607 ) LOZAN’A DOĞRU…

Türk askerinin İzmir’e girdiği gün, barış konferansı toplanması için diplomatik girişimler de başlamıştır. İzmir kurtarılmış, Anadolu da neredeyse düşmandan temizlenmiş gibiydi ; ama İstanbul, Boğazlar bölgesi ve Trakya halen düşman işgali altındaydı. 
Başkomutan Mustafa Kemal, “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri !” demiş, Türk ordusu İzmir’e çıkmıştı. Şimdi, “İkinci hedefiniz…” diyebilir ve muzaffer Türk orduları İstanbul ve Trakya üzerine yürüyebilirdi. İtilaf Devletleri, yani İngiltere, Fransa ve İtalya İstanbul’u işgal altında tutuyorlardı. 
İtalya, Türk ordusuyla karşı karşıya gelmek istemiyor, savaşmak istemiyordu ve hemen, 9 Eylül günü İngiltere’ye başvurdu ; acele bir konferans toplanmasını istedi. İngiltere kabul etmedi. İngilizler kendi kendilerine Boğazlar bölgesini “Tarafsız Bölge” ilan etmişlerdi ve Mustafa Kemal’in bu bölgeye giremeyeceğini söylüyorlardı.. 
Fransa Yüksek Komiseri General Pellé de alelacele İzmir’e gitti ve Mustafa Kemal’i Trakya üzerine yürümekten vazgeçirmeye çalıştı. Mustafa Kemal, “Türk orduları hedeflerine ulaşmadan duramaz, ancak Trakya Türkiye’ye teslim edilirse oraya asker geçirmeye gerek kalmaz” dedi. Fransa, Meriç’e kadar Doğu Trakya’nın Türklere geri verileceğini açıklayarak Türkiye’nin barış konferansına çağrılması için İngiltere katında girişimlere başladı. Londra ise “Türklere ödün vermeye gerek yok, şu sırada Türkleri konferansa çağırmaya da gerek yok” diyordu. 
Sömürgeler de Fransa’yı kaygılandırıyordu. Türk zaferi ezilen halkları coşturmuştu. Tunus’tan, Cezayir’den ve başka yerlerden Mustafa Kemal’e kutlama telgrafları gönderiliyordu. Fransa, sömürgeleri yatıştırmak için de Türkleri konferansa çağırmayı gerekli görüyordu.
İstanbul’dan İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold da Londra’yı üst üste uyardı. “Konferans için tam zamanıdır, gecikirsek zor durumda kalırız. Meriç’e kadar Trakya’nın geri verileceği bildirilirse Mustafa Kemal’in ileri yürüyüşü önlenebilir” diyordu. 
Hindistan Kral Naibi de Londra’nın dikkatini çekiyordu : “Türk zaferi İslam dünyasında şiddetli yankılar yaptı. İngiltere’nin Hindistan’da karşılaştığı güçlükler arttı. Zaferlerinin meyvelerini Türklerin elinden almaya kalkışmak İslam dünyasında fırtına koparacaktır” diye yazıyordu.
Sonunda Lord Curzon, kalkıp Paris’e gitti. Paris’teki İtalya Büyükelçisini de aralarına alıp üçlü bir toplantı yaptılar. Curzon, Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Poincaré ile uzun uzun tartıştıktan sonra 23 Eylül 1922′de Müttefikler, Türkiye’yi konferansa çağırdılar, çağırırken Meriç’e kadar Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını da açıkladılar. 
Türkiye, ateşkes anlaşması yapılması için 29 Eylül’de Müttefiklere cevap verdi : “Askeri harekatı durdurduk. Meriç’e kadar Trakya’nın hemen boşaltılması ve Türkiye BMM Hükumetine devredilmesi gerekir. Konferansta bizi temsil edecek olan İsmet Paşa 3 Ekim’de Mudanya’ya gidecektir…”
Curzon, İstanbul’a talimat gönderdi : “Mudanya Konferansı yalnız askeri konularda karar verecek, siyasi konulara karışmayacak !”

Mudanya  Mütareke Sözleşmesi, “Doğu Trakya’nın, Edirne ile birlikte, TBMM Hükumetine teslim edilmesi kararını” tescil etti ve 11 Ekim 1922 sabahı erken saatte imzalandı..



Doğu Trakya’nın acımasız Yunan işgalinden kurtarılıp Türkiye’ye geri verilmesi, yurtdışında “Türklerin Avrupa’ya dönüşü” olarak görüldü ve tepkiyle karşılandı. Amerikan basını, Türklerin Avrupa’ya dönüşüne “üzüntülerini” dile getirdi. Kimi Bulgar tarihçilerinin, Türkiye’ye en dost olan Bulgar devlet adamı olarak andıkları Bulgaristan Başbakanı Stambuliyski, Sofya’daki İngiltere Elçisi Erskine’e, “Türkleri Avrupa’dan neden atmadınız ?” diye sitem etti ve resmen üzüntülerini bildirdi !..  

Müttefikler, Barış Konferansı toplanması işini de ağırdan aldılar. Kendi aralarında görüşüyor, konuşuyor, anlaşıyor ve de hazırlanıyorlardı. İstanbul’daki Yüksek Komiser Rumbold, “Sevr Antlaşması ölmüştür, Müttefikler şimdi Misak-ı Milli ile boğuşmak durumundadırlar” diyordu. 
Türkiye, Barış Konferansının “derhal” toplanmasını isterken, müttefikler, toplantı tarihini bir ay geriye attılar. Türkiye’nin 4 Ekim günlü notasına 27 Ekim günü cevap verdiler ve Ankara Hükumetini, “Doğuda savaşa son verecek bir antlaşma yapmak üzere” 13 Kasım günü İsviçre’nin Lozan şehrinde toplanacak olan Konferansa yetkili delegelerini göndermeye davet ettiler. 
Mustafa Kemal Paşa, “…TBMM ordularının kazandığı kesin zaferin doğal sonucu olmak üzere, (…) Barış Konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak TBMM Hükumeti tarafından temsil olunur..” diyordu. 
Fakat Müttefikler, aynı notayla, İstanbul Hükumetini de Barış Konferansına çağırdılar !.. Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa, notayı alınca, TBMM Başkanlığına edebi bir dille kaleme alınmış tumturaklı bir telgraf gönderdi. Ankara ve İstanbul Hükumetlerinin birlikte Konferansa katılmalarını istedi. İstanbul Hükumetinin dışlanmasının, altından kalkılamayacak büyük sorumluluk gerektireceğini, devletin başına büyük dert açacağını ve İslam dünyasını da üzeceğini iddia etti. 
Tevfik Paşa’nın bu telgrafı TBMM’de şiddetli tepkiyle karşılandı. Yeni Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, 30 Ekim günü Meclis’te şöyle konuştu : 
“Türk milletiyle bir Barış Konferansı yapabilmek için, Türkiye’nin meşru ve gerçek temsilcileriyle karşı karşıya bulunmak gerekir.. Yazık ki gaflet içindedirler. Barışı geciktirmek, milletin çilesini uzatmak ve artırmak tehdidiyle karşımıza çıkıyorlar (…) Türkiye’nin Barış Konferansına ancak TBMM temsilcisi göndereceğini ve Türkiye temsilcisi olarak başka yerlerden temsilci gelecek olursa, onların katılmasını bizim katılmamıza engel sayacağımızı (…) söyledik..”
Saatlerce süren heyecanlı konuşmalardan sonra, bu telgrafı yazanlar ve Padişah hakkında yasal işlem yapılması esası kabul edildi. Ardından, Sinop Mebusu Dr. Rıza Nur Bey ile arkadaşları bir önerge sundular
“Osmanlı İmparatorluğu’na son verilip TBMM Hükumetinin onun yerine geçtiğine, Anayasa ile egemenlik hakkı milletin kendisine verildiğinden Padişahlığın ortadan kalktığına, İstanbul’da meşru bir hükumet tanınmadığına ve Hilafet makamının esir bulunduğuna” karar verilmesini istediler. 
Meclis, 1 Kasım günlü toplantısında, Saltanat ile Halifeliği birbirinden ayırarak Saltanatı kaldırmaya karar verdi. “…Türkiye halkı, şahsi hakimiyete dayalı olan İstanbul’daki hükumet şeklini 16 Mart sene 336’dan (1920) itibaren ve ebediyen tarihe intikal etmiş saymıştır..” diyen karar, alkışlar arasında kabul edildi. Oybirliğiyle denmiş, yalnız bir kişi karşı çıkmıştı..

Bunun üzerine İtilaf Devletleri, 4 Kasım 1922’de, Türkiye’nin tek bir heyetle, TBMM heyetiyle Konferansa katılmasını kabul ettiler.. 



BİLAL N. ŞİMŞİR’in “Lozan Günlüğü” adlı kitabından alıntıdır..

Leave a reply:

Your email address will not be published.