604 ) BORÇ VEREN OSMANLI’DAN, BORÇ ALAN OSMANLI’YA

    

1574 ile 1595 yılları arasında Osmanlı tahtında oturan Üçüncü Murad’ın son yıllarında girişilen değişiklik denemeleri de vergi sorununa çözüm getirmemiştir. Özellikle tüccar zümresinin ve baskısının güçlenmesi, bu zümreden alınan resimlerin kaldırılması gibi ters kararlara yol açmış ; çapı ve devlete sağlayacağı geliri artmakta olan tüccar, daha dikkatle vergilendirilmesi gerekirken, bundan böyle vergi yükünden kurtarılmıştır..
Aynı yıllarda devlet dağıtım ve tüketimdeki rolünü de kaybetmekte, devletin görevlerine her gün artan ölçülerle yeni sermayedarlar ortak ve sahip çıkmaktadır. O dönemin önemli sorunu olan büyük şehirlerin iaşesi artık devletin elinden ve denetiminden uzaklaşmaktadır. Yiyecek fiyatları hızla yükseldiğinden, devlet, kadıların kararlaştırdığı narh uyarınca düşük fiyat vererek hububatı halktan zorla almaktadır. Ancak bu şekilde toplanan mal İstanbul’da madrabazların eline geçmekte, fahiş fiyatla satılmakta, hatta ; gemilere yüklenerek tekrar Anadolu’ya kaçırılıp karaborsaya sürülmektedir !..
Bütün bu güçlüklerin yanı sıra yabancıların Osmanlı ekonomisindeki yeri ve etkisi de gittikçe artmakta, ilerdeki bağımlılığın ortamını hazırlamaktadır. 
Lügat anlamı, “karşısındakinin hakimiyetini kabul etmek” olan kapitülasyonların ilki 1536 yılında Fransa’ya tanınmış, 1569 yılında ise yenilenerek genişletilmiştir. 1579′da İngiltere ile ticaret başlamış, 1582′de ilk İngiliz elçisi gelmiş, 1583′de de serbest ticaret izni almıştır. Bu arada ilgi çekici bir nokta, ilk İngiliz elçilerinin masraflarını İngiliz Hükumetinin değil, tamamen, ünlü “Şark Ticareti Kumpanyası”nın karşılamasıdır. Durum böyle olunca, kumpanyanın sömürebileceği kaynakları Osmanlı ülkesinde bulup çıkarmak elçilerin açık görevi olmuştur. 

Fransa ve İngiltere’den başka devletler de Osmanlılar ile ticaret anlaşmaları yapmakta, “akidnameler” almaktadırlar. Çok sayıda Fransız, İngiliz, Leh, Felemenk, Ceneviz, Venedik tüccarı bu yıllarda Anadolu’yu gezmekte, mal getirip mal götürmektedir. Ancak, yapılan ticarette taraflar eşit ekonomik güce sahip olmadıklarından, ticaretin genişlediği oranda yerli üreticinin şikayeti artmakta, yerli zanaatlar açıkça baltalanmaktadır. Yabancılar, Osmanlı Devleti’nin alicenaplığını göklere çıkarmakta, kendilerine tanınan önceliklerden yararlanarak memleketi sömürmektedirler. Osmanlı Devleti’nin iç ticaretine kimi yerli malın bir eyaletten ötekine geçmesi %12 ile %50 arasında resme tabi iken, kapitülasyonlar uyarınca yabancılar Türkiye’ye soktukları mallara yalnızca % 3 gümrük ödemektedirler. 
Yabancı tacirler, yerli işbirlikçilerin de nüfuzundan yararlanarak, 19. yüzyılda başlayacak klasik sömürge ilişkilerinin temellerini atmakta ; hatta durumu sağlamlaştırmak için kendi felsefelerini ve mezheplerini de memlekete sokmaktadırlar. Bu konuda Fransızların Papa ile beraber yürüttükleri ilginç çabalar vardır : 1600 yıllarında Katolik Cizvit papazları İstanbul’a, Selanik’e, İzmir’e, Sakız ve Nakşe adalarına gönderilmişlerdir. Fransa’nın ve Papa’nın amacı, bir yandan Osmanlı Ortodokslarını Katolikliğe çekmek, bir yandan da iki mezhebin barışmasını sağlamaktadır. Fransa’nın ve Papa’nın Türkiye’de yeni işbirlikçiler yaratmaları, tutanaklara sahip olmaları umulmaktadır..

       

XIV. Louis zamanında hayli güçlenen Katolik propagandası daha önceki tarihlerde başlamıştı : Özellikle Papa V. Sixtus (1587) döneminde Batı Trakya’da Cizvit papazları ; imparatorluğun doğusundaki Osmanlı Hristiyanlarına ise (Ermeniler, Melikiler, Yakubi ve Keldaniler) özel Papalık heyetleri gönderilmişti. Amaç, bu insanları Katolik yaparak üzerlerinde nüfuz yaratmak, Vatikan ve Fransa için bir köprü başı kurmaktı. Nitekim bu çabalar sonuç vermiş ve Osmanlı topraklarında çok sayıda Katolik manastırları açılmıştı.
Gelişen Batı sermayesi, gözünü diktiği Osmanlı ülkesinde artık bütün hazırlıklarını tamamlamak üzeredir..
Bütün bunlar olup biterken devleti içine alan mali cendere gittikçe daralmaktadır. Devlet ekonomik görevlerini yitirmek üzeredir. Düzen ve kurumlar artık soysuzlaşmıştır. Son çare olarak siyasal nedenlerin de etkisiyle, evkaf gelirlerinin çoğu 1622′de hazineye alınmış ama bundan da olumlu sonuç çıkmamıştır. Geleneksel düzenin bu çok önemli unsuru, kaynaklarının kurumasından ötürü zaten çökmek üzeredir.. Henüz tükenmemiş kaynakların da bir bölümü hazineye alınınca, yüzlerce sosyal hizmet kurumu kapanmaya mahkum edilmiştir..

     

1787 yılında Rusya’ya yeniden savaş ilan edildiğinde, devlet iflasın eşiğine gelmiştir. Önceleri olduğu gibi bazı zenginlerin, görevden uzaklaştırılan bazı vezirlerin malına ya da mirasına el koyarak ordu açığının kapatılmasına artık imkan kalmamıştır. Padişah, mali bunalım karşısında, devlet büyüklerinden iane toplanmasını, bir çeşit iç borçlanmaya gidilmesini düşünmektedir. Ancak bu yolda da başarı sağlanamayınca, Osmanlı zenginlerinden ümidi kesen Birinci Abdülhamid “Cenab-ı hak layıklarını versin” diyerek Şeyhülislamdan fetva alacak ve “dış borçlanma”yı tarihimizde ilk kez deneyecektir..
İlk teşebbüs, Felemenk’ten para alınması şeklindedir. Borç karşılığında bazı ürünler verilecek, daha sonra borcun tamamı ödenecektir. Felemenk elçisiyle konuşulmasına rağmen bu borçlanma gerçekleşmemiştir. “Borçlanmaya karşılık verilecek ürünlerin çoğunun iltizam suretiyle zorba ayan takımı elinde bulunmasından dolayı bu ayanların borçlanmaya karşı ürünlerin fenasını devlete verip iyisini tüccara satacakları, böylece Felemenk ile ihtilafa düşeceğiz,” düşüncesiyle isteğini Felemenk devletine resmen iletmeden, kararından dönmüştür. 
Ancak, mali sıkışıklık devam etmektedir. Üçüncü Selim, amcasının başaramadığını gerçekleştirmek üzere İspanya elçisine başvurmuş, fakat isteği reddedilmiştir. Osmanlı Devleti artık nazının geçtiği her yerden borç aramaktadır. Sırasıyla Fas Sultanı’ndan borç isteminde bulunulmuş, Cezayir ve Tunus yoklanmış, fakat hepsinden olumsuz cevaplar alınmıştır. 
Bu ümitsiz durumda son çare olarak değerli madenlere el konulmasına karar verilmiştir. 1788′de Vezirler, ulema ve halk “kadın ziyneti ile altın ve gümüşlü silah dışındaki” bütün altın ve gümüş eşyayı darphaneye teslim etmeye çağrılmıştır.. Saraydaki değerli malları da gözden çıkaran padişah, eritilecek madenlerle yeni para çıkarmak ve devlet ihtiyaçlarını bir karşılamak umudundadır..
Avrupa sanayi devrimine başlarken Geri Kalmış Türkiye’nin iyi niyetli devleti, zenginlerden de kıymetli madenleri toplamak için, “kadın ziyneti ile altın ve gümüşlü silahdan maada altın ve gümüş eşyanın şer’an haram olduğuna dair” Şeyhülislamdan fetva almakla meşguldür !..



Leave a reply:

Your email address will not be published.