, samimi bir iyi niyet mesajı da vermiş olur karşısındakine..
Köylerdeki “sarı çizmeli Mehmet Ağa” (!) bu sözü, kökenini bilerek mi söyler ? Tabii ki hayır !.. Ama dil biliminde bazı şeyler akıl almaz bir şekilde, kendiliğinden gerçekleşebilir !..  
Bu başlangıçtan sonra bazılarınız abuk subuk konuşmaya başladı gene” diye düşünüyor olabilirsiniz.. Yeri gelmişken, bu deyimin anlamını da öğrenelim..
Normal vaktinde ; yani akşama doğru ve akşamları içilen içkiye “abukh”, sabah vakti içilene de “sabukh” denirmiş eskiden… E, tabii sabah akşam içen ne yapar, saçmalar haliyle !..

“Şeyh-ül muharririn” unvanlı gazeteci Burhan Felek, yıllar önceki bir yazısında şunları yazmış : 
Eski Türkçede, erkeklik azasına ‘etek’ denirdi. Hatta Müslümanlıkta erkek çocuklara yapılan bir cerrahi müdahale olan ‘sünnet’in eski devirlerdeki isminin Türkçe karşılığı da : ‘Etek külahının kesilmesi’dir. Sünnet olmanın Arapça karşılığı ‘hıtan’dır ve Osmanlı’da ‘sünnet düğünü’ne ‘Hıtan Cemiyeti’ denirdi.. 
Konuyla ilgili bir-iki örnek daha vermek gerekirse ; “etek tıraşı” ve Anadolu’da kadınlara yakıştırılan “eksik etek” deyimlerini de ekleyebiliriz.. (Tıpta olduğu gibi, dil ile alakalı konularda da “ayıp” olmaz !) 
Parantez içinde belirttiğim üzre, yukarıda bahsetmiş olduklarıma “müştemilat” olarak başka bir konuya geçiyorum.. 
Bir sohbet esnasında, “31” ile başlayan bir söz duyup da dudakları hafifçe bükülerek çevresine müstehzi bir bakış fırlatmayan Türk erkeği pek azdır.. Ne ilgisi var ; o senin beyninin “belden aşağı” mesai yapmasıyla ilgili, demeden önce bu paylaştıklarımı bir okuyun !.. 
Arapça, İbranice gibi Sami dillerinde, her harfin bir sayı değeri olarak karşılığı vardır. Bu sisteme “Ebced” adı verilir. Bir iki örnek verelim :
“İşi 66’ya bağlamak” diye bir söz duymuşsunuzdur. “Allah” kelimesindeki harflerin de, sağdan sola, ebced değerinin toplamı 66′dır ve “İşi 66’ya bağlamak” da o işi Allah’a havale ederek sağlama almak ya da işin gereğini yaptıktan sonra, gerisini Allah’ın takdirine bırakmak anlamına gelmektedir..


Bir örnek daha..

” On iki iki delik / Abdülmecid oldu melik”

“On iki” : 12
“iki delik” : 00 (Arapça’da 0=5 olduğu için, 55 demek oluyor)
Birleştirirsek : “1255”
Şimdi de 1255’e, “Rumi” ile “Miladi” takvimin arasındaki fark olan “584”ü ilave edelim : 1255+584=1839… Yani, Sultan Abdülmecid’in tahta çıktığı tarih !..
Ne kadar çetrefilli değil mi ?.. Halbuki “31”i anlatmak ne kadar kolay !.. Arap alfabesi ile “el” yazıyorsunuz ve “ebced” karşılığı size “31” sayısını veriyor ?!..

“Hem kel he fodul” deyimini duymayan da azdır herhalde.. Genellikle aşağılayıcı şekilde düşünerek kullanılır bu deyim.. Hatalı, kabahatli ya da haksız olmaları yanında, hatalarını kabul etmeyenlere ve üstüne üstlük haklı olduklarını savunanlara söylenir çoklukla.. Acaba gerçekten öyle mi ?. 
Kelimelerin sözlük anlamlarına bakalım önce.. 
“Kel”, köken itibarıyla eski Türkçe bir kelime : “saçı dökülmüş kimse” anlamında.. Arapça bir kelime olan “Fodul” ise “üstünlük sağlayan, kibirlenen” anlamında bir sıfattır.. “Fodul”, “fuzul”den gelir ve aynı zamanda “fazilet/erdem” anlamını da taşır..
Eski devirlerde saçları dökülmüş olanların çok akıllı olduklarına inanıldığını da göz önüne alırsak, bu deyim : Hem “faziletli/erdemli” hem de (saçları dökülmüş olduğu için) “akıllı ve bilgili” anlamına gelmektedir !..

Yanlış bildiğimiz, yanlış kullandığımız bir kelime daha : “Nostalji”.. Dillere pelesenk olmuş. Hemen herkes, hemen her durumda yerli-yersiz kullanıyor. Örneğin, okul arkadaşlarıyla toplanıp bir-iki şarkı söylemenin ve o günleri anmanın adı “nostalji” olabiliyor ne hikmetse !.. 
Yunanca “nostos”, “dönüş” demektir ; “algos” da “keder/acı”… Demek ki bu iki kelime birleştiği zaman : “Doyurulmamış bir dönüş arzusu”nu haykırmaktadır düşün dünyamıza..
Hemen burada, “nostalji”nin Osmanlı Türkçesindeki karşılığını da yazmak gerekir ki eksik kalmasın : “daüssıla”. Günümüz Türkçesindeki karşılığı ise : “yurtsama / yurt özlemi”.. 
Bu bilgiler ışığında hala, geçmişteki herhangi bir hatırayı “nostaljik” olarak değerlendiren olur mu bilemem !.. “Geçmişi anma” deyin, “maziyi yad etme” deyin ya da “eski günlere özlem duyma” deyin ama “nostalji yaptık” gibi anlamsız bir söz söylemeyin lütfen !.. 
“Yurdundan uzakta kalmak” gibi bir durum söz konusu değilse eğer, “nostalji” kelimesi yerinde kullanılmıyor demektir.. Sözün Özü : Geçmişi anarken sıla özlemini hissetmiyorsanız, kesinlikle “nostaljik” bir durum söz konusu değildir. 

“Kaş yaparken göz çıkartmak” deriz örneğin.. Bunun da yanlış olduğunu daha yeni öğrendim.. Eskiden “göze yakı” yapılırmış, kaşlar alınırken.. Bu deyimin doğrusu da : “kaş yaKarken…” şeklinde..

Ben de sözü fazla uzatıp “göz çıkarmadan”, Yahya Kemal Beyatlı’nın çok sevdiğim bir sözüyle bu yazıyı bitireyim :
“Bu dil, ağzımda annemin sütüdür..”



(KEMAL KIRAR’ın “Ne Ülen Bu ?!” adlı kitabından derleme-toparlama…)    

Leave a reply:

Your email address will not be published.