624 ) ATATÜRK SONRASI….

     

İsmet Paşa iktidarı, son birkaç yılı dışında, talihsiz bir dönemi kapsamaktadır. Yeni yönetim başa geçer geçmez çeşitli aksaklıklar ve yolsuzluklarla mücadeleye girişmiştir. İş Bankası’nın faaliyetleri dikkatle denetlenmiş, şeker fabrikaları, şişe cam fabrikası gibi işletmeler ve devletin öteki ekonomik yatırımları ciddiyetle ele alınarak yolsuzluklar önlenmiştir. Ancak, bu olumlu davranışların devamına İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ters koşullar imkan vermemiştir..

Savaşın Türkiye’ye yüklediği ilk zorunluluk 500.000 kişilik bir ordunun silah altına alınması, beslenmesi, giydirilmesi, kuşatılmasıdır. Bu, zayıf ekonomimizin kaldıramayacağı bir yüktür. İktidardaki kadro askeri harcamalarla baş edebilmek için geleneksel sağlam para siyasetini bırakacak ve enflasyon yolunu deneyecektir. Tedavüldeki para 1938′deki 219 milyon liradan, 1940′da 433, 1944′de 994 milyona yükselecektir.. 

   

Enflasyonun toplum bünyesinde yarattığı bunalım oluşurken, ekonomik güçlerin askeri alana kaydırılması tarımsal üretimde azalmaya yol açacak ; besin maddelerinin sıkıntısı, ünlü “ekmek karneleri”, yer yer kıtlık baş gösterecektir. Üretimin düşmesi, tüketim maddelerinin kıtlaşması, paranın değerini kaybetmesi sonucunda fiyatlar hızla artacak, görülmemiş bir pahalılık sabit ve dar gelirlileri kasıp kavuracaktır. Pahalılığın göstergesi olan Toptan Eşya Endeksi, 1938′de 100 iken, 1942′de 340′a, 1943′de 590′a fırlayacak, 1944-46 yıllarında 430 civarında olacaktır.. (“Küçük İstatistik Yıllığı-1947”)
Savaş, planlı kalkınma çabasına da son verdirtecek, sanayi ancak savaşın zorunlu kıldığı birkaç alanda gelişebilecektir : Ordunun giyim ihtiyacını karşılayan dokuma sanayii, stratejik hammaddelerin üretimi, demir-çelik gibi… Bunun dışında sanayileşme duraklayacak ve 1939-45 arasındaki üretimin yıllık artışın % 2,5 çevresinde kalacaktır..
İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı zorluklar İnönü’nün katı namus ve düzen anlayışıyla, ciddiyetiyle birleşince iktidardaki sacayağının bürokrat bölümü ağır basmış, öteki ortakların hoşlanmayacağı bazı çabalara girişmiştir. Ancak iktidarın bu yeni tutumu soyut bir rahatsızlık yaratmaktan başka sonuç vermemiş, ortaklar, her zamanki gibi işlerini yürütmüştür..

   
Savaşın yarattığı zorluklar karşısında İnönü yönetimi çeşitli önlemler almak durumundadır. Kaynakların başıboş harcanması beklenecek, toplumun genel çıkarını ilgilendiren konularda kişisel hürriyetler sınırlanacaktır..
İnönü’nün çevresindeki bürokrat ekip bu amaçla “Milli Korunma Kanunu”nu çıkarmış, “Varlık Vergisi”ni getirmiş, ithalat ve ihracatı sınırlamıştır. Ticaret Vekaleti ihraç mallarını denetlemekte, ihracattan % 10 vergi almaktadır. İthalat izne bağlanmış, ithal bedelini önceden Merkez Bankası’na yatırmak kaydı getirilmiştir..Ünlü Milli Korunma Kanunu uyarınca hangi malın ne kadar üretileceğine devlet karar verecek, yatırımlar hükumetin izniyle yapılabilecektir. Bu yeni kurallara uymayan işletmeler ise tazminatı ödenerek devletleştirilecektir.
Ne var ki bürokrat kanadın iyi niyetle başvurduğu bu önlemler etkisiz kalmış, hatta ters gelişmelere yol açmıştır. Özel sektör elverişli enflasyon ortamından yararlanmasını, genel kıtlığı kendi bolluğuna dönüştürmeyi başarmıştır. Kayıtlar ve kontroller, rüşvet mekanizmasını ustalıkla kullanılan bazı tacirlerin vurgununa, karaborsaya, “harp zenginleri”nin türemesine imkan vermektedir. “İşbilir” tüccar, devletin koyduğu sınırlamalara uymak şöyle dursun, bunu fırsat sayıp daha çok kazanmaktadır. Savaş yıllarında herkes harp zenginlerinden söz etmektedir. Bu kimselerin yönetici kadrodaki bazı büyüklerle işbirliği durumunda olmaları, yönetenlere karşı halktaki inançsızlığı yaygınlaştırmaktadır. Hikmet Bayur’un Meclis’te açıkladığına göre, memlekette “30-40.000 kadar harp zengini vardır. Bazıları henüz milyoner olmamakla birlikte, yüz binlerce liraya sahiptirler. Bu şahısların harcadıkları paranın haddi hesabı yoktur..”
Ticaretin, özellikle spekülasyon ya da vurgunculuğun çok karlı olması yeni servetlerin birikmesine, büyümesine neden olmaktadır. Örneğin, “İzmir’de harpten önce ancak 9 büyük özel şirket varken, harp içinde bunların sayısı 41’e çıkmıştır. İstifçilik veya vurgunculuk yapan tüccarın bazı büyük devlet memurlarının yanında, askeri müteahhitler, devletle yabancı sermaye arasında aracılık yapan tüccar, gelişen bazı sanayi kollarındaki sanayiciler harbin yarattığı büyük zenginler arasındadır..”
İktidardaki sacayağının tüccar kesimi, bir yandan bürokrat kanadın sınırlamalarını ustalıkla kullanırken, öte yandan tatlı karları sürdürmekte, hatta yeni başarılar elde etmektedir. 1944 yılının rakamlarına göre maaşlı ve ücretliler 186 milyon lira vergi verirken, milyonlarca lira kazanan 45.000 tüccar müteahhit yalnızca 9 milyon lira vergi ödemektedir. Yüksek gelirliler, gelir vergisine tabi olanların % 41‘ini meydana getirmekte, buna karşılık toplam gelir vergisinin yalnızca % 14′ünü vermektedirler..
İktidardaki tüccar ortağın bir başarısı da, 1942‘de fiyatları serbest bıraktırması olmuştur. Aynı yılların Milli Korunma Kanunu ile yan yana konup bakıldığında insana “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirten serbestlik kararı, istifçilerin ekmeğine yağ sürmüştür. Fiyatlar bir anda 2-3 kat artmış, servetlere servetler eklenmiştir. 

Bu karmaşık ortamda, devlet “Varlık Vergisi Kanunu”nu çıkarıp uygulayacaktır. Kanun, azınlıkları hedef almakta ve tahmini bir takım hesaplara dayanmaktadır. Aslında bütün tüccar için tasarlanmış olduğu, fakat iktidarın “milli” tacir ortaklarının direnmesiyle nitelik değiştirdiği düşünülebilir. Varlık Vergisi uygulaması çeşitli haksızlıklarla rüşvet yedirmelere, şikayetlere yol açmıştır. Bazı durumlarda serveti olmayanlar bile komşulardan edinilen bilgilere dayanarak vergilenmişler ; kimi zenginler rüşvet verip çok az vergi ödemişler, güçsüz olanlardan borcunu 15 günde yatırmayanlar ise Aşkale’deki taşocaklarında çalıştırılmışlardır..
Varlık Vergisi, aynı doğrultudaki kanunların kendisine de uygulanmasından ürken yerli burjuvazinin bir süre sonra tepkisine yol açmıştır. Bunlar işin tatlı yerde kesilmesini istemiş ve Varlık Vergisi Kanununun uygulanmasını, düşünülen miktarın % 75 kadarı tahsil edildikten sonra son verilmiştir..
Varlık Vergisi devlete 300 milyon lira civarında bir gelir sağlamakla beraber, hareket noktası olan “dış ticaretin milli çıkarlara uygun işlemesi” amacına ulaşmamıştır. Dış ticaret mekanizması, vergi öncesindeki gibi vergi sonrasında da alışılmış yolunu işlemiştir. İktidarın bürokrat kanadı, bazı ekonomik fonksiyonların milliyetten ari oldukları gerçeğini, her zamanki saflığı ile gene görememiştir. Ya da görmemek, sınıfsal ideolojisine ve tercihlerine uygun düşmüştür. 

Savaş döneminin tarım kesimine gelince ; kıtlığı ve açlığı önlemek için devletin aldığı önlemler, en çok iktidarın eşraf ortağını sarsmış, köylünün büsbütün yoksullaşmasına yol açmıştır. Milli Korunma Kanununun verdiği yetkilere de dayanan devlet, tarım ürünlerinin fiyatını çok düşük tutmakta, köylü yığınlarında ve eşrafta geniş hoşnutsuzluk yaratmaktadır. (1942’de fiyatlar serbest bırakılınca, buğdayın 13,5 kuruştan 100 kuruşa, zeytinyağının 85 kuruştan 350 kuruşa fırlaması, düşük fiyat politikasından köylünün ne kadar zarar ettiği hakkında bir fikir vermektedir.) 
Bu tedbirlerin yanı sıra köylüden alına “Yol vergisi”, hele 1943‘de çıkarılan “Toprak Vergisi”, savaş bunalımını adeta köylünün sırtına yüklemektedir. ürünün % 10-12‘sini Toprak Vergisinden ötürü ayni olarak devlete vermek zorundaki köylü, çoğunlukla varını yoğunu satmakta, el kapısına ırgat girmektedir. “Tahsildar baskısıyla jandarma dayağı” uzun yıllar boyunca köylerde hatırlanmıştır. 
Devletin tutumu eşrafa da zarar vermiştir. Ancak iktidarın bu ortağı, eski sömürüyü sürdürmesini, yeni durumlardan yararlanmasını bilecektir. Köylünün yoksullaştığı oranda tarlalar elden çıkmakta, büyük çiftliklere katılmaktadır. Tapu dalavereleri had safhadadır. El altından karaborsacılara nakledilen ürünler çok tatlı karlara yol açmakta, tarımdaki servet birikimi hızlanmaktadır.

Özetlemek gerekirse ; 1923-1947 yıllarında Türkiye emperyalizmden (şimdilik) kurtulmuştur, ama geri kalmışlıktan değil.. I.Dünya Savaşı sonrası Türkiye’sinin koşulları önüne getirildiğinde, Atatürk gibi bir siyaset dehası olmaksızın bağımsızlığa kavuşmanın zorluğu anlaşılıyor. 
Evet, Atatürk ve İnönü‘nün tek partili Türkiye’si bağımsızdır.Ne var ki, geri kalmışlığı yenemeyen bir bağımsızlık geçici olmaya mahkumdur. Nitekim, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni koşullar “yeni sömürgecilik” diye bir kavramı yaratmış, Türkiye, bu kavrama örnek gösterilen ülkelerden biri durumuna düşmüştür..

         

Leave a reply:

Your email address will not be published.