619 ) OSMANLI’DA AĞALAR VE BEYLER NASIL OLUŞTU ?..

       

1550 yıllarında kendi dışında gelişen yeni durumlar devleti zayıflatmış, ülke ekonomik darlığın eşiğine varmıştı. Zaten var olan nakit servetler tefecilik ve kaçakçılık olanaklarının artmasıyla büsbütün gelişmiş ; devletin yeni tutumundan yararlanarak büyük çiftliklere, tarlalara yönelmişti. Toprak düzenindeki değişim ve devlet otoritesindeki zayıflama mali darlığı kısa sürede bunalıma döndürmüş ; toprak sahiplerinin askeri ve idari yetkilere el atmalarına yol açmış, bu yetkilere zaten sahip olanların ise toprağa kavuşmalarını mümkün kılmıştı..
Bu “verimli” ortamın yeşerttiği değişik çap ve güçteki beylerle ağalar çok çeşitli kaynaklardan, fakat hep aynı çerçevenin içinde oluşmuşlardır..

Osmanlı Devleti fethettiği topraklardaki derebeylik düzenlerini yavaş yavaş çözüp sonunda tamamen ortadan kaldırmıştı. Ancak, eski düzenin kalıntıları toplumun bünyesinde daima var olmuştu. Toprak düzeninin değişmeye yüz tutması ve devletin zayıflaması bu çekirdeklerin yeşerebilecekleri ortamı hazırlamış, eski derebeylerin kalıntıları yeni düzenin ilk bey ve ağalarını meydana getirmişti..
Bey ve ağaların önemli bölümü asker niteliğindeki kişilerden oluşmaktaydı : Anadolu’da görevli Yeniçeriler, Çavuşlar, Timarlı Sipahilerin güçlüleri, vb.
Bu kimselerin kolaylıkla ağaya dönüşmelerine, asker niteliklerine tefeciliği eklemeleri sebep olmuştu. Çağın belgelerinden anlaşıldığına göre, para darlığının ve tefeciliğin son kertesine ulaşıldığı bir dönemde, özellikle Yeniçeriler maaşlarını muntazam almışlardı. Bu parayı hemen faize veren askerler kısa zamanda ortakçılığa, ticarete atlamış ve halkın evine, otlağına, tarlasına sahip çıkmış ; görevlerinin sağladığı önceliklere dayanarak vergi ödemeyip sekban tutarak çiftlik sahibi olmuşlardı. Yeniçerilerin köy ağalığına geçmeleri İran savaşları döneminde hızlanmış, bu kimseler Anadolu’ya adamakıllı yerleşmişlerdi..

Karışık ortamdan yararlanan öteki bir grup ise Timarlı Sipahilerin büyükleriydi. Sipahilerin önemli bölümü mali darlıktan ötürü timarlarını terk edip ortadan kalkarken, aynı mali darlık bazılarının güçlenmesine yol açmıştı. Bunlardan çoğu resmen Timarlı Sipahi olarak gözükmekle beraber, aslında, birkaç timarı birden elinde toplamak imkanını bularak, bu dirliklerin üretiminden “sırf bir mültezim gibi istifade eden, fakat, iltizam bedelini devlete değil de, nüfuzlu birtakım ricale rüşvet olarak veren ve bu yoldan geniş kazanç imkanları bulan kimselerdi.” (İ.H. UZUNÇARŞILI, “Osmanlı Tarihi, C.III”)
Böylece büyüyen bazı Sipahiler, tabiatıyla, bir çeşit ağa durumuna gelerek etraflarına topladıkları Leventler ile timarlarındaki halkı soymuşlar, oraları kendilerine mülk edinmişlerdi.
Sipahilerin elinden alınmış tarlaların gelirini devletten kiralayan mültezimler, yeni düzenin bir diğer unsuru olmuşlardı. Bu mültezimler, devletin zayıfladığı oranda büyümüşler, maddi kuvvetlerine pazu gücünü de ekleyerek baskınlar yapmaya, iltizam bedelini devlete ödememeye başlamışlardı. Bir toprağı iltizama alan, genellikle köylüyü borçlandırarak kendi gücünü artırıyordu. Sonra, borçlu köylünün “kiracılık” hakkını çeşitli yollardan elinden alıyor, zamanla onu “ortakçı” ya da “ırgat” durumuna düşürüyordu. Böylece, devlete ödeyeceği iltizam bedelinden çok daha fazlasını kazanma imkanı doğmaktaydı. Mültezimin çokluk bir devlet memuru niteliğiyle elinde kuvvet bulundurması ya da kargaşa ortamından yararlanıp ücretli Leventler tutması, köylüyü bu yeni “toprak sahibi” karşısında büsbütün güçsüz kılmaktaydı..
Ağaların türemesindeki bir kaynak da küçük memurlar olmuştu. Kadı, müderris, müftü ve benzerleri.. Bunlar da ellerine geçen parayı faize vererek, selem yolundan yararlanarak bağ, bahçe edinmiş, bazıları servetini ve nüfuzunu genişleterek ağalığa yönelmişti.
Bey ve ağaların önemli bölümü “ehl-i örf” diye adlandırılan büyük devlet memurlarından, Sancakbeylerinden, güvenliği korumakla yükümlü Subaşılarından, sarayda görevli memurlardan oluşmuştu. Celali İsyanları’nda büyük payı bulunan bu zümre, elindeki idari ve askeri yetkileri kolayca paraya dönüştürmüş, devlet içinde devlet olarak beyliğini, ağalığını ilan etmişti. 1575 yıllarında bunlar “fazla mal-mülk ve arazi toplayarak derebeylik rejimine doğru” hızla gitmektedirler. (İ.H. UZUNÇARŞILI, a.g.e.)
Memur niteliğinden hızla sıyrılarak beyleşen bu yöneticiler devletin görev ve yetkilerine de sahip çıkmaktaydı. “Sekban akçesi”, “devir akçesi”, “selamiye” gibi kanun dışı salmalar salıp vergi toplamaktaydı. Devlet, önce bu davranışları engellemeye çalıştıysa da gücü yetmedi ; memurların zor kullanıp kendi başlarına vergi almalarını 1600 yıllarında kabullenmek durumuna düştü..
Anadolu’da oluşan beylerin bir bölümü İstanbul’daki devlet memurlarıyla işbirliği yapmaktaydı. Hatta, İstanbul’daki büyükler, beyleri kullanarak toprak ve hayvan sahibi oluyor, giderek kendileri de derebeyi niteliğini alıyorlardı. Bunun örneklerine, özellikle arazi tahsislerindeki yolsuzluklarda rastlıyoruz. 1600 yıllarında takrir memurları İstanbul ricaline yaranmak için birçok verimli toprağı timar sahiplerinden almakta, İstanbul büyüklerinin haslarına eklemektedir. Daha verimsiz topraklar ise ellerinden değerli çiftlikleri alınmış timar ve zeamet sahiplerine karşılık olarak verilmekte ve bu durum şiddetle şikayete yol açmaktadır. İstanbul büyüklerinin bütün Anadolu’da otlaklara el koyarak sürülerle koyun beslettiklerini de tarihçiler kaydetmektedir..



17. yüzyılda Anadolu’nun çeşitli yerlerinde türeyen ağalar ve derebeyleri, görüldüğü gibi, çok değişik kökenlerden gelmişlerdir. Ancak tümünün oluşumu ortak bir çizgi izlemiştir. Ya servet aracılığıyla ya da askeri ve idari yetkilerin aracılığıyla servet sahibi olunmuştur. Bu şekilde ortaya, devletten ayrı olarak, kendi içinde bütünlüğü ve birliği olan bağımsız güçler, birimler meydana çıkmış ve merkezi devletin zayıflaması oranında kuvvet kazanmıştır..

Özetle ; toprak mülkiyetinin devlet egemenliğinden ağa egemenliğine geçmesi sonucunda Anadolu’nun “ileri köy formasyonu” artık bozulmuştur. Eskiden mutlu, düzenli, güvenlikli bir yaşam düzeyine sahip olan köylüler, bundan böyle, geri kalmış ya da “geri dönmüş” bir toplumsal yapının parçaları olarak, yoksulluklarını çağımıza dek sürdüreceklerdir..


İSMAİL CEM’in, “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” adlı kitabından derlenmiştir.. 

Leave a reply:

Your email address will not be published.