605 ) ÇAKIRCALI MEHMET EFE..

    

Secdeye vardığında her şey bitmişti. Sırtından girip önden çıkan bıçağa umursamaz gözlerle baktı. Ardından üç el silah sesi duyuldu ve Çakıcı Ahmet hayata gözlerini yumdu..
Aynı gün Yörük Osman Efe İzmir’de, Orhan Efe Kırkağaç’ta, Parmaksız Arap Efe Aydın’da, Bakırlı Efe ise Bergama’da öldürülmüştü. Hepsi de ortak yazgıyı yaşıyordu. Dağdan dağa konmuş, yüreği pek efelerdi onlar..Hükumet talebini kabul edip, bağışlanınca düze inmişlerdi. Hükumet isteseydi, hepsini İzmir’e getirir ve tümünü darağacında sallandırırdı. İzmir Valisi Naşit Paşa belli ki İstanbul’un dışında bir karar almış ve daha önce affedilen efeleri yine dağa çıkarlar korkusuyla teker teker öldürtmüştü.. Yıl 1883 idi..
Çakırcalı Ahmet’in oğlu Mehmet’i Hacı Mehmet Efe yanına almış, adam etmişti. Sütüne kin katarak büyüyen Mehmet’in ayakları yerde ama aklı dağlardaydı. Dağ rüzgarları onu ovalardan alıp götürmeden önce Ege’nin genel görünüşü endişe uyandıracak şekildeydi. Çeteler zengin fakir dinlemiyor, Müslüman gördü mü vuruyordu. Bayındır’ı Panayot tutmuş, Vlaho Efe Beşparmak Dağları zebanisi kesilmişti. Kaptan Andreya ehli namusa dokunup “behey buraları Yunan toprağıdır” diye ahkam keserdi. Kavaklar’a kan kusturan Deli Sokrat, fidye parasını iki altın eksik verdiler diye iki göz oyabilecek kadar gaddardı !..
Özetle söylemek gerekirse, efelik namusu beş para etmez hale gelmiş, ne zaptiyesi, ne jandarması bunlarla baş edememişti. İzmir’den Muğla’ya kadar her yere yayılan Rum çetecilerin bu saldırılarını bazı çiftlik sahipleri ile cemiyetler de destekliyordu. İşin içinde politika da vardı. Çevredeki Türkler çetelerin bu baskısından yılıp giderlerse bölgenin sahibi Yunanlılar olacaktı. Böylece Türk nüfusu azalacak ve topraklar azınlığın eline geçecekti. 
İşte bizim efeler “kır serdarı” olup gönüllü eşkıya takipçiliğine başladığında dağlardaki durum buydu.. Çakırcalı Mehmet’in “sicil kaydı” ise henüz temizdi.. 



Çakırcalı’nın adı ilk kez Ödemiş’teki bir cinayetle duyuldu. Cinayetin işleniş tarzı, meselenin bir namus meselesi olduğunu gösteriyordu. Rençber ile karısı bıçaklanmış, çırılçıplak yatıyorlardı. Kesilmiş kafaları göbeklerinin üzerine konmuştu. Bu cinayetle suçlanan Çakırcalı Mehmet, bir sabah Hasan Çavuş tarafından, Ayasuluğ köyünden elleri urganla bağlı olarak götürüldü..
Öldürülen kadın Çakırca’nın babalığı Hacı Efe’nin eski karısıydı. Rençber de Hacı Efe’nin yanında yanaşma iken kadını ayartmıştı.. 
Onu hapishaneye tıkmalarına rağmen cinayeti bir türlü üstüne yıkamadılar. Elde delil, belge yoktu. Hasan Çavuş bir gün onun evine gidip ortalığı kırıp dökmüş, anasını dipçikle dövmüştü. 
Böylece, önce hapisten sonra da zıvanadan çıkan Mehmet, Ödemiş istasyonunda tanıştığı Hacı Mustafa ile tanışacak ve onunla ölünceye kadar dost olacaktı..
Çakırcalı bir sonbaharda Bozdağ’a çıkıp ilk vukuatını işledi. Ardından da Hasan Çavuş’a bir haber yolladı : “Artık bu dağlar benimdir.. Cesareti korkunun koynunda görmüş, toprağa baş, yıldızlara düş sermişlerdenim.. Ateşler yakarım ateş böcekleriyle.. Sıra gelmiştir seni yakmaya..”
Böylece işe başlayan Çakırcalı’nın eylemleri Mabeyin’de dehşet uyandırmıştı. Çerkes ve Arnavut kıyımına başlamıştı. Arnavut Ramazan Efe ile sekiz adamını öldürmüştü. Hünkarın Çerkes ve Arnavut kulları intikam ateşiyle yanıyordu.
Sultan Hamid’den İzmir Valisi Kamil Paşa’ya, oradan Ödemiş, Nazilli, Aydın’a uzanan emirname ayrıntılıydı.. “Çakırcalı’nın ya ölüsü ya da dirisi..”
Boşnak Hasan Çavuş, “Ben vücudumu yedi mecidiyeye satmışlardanım” diyordu ve Çakırcalı’yı arıyordu. Nihayet Kaymakçı’da karşılaştılar.. Üç el silah sesi ve Martini Hasan Çavuş’un kafasında patladı. Babasını öldüren  korkusuz Boşnak da artık cezasını bulmuştu. Çakırcalı eğildi ve Hasan Çavuş’un elinin kenetlendiği tüfeği çekti aldı. Kabzası gümüş kakma işlemeli tüfek babasına aitti..

Saraydakiler onu yok etmek için Arnavut ve Çerkes müfrezesine Makedonya’nın baldırı çıplak ve gözünü kan bürümüş belalılarından da katıp, and içmişlerdi.. Sene 1899..
Sırma elbiseli, uzun püsküllü 40 tüfekçi kasaba kasaba dolaşıp onu arıyordu. Çakırcalı onları bir kahvede sıkıştırdı ve püsküllerini kesip bir torbaya doldurarak valiye şu telgrafı çekti : “Ödemiş’e gönderdiğin adamlar püskülsüz geriye iade.. Tafsilat postada..”
Çakırcalı’nın çetesi gittikçe büyüyordu. Kara Ali, Arap Mercan, Kara Hüseyin Mehmet, Küçük Osman ve Çoban Mehmet de ona katılmışlardı. 
Av sürüyordu.. 27 Arnavut, 3 Çerkes daha öldürmüştü.. 
Osmanlı Hükumeti’nin işi sıkı tutup Çakırcalı’nın işini kesin olarak bitirme harekatına girişeceği dönemde, ünlü Levanten ailesi Whittal’lar af konusunda nabız yoklamışlar ama olumlu sonuç alamamışlardı. Whittall, Çakırcalı’ya Kıbrıs, Malta ya da İngiltere’ye kaçmasını önermiş ama onu ikna edememişti. 
Bu arada bedeli 1.000 liraya çıkmış, Ödemiş duvarları onun vur emri ile kaplanmıştı..
Giderek şansı dönüyordu Çakırcalı’nın. Cevizalan çatışmalarında yakalanan “kızanları” Kara Ali, Recep ve Mehmet Efe, boyunlarına ip geçirilinceye kadar onu beklemişlerdi. 
İzmir Valisi, Çakırcalı’nın herkese ibret olacak şekilde cezalandırılması için, birliklerin tek bir elden komuta edilmesini sağlamıştı. Bunun dışında 24 karakol ile telefon bağlantısı kurulmuştu. İşin içine teknoloji girince “mertlik bozuldu.”
Müfrezeler, haberleşmedeki gelişmeler, jurnalciliğe verilen prim ve uzman komuta heyeti, artık Efe’nin sonunu hazırlıyordu. İlerideki yıllarda Teşkilat-ı Mahsusa’nın sorumlularından biri olacak olan Eşref Sencer (Kuşçubaşı) olayın içindeydi. Çakırcalı’nın evini yakıp, ağaçlarını da kestiren Eşref Bey, müthiş bir gerillacı olarak yıkıcı önlemler geliştiriyordu. 
Tüm bunlara rağmen Efe’yi öldüren zaptiye kurşunu değil, can dostu Hacı Mustafa’nın kurşunu olur !.. Çete ikiye ayrılıp mevzi aldığı ve müfrezeyle çatıştığı bir sırada olur bu olay.. Mevzilerin birisine Çakırcalı, diğerine Hacı Mustafa başkanlık etmektedir.. Çatışmanın kesildiği bir anda karşıda gördüğü bir karaltıya ateş eden Hacı Mustafa yanlışlıkla can dostunu vurmuştur.. Efe’nin son sözleri de ona olur : “Beni gömecek vaktiniz bile yoktur. Vasiyetimi iyi dinle. Son nefesimi verince ellerimi ve kafamı kesip bir yere gömün. Ayrıca göğsümün derisi de yüzülsün. Vücuduma bakıp da kimse tanıyamasın beni…”
Dediklerini yapsalar da müfreze başsız vücudu bulup katır sırtında Nazilli’ye götürür… Yıl 1911
Onu canlı iken asamadılar.. Öyleyse ölüyken asılmalıydı. Ayaklarından bağlayıp Hükumet Konağı kapısına astılar onu. Sonra da Nazilli’nin Yunus Ağa Mezarlığı yakınındaki Palamutluk’a gömdüler.. Mezarı, daha sonra üzerinden yol geçmesi nedeniyle, 1947 yılında, eniştesi Mehmet Akkaş tarafından Kayaköy Mezarlığına aktarılır..



KAYNAKÇA : 
MURAT SERTOĞLU, “Çakırcalı Mehmet Efe”, “Çakırcalı Mehmet Efe Nasıl Öldürüldü ?” ; ERGUN HİÇYILMAZ, “Başverenler Başkaldıranlar”     

Leave a reply:

Your email address will not be published.