602 ) SULTAN ABDÜLAZİZ’İN ÖLÜMÜ…

    

Tahttan indirildikten sonra Topkapı Sarayı’na gönderilen Abdülaziz’e, Üçüncü Selim’in öldürülmüş olduğu daire verilmişti. Üçüncü Selim ve Dördüncü Mustafa’nın tahttan indirildikten sonra bu sarayda öldürüldüklerini, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın kendisine sonsuz kin beslediğini gözönüne alan Abdülaziz, öldürüleceğine inanmaya başlamıştı. Bu korku, intihar düşüncelerine yol açıyordu. Mehmed Memduh’un “Mir’at-ı Şuunat /Hal’ler İclaslar”ına göre, “Beni Sultan Selim gibi burada imam etmek isterler,” “Bundan böyle benim hayatım fitneye yol açacak, bir parça zehir bulamaz mısınız ?” gibi sözler söylüyordu..
Sonunda Beşinci Murad’a mektup yazarak başka bir yere gönderilmeyi rica etti ve Ortaköy-Beşiktaş arasındaki Fer’iye Sarayı’na götürüldü. Ancak, bu yeni hapishanesinde de korkularından sıyrılamadı.. 
Fer’iye Sarayı’na götürülmesinin üçüncü günü, odasında bilekleri kesilmiş olarak ölü bulundu. Mabeyinci Fahri Bey olayı şöyle anlatıyor :

“…‘Ben abdest alacağım,’ dedi. ‘Pek güzel Efendim’ dedim. Yanında yine hazinedarlar olarak, ben yine merdivende bulunduğum yere inip oturdum ve bir müddet durduktan sonra sofadan merdivene nazır tırabzana dayanmış olan hazinedarlardan Kevser namında bir hazinedar bana acele yukarı çıkmamı işaret etti. Hemen yukarı çıktığımda Efendimizin bulunduğu odanın kapısını kapalı buldum. Valide Sultan ile hazinedarlar ve diğer kalfalar oda kapısının önünde idi ve kadınefendiler de bulunuyorlar idi. Kapının önünde bulunanlara sorduğumda Efendimizin sakalını düzeltmek için el aynasıyla makas istediğini ve üçüncü hazinedar Ebrukeman Kalfa’nın Valide Sultan’ın emriyle verdiğini ve Valide Sultan’ı yanından çıkarıp odanın kapısını hiddetle kapadığını söylediler. Efendimizin alışkanlığı üzere aralıkta sakalını düzeltmek için ayna ve makas ve cımbız gibi şeyler isteyip kullandığı hepimizce biliniyor olsa da, Efendimizin böyle üzgün bir durumda iken validesini odadan çıkarıp odanın kapısını hiddetle kapaması hepimizi meraklandırdı. O sırada cariyelerden biri koridordan gelip içerideki odanın köşe penceresi önünde Efendimizin oturmakta ve sakalını düzeltmekte bulunduğunu gördüğünü haber vermesiyle Valide Sultan bana hitaben ‘haydi gidip biz de bakalım’ dedi..
“Birlikte gidip baktığımızda gerçi Efendimizin oturduğu odanın köşe penceresi görünüp kendilerini pencere önünde göremediğimizden Valide Sultan ‘ihtimal ki kızların baktıklarını hissederek çekilmiştir’ dedi. Valide Sultan ile birlikte odadan çıkıp koridordan gelirken Efendimizin kapısı önünde bulunan hazinedarların feryat ederek oda kapısından içeriye girmekte olduklarını gördük. Biz de Valide Sultan ile koşarak gelip odadan içeriye girdiğimizde sözü geçen odanın deniz tarafından sağ köşesindeki pencere önünde bulunan köşe minderi üstünde, yastığa dayanarak sağ tarafı üzerine yatmakta, minderin önündeki yerlerin kan içinde kalmış olduğunu, sol kolundan hızını almış olan kanın aktığını ve gözlerini gülümseyerek açıp kapatmakta olduğunu gördüğümüzde, Valide Sultan hemen oğlunu kucaklayıp ağlamaya ve bağırmaya başladı ve ikinci hazinedar da ayaklarına sarıldı..
“O sırada hazinedarlar bağırarak birbirlerine ‘ah, ne için makas verdiniz’ dediklerinde ‘böyle yapacağını bileydik hiç verir mi idik’ diye söylenmekte idiler. Bir taraftan oda içinde bulunanların ve diğer taraftan koşup gelenlerin ah u figanlarına can dayanmadığı gibi, bu son derece sıkıntılı keder halini gereğince tanımlamaktan acizim..
“Ben bir gün evvel karakolda iken orada İzzet Bey ile zırhlı kumandanı Arif Paşa’nın  hekim lafını ettiklerini, bir karacı ve bir de denizci olmak üzere doktor tayin ettiklerini işitmiş idim. Efendimizin yanında bulunan kadınlara kanın durdurulması konusuna bakmalarını tembih ederek karakolda hekim bulmak düşüncesiyle hemen çağırmak üzere odadan çıkıp koşarak Çırağan Sarayı yönünde bulunan daireler tarafındaki kapıya vardığımda kapı kapalı olup kapıya vurarak açılmasını ihtar ettiğimde açmamak istedilerse de olan biteni anlattığımda orada hazır bulunan nöbetçi subayı hemen anahtar ile kapıyı açtı. Yanında iki nöbetçi asker vardı. Ben kapıdan çıkıp karakola koşarken rıhtımda İzzet Bey’e rastladım. Yanında birtakım askerler vardı. Olayı anlatıp doktor sorduğumda, ‘Doktor moktor yoktur’ dedi..
“Bir yandan da Sultan Aziz’in dairesinden yükselen çığlıklar yeri göğü sarmıştı. Bu sırada dairenin bazı pencerelerinin camları da kırılınca, İzzet Bey, askere silahlarını pencerelere doğrultmalarını emretti. Koşarak yanına gittim. ‘Ne yapıyorsun, emri geri al’ dedim. Sözüme uydu ve emri geri aldırdı. Bu defa da karakol tarafındaki kapıyı anahtarla açtırıp askeri silahlarıyla içeri sokmaya çalışırken yetiştim, ‘Ne yapıyorsun, silahları bıraktır’ dedim. Böylece tüfekler ve kasaturalar kapıda bıraktırıldı. 
“Askerler içeriye girdiler. Ben de birlikte girdim. Bu sırada kalfaların askerin üzerine hücum ederek dövüşmeye başladılar. Dairede olanların çoğu Efendimizin yanına gelmiş olduklarından, çok kalabalıktı ve bağırışların, feryatların haddi hesabı yoktu.. Bu durumda güçlükle merdivenden çıkıp ta Efendimizin bulunduğu odanın kapısına vardığımda uğursuz haberi aldım.. Artık dayanamayacak durumda olduğumdan içeri girmedim. O sırada askerler kadınları ayırarak diğer bölüme nakletmekte ve gürültüyü önlemeye çalışıyorlardı..”

    

“Tarih Konuşuyor” dergisinin Haziran/1964 tarihli 5. sayısında, “Sultan Aziz’in İntiharını Mah-ı Melek Kalfa Anlatıyor” başlığıyla çıkan yazıda, görgü tanığı olan bu saray kalfasının Kuşçubaşı Eşref Bey’e anlattıkları aktarılmaktadır.. Ağızdan ağza aktarılmış, sonunda yazıya geçirilmiş bu anlatımın altı çizilecek cümleleri şunlar :

“(Kapı kırıldıktan sonra) Biz içeriye girerken Sultan Aziz’in yüzü bizden yana idi. Yatağında yatıyordu ve bizi görünce diğer tarafında bulunan duvara doğru bütün vücuduyla dönerek yüzünü duvara çevirdi. Bu esnada yatağın içini, kurbanda kesilen bir koyundan daha çok kanlar içinde gördük, feryat figanlar. Padişahımızın üstüne kapanarak biçare Efendimizi didiklemeye başladık (..) Oldukça zaman geçti. Kan hala akmakta idi. Nihayet uzun şapkalı bir doktor geldi. Hemen çarşaf içine aldırttı. Ne hikmet bilmiyorum, koridora çıkarın, dedi. 
Koridora çıkartılırken Efendimiz daha sağdı. Konuşmuyordu, baygın gibiydi. Fakat nefes alıyordu. Koridora çıkartıldıktan sonra dikkat ettim, hiç hareket ve nefes kalmamıştı..”




KAYNAKÇA :
(Hazırlayan : BEKİR SITKI BAYKAL, “İbretnüma-Mabeynci Fahri Beyin Hatıraları ve İlgili Bazı Belgeler”)            

Leave a reply:

Your email address will not be published.