623 ) BATILAŞMAYA, BÜROKRASİYE VE CHP’YE TEPKİ..

Sultan Abdülhamid dönemi dışında, Tanzimat’tan 1950′ye kadar Türkiye Batılaşma ve yenilik adına yönetilmiştir. Bu iktidarların ortak yanı, Batı’nın üstyapı kurumlarını ve yaşayış biçimlerini şiddetle savunmalarıdır. Sözü geçen 1950 öncesi iktidarlarının halka getirdiği ise ekonomik sömürünün artması ya da devam etmesi olmuştur. Halk, ekonomik yaşantısını değiştirmeyen ve hep Batı’dan söz eden yöneticiler karşısında, “aysberg”e benzettiğimiz Batılaşmanın ekonomik fonksiyonunu göremediğinden, tepkisini onun üstyapısına, görüntüsüne, savunucularına ; onun iktidarlarına yöneltmiştir. 
Ortada bir iktidar, onun zorla kabul ettirmeye çalıştığı Batılaşma, bir de ekonomik durum vardır.. Celal Bayar’ın deyişiyle, “Taaa.. III. Selim’den bu yana yenilik hareketleri tepeden tabana, yukarıdan aşağıya yapılmıştır. Devletin üstyapısını teşkil eden kuvvetler, çeşitli sebepler ile Batılaşma zorunluluğunu duymuş ve bunu altyapıya (halka) kabul ettirmeye çalışmıştır.” (CELAL BAYAR, “Başvekilim Menderes”)

Halk, bu zorla kabul ettirilmeye çalışılanı, kabul etmemiştir. 1950’ye kadarki her yenilik hareketiyle ve Batılaşmada ilerlenilmesi ile, sömürünün ağırlığı biraz daha artmıştır. İktidarlar ise hep Batılaşmayı savunmuştur. Bu durum, halkın gözünde kendi yoksulluğuyla Batılaşma arasında bir eşliğin doğmasına, Batı yeniliğini getirenlere karşı tepkinin oluşmasına ve “halk yığınlarının savunma cephesinin” kurulmasına yol açmıştır.. Bu cephe, çeşitli nedenlerden ötürü, İslamcı bir nitelik taşıyacaktır..
Batılaşmanın ekonomik özü fark edilmeyip görüntüsüne düşman olunduğundan, ekonomik farklılaşma ve sınıfsal çelişkiler gözden kaçmakta ; suni, verimsiz bir ikilik doğmaktadır. Bu ikilik çağımıza dek önemini korumuş ve hakim zümreler geri sosyal yapının devamı doğrultusunda ondan yararlanmıştır..
Batılaşmanın toplumda yarattığı sürekli yıkım genişledikçe, “İslamcı-Doğucu” kitle yoğunlaşmış, bir “cephe” halini almıştır (İDRİS KÜÇÜKÖMER, “Düzenin Yabancılaşması : Batılaşma”).. Cephe kendi sözcülerini çıkarmış, bu akımı kullanan partiler güçlenmiştir. Batılaşmayı ve yeniliği, Patrona Halil “küfr” saymıştır. Ondan sonraki sözcü ve liderlerin kimi içtenlikle İslamcılığı savunmuş (Mehmet Akif, Said Halim Paşa vb.), kimi halkın tepkisini yabancıların adına kullanmış (Prens Sabahattin, Derviş Vahdeti vb.), kimi de iktidarı almak için ondan faydalanmıştır (DP)..  Ortadaki vakıa, mutluluğuna ters düşen Batılaşma karşısında, “Büyük halk yığınlarının kendi savunma cephesinin giderek kurulmuş olduğu” ve sözü geçen sebeplerden dolayı “Cephenin İslamcı, içe dönük ve kapalı olmaya itildiğidir..” (İDRİS KÜÇÜKÖMER, a.g.e.)

Hele seçim ve oy söz konusu olduğunda, cephe “çığ gibi” büyüyecektir.. Bu cephenin karşısında gördüğü zümreler ise her zaman Batılaşmadan, yenileşmeden yana olanlardır. İttihat ve Terakki, CHP, bürokratlar, vb…

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, çeyrek asırlık hakim zümreler koalisyonu çökmek üzeredir. İnönü önderliğindeki bürokratların savaş içindeki tutumu, öteki ortakların güvenini sarsmıştır. Toprak kanunu tasarısı hazırlayan, özel sektörü “milletin dışına kovmaktan” söz eden bu ekip “yasak elmaya” uzanmakta, “kutsal özel mülkiyete” dokunmaktadır. Tüccar-eşraf takımının gözünde artık öküz ölmüş, ortaklık bozulmuştur..
Tüccar ve eşrafın CHP’yi ve bürokratları yüzüstü bırakması sadece hırsın yarattığı anlık bir tepki değildir. Değişen bir dünyanın yeni koşulları tüccar-eşraf ikilisinin önünde yepyeni ufuklar açmakta, onu bürokrasinin vesayetinden kurtulmaya itmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında yepyeni bir evren kurulmaktadır. Hürriyetten ve demokrasiden yana olanlar karanlık diktatörlükleri yenmişlerdir. Bu cephenin güçlü önder ABD, elindeki hürriyet meşalesini “eski dünya”ya uzatmakta ; kendi ekonomik düzenini, işbirliğini, yardımını vaat etmektedir..
Tüccar ve eşrafın, bürokrata ihtiyacı artık gerçekten yoktur..
DP, daha kurulduğu günden beri tüccarın ve eşrafın partisi olmuştur. Bu zümreler, DP’nin aracılığıyla kayıtsız şartsız bir iktidar peşindedirler. Yeni parti manen ve maddeten desteklenecek, büyük para imkanları sağlanacaktır..
Dünyadaki ve yurttaki değişimin doğrultusunda bir faaliyet DP’nin kurulmasıyla hızlanmıştır. “Dolar diplomasisinin sihirli havası Türkiye’yi sarmaktadır.” 1947, ABD ile askeri yardım anlaşmasının, 1948, ekonomik işbirliği anlaşmasının imzalandığı yıllardır.. 1947‘de gelen bir Amerikalı uzman, Max Thornburg, çeşitli çevrelerle temas etmekte, Türkiye’nin kalkınması üzerine rapor hazırlamaktadır. Sonradan kapitalizmin en büyük sözcüsü “Fortune” dergisinde yayınlanan bu önerilerin hedefi tek cümlede özetlenmektedir : “Türkiye’de gelişen liberal eğilimlerle dolar diplomasisini bağdaştırmak..” (İDRİS KÜÇÜKÖMER, a.g.e.)

1947′de “Tüccar Kulübü” kurulmuş, 1948′de kulübün düzenlediği bir “iktisat kongresi” İstanbul’da toplanmıştır. Kongre, aynen 25 yıl önce İzmir’de yapılan iktisat kongresine benzemektedir. Öneriler, düşünceler, sunulan çözüm yolları hep eşittir. Tek fark şudur ki, İzmir’de öğütler milliyetçi bürokratlara yöneltilmiş, onların şartlanması için uğraşılırken, İstanbul’da artık kollanacak bürokrat yoktur ; amaç ondan büsbütün kurtulmaktır. Direktifler, sermayeci çevrelerin öz malı, temsilcisi olan DP’ye verilmektedir. DP’nin gelişmesi, dünya koşullarının elverişliliği oranında kolaylaşmış, tüccarın ve eşrafın büyük desteği ile gerçekleşmiştir. 
DP, halkın savaş yıllarından bunaldığı, “hükumet zulmünün” son kerteye vardığı, ekonomik darlıkla sosyal ve siyasal baskının kol gezdiği bir dönemde doğmuştur. Yakınmaların başında Yol Vergisi, Toprak Vergisi gelmektedir. 1940-45 yıllarının Anadolu’sunda, adeta keyfi şekilde toplanılan bu vergilerin protestosu artık bir çığlık şeklinde yükselmiştir. Vergi mekanizması, ona bizzat hedef olanlardan dinlediğimize göre, şöyle işlemektedir : Memurlar köylünün tarlasına bakıp (ya da malmüdüründen, muhtardan soruşturup) “şu kadar kilo ürünün” vergi olarak alınmasına karar vermektedirler. İstenilen miktar genellikle köylünün ve tarlanın gücünün üstündedir. Vergilerin ödenmesi için toprağın bir bölümünü ağaya satanların sayısı çoktur. Köylü bin bir güçlükle toparladığı aynı vergiyi köyünde tartıp, kasabaya bizzat taşımaktadır. Ne var ki bu kez sorumlu memurların tartı hileleriyle karşılaşmakta, vergisini tam ödemediği, belirli bir kiloya daha gerek olduğu kendisine söylenmektedir. Bu durumda köylü ya rüşvet vermek zorunda kalmakta ya da jandarma dayağına rıza göstermektedir..
Bunların yanı sıra DP liderleri, alt kademelerin pervasızca giriştikleri bir dinsel muhalefeti dikkatle, çok ölçülü şekilde, hatta biraz ürkeklikle yürüterek başarı sağlayacaklardır..
Başından beri halka uzak ve yabancı gözüken CHP, özellikle DP’nin büyümesinin yarattığı şaşkınlıkla bu uzaklığı artıracak bir tutumu benimsemiştir. “Bir memur ve eşraf örgütlenmesi halinde görünen CHP karşısında, kitleler, siyasi ve toplumsal hayatın dışında kalışlarını bilhassa bu partiden bilmişlerdir. DP’li kitlelerin hızla büyümesi ve CHP’nin karşısına bir husumet cephesi gibi dikilmesi üzerine bir kısım CHP’liler ve memurlar irkilmişler, DP’lileri ‘Hasolar’, ‘Memolar’ ya da ‘baldırıçıplaklar’ diye adlandırmışlardır. Bu ise, fakir sınıflarda CHP husumetini daha da kuvvetlendirmiştir. DP liderleri de bu temel tepkiyi sonuna kadar kollamışlardır. ‘Ey kasketli kasketli’ diye şiirler yazılmış ; DP’nin kitlevi karakteri daha da belirli bir hal almıştı..” (TURAN GÜNEŞ,”DP Neydi ?”)

    

1950 arifesinde bütün şartlar CHP’nin karşısında ve DP’nin yanındadır. Halk, Batılaşmanın temsilciliğini yapmanın kefaretini CHP’ye ödetmekte, muhalif partiye dört elle sarılmaktadır. Geleneksel halk lideri durumundaki eşrafın da CHP karşısında bulunması, kafa hesabına dayanan yeni düzende iktidar yolunu DP’ye açmakta, dünya şartları yeni partiye hız vermektedir.. 
Özetle, DP, sadece bir “kitlelerin isyanı” olarak karşımıza çıkmaktadır..  

 

İSMAİL CEM’in “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” kitabından derlenmiştir.. 

Leave a reply:

Your email address will not be published.