638 ) FAŞİST İMPARATORLUK KURMAK SEVDASI !…

     

Hem Nazi Almanya’sı için, hem de Faşist İtalya için imparatorluk, büyük güç olma iddiaları açısından olduğu kadar, dinamik uluslar olarak hayatlarını sürdürebilmek açısından da çok önemliydi.  “İmparatorluk” toprak demekti ve toprak, yerleşim, gıda maddeleri, ham maddeler ve sağlıklı sömürgeciler için yer anlamına geliyordu..
Faşist imparatorluk kurma, 1870′lerde başlayan Avrupa’nın emperyalist genişleme sürecinin devamıydı. Mussolini ile Hitler, 19. yüzyıl emperyalizminin jeopolitik görüşlerini kabul ederken, liberalizmini çekip atıyordu..
Faşist imparatorluk, ilk olarak 1935′deki İtalyan işgaliyle Etiyopya’ya geldi. Savaşın kendisi, acele bir zafer kazanma telaşında olan İtalyanların, daha önce örneği görülmemiş vahşeti ile gerçekleşmişti. Gaz ve kimyasal silahlar, bunların yanı sıra yoğun bombardıman, tıpkı İtalyanların birkaç yıl önceki (1931) göçebe Senusilere karşı etkisizleştirme kampanyasından getirdikleri tecrit ve toplama kampları gibi, inanılmaz sayıda insanın ölümüne yol açmıştı.. On, belki de yüz binlerce Etiyopyalı ile karşılaştırıldığında, 3 bin civarında İtalyan ölmüştü. Bu vahşet ne o dönemde, ne de daha sonra, fazla eleştiri almamıştı. İtalya’da bu zafer Mussolini iktidarının zirve noktasına, “Faşist imparatorluğun altın çağına” işaret ediyordu..
Bunu izleyen barış da aynı derecede aydınlatıcıydı. Gaddarlığı ile tanınan genel vali Graziani’ye yapılan suikast girişimi sonrasında Faşist birlikler Addis Ababa kentini yakıp yıkarak soğukkanlılıkla binden fazla insanı öldürdüler. Aralarında yüzlerce rahibin bulunduğu diğerleriyse, toplu misillemeler sırasında idam edildiler. Bütün bunlar Avrupa’nın ve İtalya’nın birkaç yıl sonra Almanların elinden çekeceklerinin ön denemesiydi. Bu arada Ciano, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, İtalya’nın önemsediği “uygarlığın kutsal misyonundan” bahsederek, ülkesinin Etiyopya’da gerçekleştirdiği uygarlaştırma çalışmasındaki gelişmeler hakkında Cemiyet’e bilgi vermekten onur duyacağını belirtmişti !..

İmparatorluk kurmak, İtalyan Faşizmi için yeni bir şey olan yasaları ve kararnameleriyle yakından bağlantılıydı. Irk “prestiji” sorunu yetkililerin, İtalyanlarla Etiyopyalılar arasındaki cinsel ve diğer temasları, Libya ve Rodos’ta düşünülmeyen bir şekilde düzenlemeye çalışmalarına neden olmuştu. Nüremberg yasalarının ayrımcılığının 1914 öncesi Almanya’nın sömürge politikasında önceden tasarlanmış olması gibi, Afrika’daki İtalyan Faşizmi de, İtalya’da 1938 yılında çıkarılan ırk yasalarının önünü açmıştı. Bu nedenle, talihsiz “Irk Bilginleri Manifestosu” ve bunu izleyen “Yahudi Karşıtı” yasalar yalnızca nasyonel sosyalizmin taklitçiliği değil, faşizmin bir imparatorluk gücü olarak kendisine uygun bir imaj verme girişimlerinin ifadesiydi..
Faşizmin yurtdışındaki hayranları yüreklenmişti. 64 Fransız akademisyen “üstün olanlarla olmayanları, uygar ve barbarları eşitleyen sahte hukuki evrenselciliğe” saldıran bir manifesto yayınladı. Bir Fransız gazeteci, “Neden yalan söylemeye devam ediyorsunuz ?” diye yazmıştı. “İnsanlar arasında farklı düzeyler var, insan hiyerarşisi var. Bunu inkar etmek saçmalık olur ve dikkate almamak, utanç verici bir şaşkınlıktır. Bırakın Etiyopya’yı, iki üç Etiyopya yetmez.. Bu, barbarlıkla uğraşma zamanı geldiğinde, insan uygarlığının mutlak hakkıdır..”
Sadece birkaç yıl sonra Mareşal Pétain, Vichy Fransa’sını açıkça, “insanların doğal eşitliği konusundaki yanlış düşünceyi reddeden bir toplumsal hiyerarşi” olarak tanımlayacaktı..

İtalyan politikasının büyük bir bölümü, kuşkusuz, Nazilerin ırk ve imparatorluk konusundaki görüşlerini hatırlatıyordu. Ama Hitler’le Mussolini’nin imparatorluk projeleri arasında iki temel fark vardı. Birincisi, Almanların ırksal dışlamayı ve hukuku İtalyanlardan daha ciddiye almasıydı. Nüremberg Yasaları, 1938′deki ırk yasalarından daha iyi işlemişti. İkincisi, Faşizm eski imparatorluklardaki gibi uygarlaştırma yükünün esas olarak Avrupa’nın dışında yattığını düşünürken, nasyonel sosyalizm bu görüşte değildi. Ve tam burada, Avrupalıları tekrar barbarlara ve kölelere dönüştüren Nazilerin kıtanın duyarlığına karşı işlediği hiç kuşkusuz en büyük suç yatıyordu.. 
1938-1940′da yaşanan olaylar, Nazi Almanya’sının Avrupa’da istediği liderlik türünün, fetih ve “hegemonya” karışımıyla elde edebileceğini gösteriyordu. Askeri fetihler ya ilhaka (Avusturya örneği gibi) ya da işgale dönüşüyordu. Örneğin 1939 baharında yaşanan Bohemya-Moravya’nın işgalinin, “uluslararası toplumda liderlik olgusunun” önemini gösterdiği düşünülüyordu. Ağustos 1940′daki İkinci Viyana anlaşması, orta Avrupa’daki toprak anlaşmazlıklarına çözüm bulmak amacıyla Hitler’in aracılığıyla gerçekleştirilmiş olup, hegemonya olasılıklarını gösteriyordu. Almanya, Romanya petrolünden yararlanma haklarını aldı. Macaristan, Slovakya ve Romanya arasında bölgesel hakem görevini üstlendi ve bu ülkelerdeki Alman azınlıkları üzerinde “garantör hakları” yarattı.

1939′da Britanya Polonya’ya garanti vermeseydi ne olurdu ?.. Veya Hitler’in barış elçileri 1940 yazında geri çevrilmese idi ? 
Whitehall İngiliz İmparatorluğu’nun varlığının sürdürülmesi karşılığında, Almanya ile Doğu Avrupa’da Nazi denetimini kabul eden bir anlaşma imzalayamaz mıydı ? Birkaç yıl sonra Stalin ile yaptığı da buna benzer bir şey değil miydi ?..

Eğer Hitler yalnızca bir politikacı olsaydı, bu konular tartışılabilirdi. 
İkinci Dünya Savaşı, diplomatik yanlış anlamalar veya karışıklıklar nedeniyle başlamadı.. Hatta Hitler’in aldatması ya da ikiyüzlülüğü nedeniyle de başlamadı.. Aksine, Hitler’in muhalifleri, artık iş işten geçtikten sonra, bir “iki dünyanın çarpışması” durumuyla karşı karşıya kaldıklarını anladığı için başladı. Berlin ile Londra aynı oyunu oynamıyorlardı, ama iki tarafta da bazı insanlar keşke oynasalar diyordu. Britanya İmparatorluğu‘nun, Hitler’le savaşın maliyeti nedeniyle iflas ettiği doğruydu. Ama kuşkulu olan, ona katılsaydı kurtulup kurtulamayacağı konusuydu. Almanya ile herhangi bir şekilde ittifak kurulması, Britanyalıların liberal emperyalist inançlarını (ve dolayısıyla yönetime olan inançlarını) katı ırkçılık uğruna terk etmelerini gerektirecekti. Aslında böyle bir ittifak, önde gelen Nazi ideologlarından Alfred Rosenberg (altta) tarafından öngörülmüştü : Britanya ile Almanya birlikte beyaz ırkı karadan ve denizden koruyacaktı. Ancak bu, Britanya değerlerinde imkansız bir değişim anlamına geliyordu : Bunlar totaliter değil liberaldi ve Britanya ırkçılığı, biyoloji değil kültüre dayanıyordu..

Eski Çekoslovakya’daki Nazi kontrolü artık doğudaki ittifakı anlamsız hale getirirken, Almanya’nın Çek devletinin bol miktardaki silah ve altın kaynağından yararlanmasını sağlamıştı. Bir yandan Londra ile Paris arasında, diğer taraftan da Varşova ile Bükreş arasında ciddi bir askeri plan koordinasyonu yoktu. Daha da kötüsü, Rusya gücünü yeniden kazanmış, Doğu’da Alman-Sovyet paylaşımı hayalini canlandırmıştı. Lord Halifax‘ın Almanya’yı “Bolşevikliğe karşı kale” olarak memnuniyetle karşılamasına neden olan o komünizm karşıtlığı gözlerini kör ettiğinden, ne İngilizler, ne de Fransızlar Stalin ile anlaşmak için ciddi bir girişimde bulunmuştu. Bu başarısızlık, Doğu Avrupa’daki yeni bağımsız devletlerin kaderini etkiledi ve kıtayı, Nazilerin (ve daha sonra komünistlerin) imparatorluk kurma çabaları için, dev bir laboratuvar haline döndürdü. Dışarıda kendi adına yapılan şiddeti görmezden gelmekte zorlanmayan Avrupa, aynı şiddet kendi içinde uygulandığı zaman, sindirmekte daha çok zorlandı..   

(MARK MAZOWER’ın “Karanlık Kıta : Avrupa’nın Yirminci Yüzyılı” adlı kitabından derlenmiş bir yazıdır.)


Leave a reply:

Your email address will not be published.