594 ) OSMANLI’DA SOSYAL GÜVENLİK KURUMLARI…

    

Osmanlı yönetiminde ferdi korumaya, kapsamaya yönelen devletçiliğin doğal bir sonucu olarak sosyal güvenlik kurumları ve “vakıf” sistemi çok gelişmiş, yaygınlaşmıştı. 
Devlet, öğrencilere, memurlara ve fakirlere bedava yemek dağıtan imarethaneler, hastaneler, mescitler, medreseler, hanlar, kervansaraylar yaptırıp onların gelirini sağlamaktaydı. Dinsel fonksiyonun yanı sıra bir çeşit sosyal yardımlaşma, toplanma ve dayanışma aracı olan camiler de bu sosyal kurumların içinde önemli yer tutmaktaydı. Günümüzdeki kamu hizmetlerini andıran bu sosyal güvenlik kurumları “devlet eliyle kurulmuş olup devlet geliriyle işleyen, fakat idari ve mali bakımdan muhtar ve özel bir statüye sahip” idiler. Devletin sosyal düzeninde çok önemli yeri olan bu kurumlar toprak rejimiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Hemen hepsi bir vakıf niteliği taşıyıp, kendilerine ayrılmış belirli kaynakların geliriyle görevlerini yerine getirebilmektedir. 
Örneğin, Fatih İmarethanesi’nin 1480-1490 yılının muhasebe bilançosunda belirtildiğine göre, yıllık geliri olan 1.500.611 akçenin kaynakları şöyledir :

255.233 akçe : İstanbul’daki 12 hamam ve bazı arsaların kiraları.
433.698 akçe : İstanbul’daki 8.667 Hristiyan ve Musevi’nin cizyeleri.
  88.460 akçe : Bazı zirai mahsullerin satışı.
737.220 akçe : Çorlu, Tekirdağ, Ereğli ve Kırklar-ili bölgesinde 57 köyün mahsulü.

Görüldüğü gibi, bu en büyük imarethane gelirinin yarısı, belirli miri toprakların vergilerini doğrudan doğruya bu vakfa ödemeleriyle sağlanmaktadır. Vakıf sistemi, mülkiyeti devlette olan toprağın geliriyle işlemektedir. Mülkiyetin el değiştirmesi ya da amacının saptırılması durumunda, vakıfların kaynağı kurumaya mahkumdur. 
Vakıf kuruluşlarının sayısı ve onlara ayrılan gelirin büyüklüğü bu kurumların önemini ortaya koymaktadır. Ancak şunu belirtelim ki, vakıf sistemi Osmanlı öncesinde de gelişmiş durumdadır ; Anadolu Selçukluları’nın son döneminde, yani 13. yüzyılda, devlet çeşitli yardımlaşma kurumlarını işletmekte, yenilerini yapmaktadır. Örneğin 1250’de Kayseri’de, 1217’de Sivas’ta, 1230’da Konya’da, 1235’de Çankırı’da, 1228’de Divriği’de, 1266 yılında Amasya’da, 1272 yılında Kastamonu’da ve 1275’de Tokat’ta muazzam hastaneler yaptırılmıştır..



Osmanlılar kerim devlet’in, halkı düşünen, koruyan devletin bir sembolü olan vakıf sistemini görülmemiş çapta büyütmüş ; vakıf kurup yaşatmayı kendilerine temel görev edinmişlerdi. 1530-1540 yılları arasında yapılan “nüfus ve vergi tahriri”nde belirtildiğine göre, Kastamonu, Alaiye, Teke, Hamid ve Karahisar-ı Sahib Livaları dahil, bütün Batı Anadolu sancaklarını içine alan o zamanki Anadolu Eyaletinde sağlanan tüm gelirin % 14′ü vakıflara ait olup bu kanaldan kamu hizmetlerine, din ve hayır işlerine yönelmektedir..
Bu dönemin Anadolu Eyaletinde 45 imaret (aşevi), 342 cami, 1.055 mescit, 110 medrese, 626 zaviye, 75 büyük han ve kervansaray işletilmekte ; 7 binden fazla kamu hizmeti görevlisi ve öğrenci vakıf yoluyla maaş almaktadır. 

Bazı imarethanelerle ilgili belgeler bu son derece ayrıntılı ve düzenli sosyal kurumların çalışmaları hakkında ilgi çekici örnekler getirmektedir. 
1500 yıllarında Fatih İmarethanesinde her gün 1650 kişiye bedava yemek verilmektedir. Bunların çoğu öğrenci, Fatih vakfının diğer bölümlerinde çalışan doktor, öğretmen gibi memurlar ve yolculardır. Ancak bu resmi rakamın dışında fakirler ve dul kadınlar da imarethaneden yemek alabilmektedir. Buradan yararlanan fakirlerin sayısı belli değildir. Ancak bazı kuruluşlarda 1400 fakire ekmek verildiği tahmin edilmektedir..
İmaret hesapları vakıflarda işlerin ne kadar düzenli yürütüldüğünü göstermeleri bakımından ilgi çekicidir. Gerekli maddelerin nereden, ne miktarda geleceği, bunların değeri, verilecek yemeğin niteliği, cuma ve bayram “mönüleri” hep önceden planlanmış, para dikkatle harcanmış ve hesaplar tutulmuştur..
Fatih imaretinin günlük yemeklerinde ise herkese pilav ve tam parça, 80 dirhem ağırlığında et, bir somun ekmek, bazen çorba vb. verilmektedir. 160 kişilik misafirhanenin yemek listesi daha lükstür : “Paça, zerde, ekşi hoşaf, turşu” günlük yemeğe eklenmektedir..
Fatih vakıfnamesinde yolcularla ilgili olarak “fakir zengin herkesin güler yüzlü karşılanıp itibar göreceği”, her türlü istirahatlerinin ve hayvanlarının bakımının sağlanacağı belirtilmekte ; “her yolcunun gelir gelmez 50 dirhemlik süzme bal ve 100 dirhemlik bir fodla ikramiye açlığının giderilmesine” çalışılacağı eklenmektedir. 

Bu sözü edilen ve olumlu özellikleri taşıyan vakıflar ; bunların yanı sıra istismara son derece elverişli bir durum da yaratmışlardır. İmparatorluk eski kuvvetinden ve düzeninden kaybettikçe, bu durumun istismarı da artacaktır.. 
Vakıfların ikinci olumsuz sonucu, “mürtezika” tabir edilen bir zümreyi alabildiğine genişletmesidir. Mürtezika, ekonomiye bir katkıda bulunmadan, emek sarf etmeden devletin sağladığı imkanlarla geçinenlerden ; ya da aşırı ölçüde şişirilmiş kadrolarda hayır niyetiyle kendilerine yer verilmiş kişilerden oluşmaktadır..
“Mürtezika” zümresinin en yaygın olduğu alan, vakıflardır. Vakıfların dinsel görevli kadrosu, görülmemiş ölçüde ve gereksiz olarak şişkindir. Vakıf yaptıranlar, hayır olsun diye çok sayıda dinsel görevliye buralarda yer vermiş, onlara ücret bağlatmıştır. Vakıf yöneticilerinin istismarıyla ayrıca genişleyen bu “asalak” zümre, köylünün emeğine vakıf aracılığı ile ve hiçbir şey yapmadan sahip çıkan büyük bir kalabalığı meydana getirmiştir..      




KAYNAKÇA :

(Ömer Lütfi Barkan, “İmaret Siteleri, Fatih Camii ve İmaret Tesisleri”) 
(Yılmaz Öztuna, “Türkiye Tarihi”)
(İsmail Cem, “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi”)

Leave a reply:

Your email address will not be published.