626 ) MİMAR SİNAN VE CERVANTES !..

   

“Don Quijote” adlı eseriyle ölümsüzlüğe kavuşan Cervantes, 1575′de, bir neferi olarak Levia adlı komutanın filosundaki dört gemiden biriyle ülkesine dönerken, Fransa karasuları içindeki “Üç Meryem” adı verilen bölgede, Deli Mehmet Reis adlı Türk korsanı tarafından esir alınan İspanyol denizcilerden biridir. Esirler arasında Cervantes’in kardeşi Rodrigo da vardır. Araştırmacılar, Cervantes’in “La Galatea” adlı eserinde o anı anlattığı konusunda birleşirler :

“Fransa sahillerinde Üç Meryem adlı yere geldiğimizde bizim ilk filika hiç ummadığımız bir anda iki Türk kalitesinin bir koydan çıktığını gördü. Bu kalitelerden biri deniz, diğeri de kara tarafından bizi çevirdiler. Baştankara etmek niyetiyle karaya doğru yaklaşmaya çalıştığımızda yolumuzu keserek bizi esir ettiler. Bizleri kaliteye aldıktan sonra çırılçıplak soydular, filikaların içinde ne varsa yağmaladılar. Hristiyanların kendilerine tekrar ganimet sunmaları için onları suyun dibine göndermeyip kıyıya doğru sürüklenmeleri için bıraktılar..”

İtalya’dan ayrılan Cervantes’in üstünde iki tavsiye mektubu vardır. İnebahtı Savaşı’nda Haçlı donanmasının komutanı olan Don Juan d’Austria ve Sessa dükünün imzasını taşıyan bu mektuplar İspanya Kralı II. Felipe’ye yazılmıştır. Cervantes, gururla taşıdığı ve kendisine daha güzel bir geleceğin kapılarını açacağını hayal ettiği tavsiye mektuplarının esaretinin uzun sürmesine neden olacağını elbette bilemezdi..
Arama sırasında bulunan mektuplar Cervantes’in üst düzeyde, önemli bir insan olarak algılanmasına neden olur. Türk korsanlar için bu, sevindirici bir durumdur. O yıllarda, esirler için fidye olarak birkaç yüz duka altını istenirken, Cervantes’e biçilen değer 2.000 duka altını olur ki, kimi tarihçilere göre bu değer 5.000 duka altınıdır. Cezayir’e getirilen Cervantes ve Rodrigo’yu kurtarmak isteyen ailesi, yoksul olmalarına karşın ellerinde ne var ne yoksa rehine vererek, hatta kızlarının çeyizini de satarak buldukları parayı Teslis Tarikatı rahipleri aracılığıyla gönderirler. Deli Mehmet Reis, bu para karşılığında Rodrigo’yu serbest bırakır.
Birkaç kez kaçmayı deneyen Cervantes, Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından 500 altın karşılığında satın alınır. İspanyol yazarın İstanbul’a getirilmiş olma olasılığı da bu dönemden sonradır..

Prof.Dr. Ertuğrul Önalp, “Türklerin Esiri Cervantes” adlı, Cervantes hakkındaki en başarılı çalışmalardan biri olan kitabında ; görev süresini tamamlayan Hasan Paşa’nın, Cezayir’den İstanbul’a doğru yola çıkarken, son anda 500 altın karşılığında ünlü yazarın ayaklarındaki zincirleri çözdürerek kadırgadan indirdiğini yazar. Bu halde, Cervantes, İstanbul’a gitmekte olan bir gemiye binmiş ama yolculuğu başlamadan bitmiştir, diyebiliriz. Her şeyin bittiğini sandığımız bu noktada, yapacağımız bir hamle daha vardır. O hamle şu sorudur : Cervantes, daha önce Hasan Paşa tarafından İstanbul’a götürülmüş olamaz mı ?..
Bu sorunun yanıtını ararken, ilk önce Cervantes’in eserlerinde yaşadıklarından da kesitler sunduğunu bilmeliyiz. Bunun bir örneğini, yakalandığı anı anlattığı “La Galatea”dan sunmuştuk. Şimdi de “Don Quijote”den, bir esirin konuşmasına kulak verelim :

“Daha sonra İstanbul’a döndük, ertesi yıl 1573 yılıydı. Don Juan Tunus’u Türklerin elinden geri almış ve Muley Hamet’i oraya yerleştirerek, dünyanın en gözü pek ve en zalim Mağriplisi olan Muley Hamida’nın tekrar o şehirde hüküm sürme umutlarına da bir son vermişti..”

Cervantes, İstanbul’a giden bir kölenin ağzından yaşanılanları anlattığı bu bölümde vermiş olduğu 1573 yılı, esir olduğu ve bizim İstanbul’a getirildiğini düşündüğümüz 1573-1580 yılları arasına uymamaktadır. Cervantes uzmanları şunu bilirler ki, yazarın eserlerindeki kimi isimler, tarihler ve bölgeler gerçekle örtüşmemektedir. Bu da çok doğaldır, çünkü Cervantes’in kitapları tarih araştırması değil, edebi eserlerdir. 
Ertuğrul Önalp, İstanbul hakkında alıntı yaptığımız “Don Quijote”nin bu bölümü ile ilgili şu bilgiyi sunar :

“Cervantes, hikayede olay kahramanının bu seferden sonra İstanbul’a döndüğünü ve birkaç ay sonra da efendisi Uluç Ali’nin öldüğünü ifade ediyorsa da, onun Tunus seferinden birkaç ay sonra ölmesi gerçeğini yansıtmamaktadır. Uluç Ali Reis / Kılıç Ali Paşa (aşağıda)  çok sonraları, 1587 yılında İstanbul’da vefat edecektir..”
“Cervantes’in, bu son kaçma girişiminin esaret hayatında nasıl bir değişiklik yarattığına dair elimizde hiçbir belge bulunmamaktadır. İspanyol yazarlardan bazıları bu olayın 1579 yılının sonbaharında gerçekleştiğini ve Hasan Paşa’nın Cezayir’den İstanbul’a dönüşüne kadar esirini sarayının zindanında tuttuğunu ileri sürerler..”

İspanyol yazarlar varsın bu görüşü ileri sürsünler, biz de tam Ertuğrul Önalp’in de altını çizdiği gibi, araştırmacıların elinde “hiçbir belge bulunmadığı” bu dönem üzerine düşüncemizi kuralım : Hasan Paşa, İstanbul’a giderken Cervantes’i yanında götürmüştür !..

Araştırmacıların “ileri sürdüğü” gibi Cervantes zindanda unutulmamıştır. Hasan Paşa’nın “para” ya da “oğlancılık” yüzünden değil, zekasına dair çok şey duyup satın aldığı ve cezalandırmadığı bu köleyi İstanbul’a götürmüş olma düşüncesi, hakkında bilgi olunmayan bu dönemin olasılıkları arasındadır..
Düşünelim ki Cervantes İstanbul’a getirildi, peki Mimar Sinan ile nasıl karşılaşacak ?..
Dönemin kaptan-ı deryası Kılıç Ali Paşa, o yıllarda Tophane’de denizi doldurarak adına bir cami yaptırmaktadır. Kılıçalipaşa Camii’nin (AŞAĞIDA) vakıf defterlerini inceleyen yazar Rasih Nuri İleri, Mimar Sinan’ın eseri olan bu caminin inşaatında esirlerin de çalıştığını görür. İleri’nin belirttiğine göre, esirlerden birinin adı “Miguel de Cervantes Saavedra”dır !…



KAYNAK :


           

Leave a reply:

Your email address will not be published.