613 ) ALİ SUAVİ VE ÇIRAĞAN OLAYI…

   

Yoksul bir aileden gelen Ali Suavi, 1839′da İstanbul’da doğdu. Rüşdiye öğreniminden sonra bir yandan devlet memurluğunda bulundu, bir yandan medresede eğitim gördü. Hacca gidip döndü. Medrese ve rüşdiye öğretmenliği, devlet memurluğuyla süren yaşamının akışı, Filibe Tahrirat Müdürlüğü görevine son verilmesi üzerine yön değiştirdi. İstanbul’a döndü, “Muhbir” gazetesinde yayımlanan siyasal yazılarıyla muhalefet yapmaya girişti. Aynı zamanda gazetenin yöneticisiydi. Yazılarında hükumetin dış politikasına eleştiriler yöneltmekle yetinmiyor, “satır aralarında” özgürlük yanlısı bir tutum izliyordu. Gazete Matbuat Müdürlüğü tarafından kapatıldı. Sadrazam Ali Paşa’nın basına sansür getiren “Kararname-i Ali”yi yayımlamasının ardından, Ali Suavi, 1867′de Kastamonu’ya sürgün edildi..
Mustafa Fazıl Paşa’nın yardımıyla gizlice Kastamonu’dan İstanbul’a geldi ve Avrupa’ya kaçtı. Önce Paris’te yaşadı, oradan Londra’ya geçerek Türkiye dışındaki ilk Türkçe muhalefet gazetesi “Muhbir”i çıkardı. Ancak Yeni Osmanlılar ile anlaşamaması ve Mustafa Fazıl Paşa’nın desteğinden yoksun kalması üzerine gazeteyi kapatmak zorunda kaldı. Daha sonra Paris’te “Ulum” gazetesini yayımladı ; gazeteye ek olarak verdiği “Kamusü’l-Ulum ve’l-Maarif” Osmanlı basınında Batılı anlamda ansiklopediciliğin ilk örneklerindendi. 1871 Fransız-Alman Savaşı sırasında gazetesini Lyon’a taşıyarak “Muvakkaten Ulum Gazetesi Müşterilerine” adıyla yayımladı..
Sultan Abdülhamid tahta çıkınca Ali Suavi’yi affetti. Bundan yararlanarak “muallimesi” sıfatını taşıyan, gerçekte nikahsız eşi olan “çok güzel, çok şık, çok genç” bir İngiliz kadınıyla İstanbul’a döndü ve padişahın özel danışmanlığı (müşavir-i has) ile Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) müdürlüğüne getirildi. Ancak, çok kısa bir süre sonra, her iki görevine de son verildi ve gözaltında tutulur oldu..
Bu tarihten sonra “Basiret” gazetesinde yazan Ali Suavi, bir yandan da Çırağan Baskını’nın hazırlıklarına başladı..
Medreseden yetişen tek Yeni Osmanlı idi.. 
Osmanlı-Türk düşünce tarihinde birtakım yeniliklerin öncüsü oldu. Öteki Yeni Osmanlılar gibi şeriat düzenine bağlı kalınmasından yana değildi. Bir ara halifeliğin kaldırılmasını da savundu. İslamiyetin günün gereklerine uydurulmasından ve İslam adaleti kavramına bağlı “iyi bir hükümdar”dan yana olmuş, bir anlamda laikliği benimsemiştir. Namaz surelerinin Türkçeleştirilmesini de savunan Ali Suavi, aynı zamanda Türkçülük akımının öncülerinden biridir. Orta Asya Türklüğünden söz eden “Hive” adlı bir kitabı vardır. Latin harflerinin alınmasını ve bilimsel terimlerin Latinceden olduğu gibi aktarılmasını da gerekli görmektedir..

Ali Suavi’nin karakterine gelince…
“İlk Türkçü”, “Sarıklı ihtilalci”, “Baş veren İnkılapçı” gibi sanlarla anılmış, kimi kez Türkçülük, kimi kez ilericilik adına övgüler düzülmüş olan Ali Suavi, kendisini tanıyanların yazdıklarından anlaşıldığına göre benmerkezci bir kişidir. Midhat Cemal Kuntay, ciddi bir incelemeye dayanan kitabında, “Olaylar ve insanlar hep kendisine izafetindi” diyor. Yükselme tutkusu sonsuzdu. Bundan dolayı yaşamında ve düşüncelerinde birtakım çelişkiler gözlemlenmiştir. Örneğin, padişahlar için “sümüklü halifeler” dediğini unutmuş ve İkinci Abdülhamid’e “müşavir-i has” olmaktan, ona yaranmak için Midhat Paşa’yı ve Meşrutiyet’i yeren yazılar yazmaktan geri kalmamıştır. Ali Ekrem Bolayır‘a göre, “Bugün fikri hür, yarın dindar, şimdi edebiyatçı, şimdi alim, şu dakikada siyasi, biraz sonra fen bilgini geçinen” bir kişidir o…

Sultan Abdülhamid ise beklemeyi, kinini gizlemeyi bilir. Özel danışman ve Mekteb-i Sultani’ye müdür yaptığı Ali Suavi’yi, günün birinde kendisine karşı çıkacağını düşünerek görevlerinden almıştır. (Padişah, yalnız onu değil, bütün Yeni Osmanlıları çeşitli yollarla ortadan kaldırma, etkisizleştirme siyaseti izlemiş ve bunda başarılı olmuştur.)
Olayın önemli nedenlerinden biri budur. Ali Suavi’nin, arasının açıldığı diğer Yeni Osmanlıların ulaşamadığı bir başarıya erişme tutkusu. Bu tutku, onu 1877-78 Savaşından sonra ülkenin içinde bulunduğu hoşnutsuzluktan, yoksulluk ve yoksunluktan yararlanmaya yöneltmiştir. Ayrıca, halk arasında dolaşan, tahttan indirilen Beşinci Murad’ın iyileştiği yolundaki söylentilerden de yararlanmak istemiştir. 

Kısacası, çevresine topladığı birkaç kişi ve elde ettiği Rumeli göçmenleriyle, sonucu önceden kestirilebilecek bir serüvene atılmıştır. Bu yüzden, “Suavi’nin mecnun olduğu anlaşıldı,” diyen Abdülhak Hamid’e hak vermek bile mümkündür. Bir başka yoruma gidilerek, sözü geçen savaşın “fikir ve ihtilal adamını harekete getirmesi ve etrafına kendisi gibi düşünürleri toplamak istemesi gibi bir refleks ürünü” de denilebilir..

Ali Suavi, Çırağan Sarayı’nı basıp Beşinci Murad’ı yeniden tahta çıkarma (kimi kaynaklara göre, bir İngiliz gemisiyle Balkanlar’daki Rodop’a kaçırıp orada savaşımın başına geçirme) hazırlıklarına girişmişti. Olay sırasında Abdülhamid’in öldürülmesinin düşünüldüğünü öne sürenler de vardır..
Hazırlıklar Ali Suavi’nin Üsküdar Şemsipaşa’da kiraladığı Direkli Yalı’da yapıldığından, onun ve çevresindekilerin oluşturduğu gizli örgüte “Üsküdar Komitesi” de denilmiştir. Ali Suavi’nin bir yazısında Sem-ü Taat Cemiyeti sözünün (Suavi, bu adı Kur’an’daki “Kalu Semi’na ve ata’na” / İnananlar derler ki : İşittik ve itaat ettik” ayetinden alıyordu) kullanılmış olması dolayısıyla, örgütü böyle adlandıranlar da vardır..
Ali Suavi bir yandan Filibe’den tanıdığı kişiler aracılığıyla Rumeli göçmenlerini elde etmeye, bir yandan da divan şairi ve Beşinci Murad’ın yakınlarından Süleyman Aslan Sopasalan, Filibeli Hacı Ahmed Paşa, Üsküdarlı Hafız Nuri Bey, Hacı Mehmed, Hafız Ali gibi kişilerle toplanıp tasarılar yapmaya koyuldu. Fatih ve Ayasofya Camilerinde propaganda yapılarak halkın Abdülhamid yönetimine karşı kışkırtıldığı, bu arada komutanlarla ilişki kurularak bir fırka asker sağlandığı öne sürülmüştür. 
19 Mayıs 1878 günlü “Basiret” gazetesinde Ali Suavi’nin şu yazısı (ya da parolalı çağrısı) yer aldı :
“Herkes ve gazeteler bugünkü durumun tehlikesinden söz etmektedirler. Bendeki büyük inanca göre söyleyeceğim şeyi herkesin dinleyeceğine kuşkum yoktur. Bugünkü tehlike çok büyüktür. Ama çaresi pek kolaydır. Yarınki sayıda, herkesin izniyle, bu çareyi kısaca belirtip açıklayacağım. Bugün şu mektubum, yarınki yayına genel dikkati çekmek içindir efendim..”

Ertesi gün öğleden önce, Suavi’nin Kuzguncuk’tan sandallara doldurduğu Rumeli göçmenleri Çırağan Sarayı rıhtımına çıktılar. Bir grup göçmen de Tophane yolundan gelmişti. Göçmenlerin sayısı, çeşitli kaynaklara göre 200 ile 1000 arasında değişmektedir..
Gelenler Beşiktaş Muhafızlığına bağlı askerlerin tüfeklerine hedef oldu. Silah sesleri Yıldız Sarayı’nda işitilip de “Sultan Murad’ı tahta çıkaracaklar” sözleri ortalığa yayılınca, Sultan Abdülhamid ile saray adamları kılıçlarını kuşanıp silahlarını taktılar. Çırağan’a hemen birkaç tabur asker gönderen Abdülhamid, ayrıca üniformasını da giyerek, yaşamında ilk ve son kez, savaşmaya hazırlandı. Yanında bulunanlardan Eğinli Müşir Said Paşa, “Curnal” adını verdiği günlük defterinde olayı şöyle anlatıyor :
“Çırağan Sarayı’na Beşiktaş Karakolundan Hasan Paşa, zaptiye askerleri ile girip oradaki fesatçıları vurmuş ve yaralamış olduğundan, bu fesadın önü saat 7’de (alaturka saat) alındı. Bu işte Hasan Paşa güzel hizmet etti. Sarayda tutulup Yıldız’a getirilen göçmenlerden anlaşıldığına göre, bu fesada kalkışanların çoğu Filibe göçmenlerinden olup, Ali Suavi reisleri olduğu halde, bir gün önce ‘Balkan’a asker gönderileceğinden yarın saat 3’de Tophane’de toplanıp orada silahlarınızı alacaksınız’ diyerek bir ihtiyar göçmen ve Çerkes kılığında bir adam aracılığıyla sözü geçen göçmenlere bildirilmiş olmakla, Çırağan’ın Paşa Dairesi kapısında birkaç yüz göçmen toplanıp, nöbetçinin silahını alıp, onu yaralayarak bahçeye girdikten sonra, deniz tarafında bulunan köşkün camlarını kırarak saraya dahil olmuşlardır. Suavi, Murad Efendi Hazretlerinin kolundan tutup, ‘Aman efendim, gel, bizi Moskoflardan kurtar’ diyerek fesatçı ve ahmakça niyeti ile, avenesiyle birlikte dışarıya çıkarmaya çalışırken, açıklandığı şekilde içeriye giren zaptiye askerleri tarafından karşı konularak, 23 adam öldüğü gibi, 15’i aşkın da yaralı olmak üzere geri kalanları ele geçirilmiştir. Ali Suavi ile ihtiyar göçmen de ölenler arasındadır. Bu feci olayın Suavi’den başka düzenleyicileri olup olmadığını anlamak için Yıldız’da sorgu kurulu oluşturuldu..”



Sultan Murad’ın odasına kadar girerek onu dışarıya kadar çıkarmış olan Suavi, Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa tarafından öldürüldü. Okur yazar olmayan, imzasını Arap sayılarından 7 ile 8′i yazıp arasını bir çizgiyle birleştirerek (Hasan anlamına geliyordu) attığı için “Yedi Sekiz Hasan Paşa” (üstte) diye anılan bu zat, Ali Suavi’nin sol yanına sopayla hızla vurmuş, hemen orada düşüp ölmesine yol açmıştı..
Dolmabahçe Sarayı önünde duran savaş gemilerinden deniz erleri de gönderilerek olay tamamen bastırıldı..

Mabeyn Başkatibi Said Paşa’nın (sonra birkaç kez sadrazamlık yapan Küçük Said Paşa) başkanlığında toplanan bir komisyonca hazırlanan soruşturma belgeleri, Alyanak Mustafa Paşa başkanlığındaki Divan-ı Harb-i Örfi’ye (sıkıyönetim mahkemesi) gönderildi. Sanıklar, çok geçmeden ortaya çıkarılan Kleanti-Skalieri -Aziz Bey Komitesi üyeleriyle birlikte Taşkışla’da yargılandılar. Ekim 1878′de yargılama sona erdi ; sanıklar idam, hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldılar. Abdülhamid idam cezalarını yaşam boyu hapse çevirdi..
Ali Suavi’nin mektubunu “Basiret” gazetesinde yayımlayan KBasiretçi Ali Efendi Kudüs’e sürüldü ve İkinci Meşrutiyet’in ilanına kadar, 30 yıl, orada yaşadı.. 
Olayın diğer sonuçları şöyle özetlenebilir : Beşinci Murad’ın annesinin Mekke’ye gönderilmesi, akıl hastası Beşinci Murad için hastane ve hapishane olarak kullanılan Çırağan Sarayı’nın bir zindana dönüştürülmesi, İkinci Abdülhamid’in tahttan uzaklaştırılma kuruntusunun tıp yönünden delilik sayılabilecek dereceye varması, dolayısıyla baskı rejimini sağlamlaştırması, Sadık Rıfat Paşa’nın (Olay patlak verdiğinde saraya gerektiği kadar acele ederek gelmediği ve makamında olayın sonucunu beklediği için) sadrazamlıktan uzaklaştırılıp önce valiliğe atanması, ardından Limni adasında yaşamak zorunda bırakılması.. 

Ali Suavi’nin İngilizlerle, Masonlarla, hatta askeri birliklerle ilişkisi bulunduğu yolundaki, kanıtlanamayan (olaydan sonra eşi, mektup ve belgeleri yakmıştır) iddialara, olayı Sultan Abdülhamid’in düzenlettiği yolundaki söylentiyi de eklemek gerekir.. Ebüzziya Tevfik’ten ve Suavi olayından sonra Abdülhamid’in sarayından uzaklaştırılan Nişli Mahmud Bey ile eski başhafiye Yusuf Bey’den aktarılan bu söylentiye göre ; Abdülhamid’in amacı Sultan Murad’ı Çırağan’dan çıkartmak, sonra da ülkede ihtilal oluyor diye öldürmekti ; bunun için Suavi’ye ve göçmenlere para vermişti. Ancak, Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa bunu bilmediği için, zamanından önce yetişerek Suavi’yi öldürmüştü. 
Bu, hiçbir kanıta dayanmayan bir söylenti olmaktan öteye gitmez..



KAYNAKÇA :

Alpay Kabacalı, “Türkiye’de Basın Sansürü” ; Midhat Cemal Kuntay, “Sarıklı İhtilalci, Ali Suavi” ; “Ali Ekrem Bolayır’ın Hatıraları”, Hazırlayan : M. Kayahan Özgül ; Abdülhak Hamid, “Mektuplar C.II” ; Tarık Zafer Tunaya, “Türkiye’de Siyasi Partiler” ; Mehmet Hocaoğlu, “Abdülhamid’in Muhtıraları” ; (Basiretçi) Ali Efendi, “İstanbul’da Elli Yıllık Önemli Olaylar” 



Leave a reply:

Your email address will not be published.