583 ) İSTİBDAT DÖNEMİNDE BİR KIŞ GECESİ !…

      

1888 doğumlu gazeteci-yazar Refik Halid Karay’ın, “Pek İyi Hatırlarım” başlıklı kitabında yer alan, çeşitli gazetelerde yayınlanmış yazılarından birini paylaşıyorum.. Paylaşacağım bu yazı, 28 Kasım 1954 tarihli Zafer gazetesinde yayınlanmış..

Kış gelince çocukluğumun kışlarını, bu arada -acayipliğini- hala unutamadığım ve tesirinden kurtulamadığım, selamlıktaki kış toplantılarını hatırlamaktan kendimi alamam..
Misafirler akşam yemeğinden sonra gelirlerdi ; orta halliler ellerinde taşıdıkları kapanıp açılır, ufacık, cebe sığacak boyda muşamba fenerleriyle, büyükler uşağın önde çektiği iki mumlu, kocaman cam fenerlerle !..
Sokakların çoğunda ya petrol lambaları yahut havagazı yanardı. Ama aydınlatılmamış olanları olduğu gibi, su ve çamur dolu çukurlara da rastlanırdı. Bastığı yeri görmek herhalde daha ihtiyatlı bir hareketti. Ayrıca bekçilerle polisler fenerli adamdan şüphelenmezlerdi. Sonra uşağına fener çektirerek gitmek haysiyetli bir şeydi..
Bizim eve devamlı gelenler arasında bir Hacı Hafız Efendi vardı ki Şehzade Camii imamlarından olduğu için sarıklı idi, kürk giyerdi. Sikkeli bir Mevlevi dervişinin de tabiatıyla sırtında aba bulunurdu. Öbürleri bildiğimiz sivil elbiseli memurlardı..
Toplanırlardı da ne olurdu ? Hemen hiçbir şey.. Çünkü çok defa karşılıklı otururlar, susarlardı. Bu uzun susmalar esnasında babamın iri kehribar tesbihi devamlı takırdar, hafız efendinin ufak taneli kuka tesbihi sessiz sedasız, fakat durup dinlenmeden incecik, tertemiz parmakları arasında dönerdi. Odadakiler bu takırtıyı dinleyip o hareketi seyre dalmış vaziyette kımıldamadan beklerdi..
Derken hiç sebepsiz, odanın bir tarafından derin bir ses duyulurdu :

“Elhamdülillah ! Haza min fadli Rabbi !..”

Bu, tok karnın, sıcak odanın ve sükunetli hayatın Cenabıhakk’a içten gelen bir teşekkürü idi. Ben şaşardım ; ötekiler hiç işitmemiş gibi yaparlar, yani o yüksek sesle edilen duayı gayet tabii bulurlardı. Nihayet sükutu babam bozardı :

“Hava karayele çevirecek galiba..”
“Mümkün efendim, akşam ezanında kargalar telaşlı telaşlı haykırıştılar..”
“Martılar da dolaşıyordu havada..”
“Eh, mevsim hükmünü yapmalı ki, yümn-ü bereket görelim..” 

Tekrar sükuta dalarlardı, gene tespih takırtısı ve imam efendinin parmak işletmesi !.. Dışarıdan satıcı sesleri aksederdi : Gece simiti, boza, harup satanların ne makamı, ne tonu değişmeyen, kimi simit kadar gevrek, kimi boza kadar koyu ve ağır, sonuncusu da harup, keçiboynuzundan yapılan nefis bir şerbetti ve poturlu, keçe külahlı, çoğu sarışın ve yakışıklı Arnavut çocukları satardı, taze ve tatlı seslerdi bunlar !..
Bu sırada uşak şurup dolu bardakların dizildiği bir tepsi ile odaya girerdi. Asıl o zaman, şuruplar içilince siz“Elhamdülillah”ları bir dinleyiniz !.. Şu var ki dudak şapırtısı duyulmazdı ve tekrar konuşma başlardı :

“Vezneciler’deki makineci Salim’in dükkanına bir alet getirmişler, insan sesi veriyormuş. Bir İngiliz, makinenin içinde kah kah gülüyormuş ama ortada İngiliz filan, kimse yokmuş..”
“Olamaz efendim, işin bir hile tarafı vardır..”

İşte fonograf icadı hakkındaki sohbet bundan ibaret !.. Sükuta geri dönüş !.. Soba gürlüyor. Karga ve martı ile kurulmuş meteoroloji tahmini muhakkak doğru çıktı, hava karayele döndü..
Tın ! Tın ! Tın !…
Konsol üzerindeki antika Leroy markalı saat üçü vuruyor. Ezan saatiyle üç, o mevsimde garbi saatin ancak sekizidir.. Karşı yakadaki Beyoğlu eğlenceye hazırlanıyor. Cadde kalabalık, ışıl ışıl ve kadınlı !..
Bu tarafta ise el ayak çekilmiştir. Zira Ramazan ayında değiliz. Bekçi sopaları da kaldırım taşlarına vuruyor, hem de fasılalarla üçer kere.. Bekçilerin meraklısı saat başlarını sabaha kadar sopa darbeleriyle ilan eder, bizim mahalleninki onlardandır. 
Artık misafirler kalkıyor. Aşağıdaki avluya uşaklar hepsinin galoşlarını, kunduralarını yıkayıp tertemiz bir kenara dizmişlerdir. Fenerler de hazırdır, mumları yakılmıştır..
Sabah ola, hayır ola !.. Herkes evinin yolunu tuttu. Pencereden bakıyorum : Fenerler sokağın yağmur suyu ile dolmuş çukurlarını yer yer vurarak ışıldatıyor ; ıslak kaldırımlarda muşamba fenerlerin menevişli akisleri uzana yayıla, toplana darala uzaklaşıyor.. Ne tatlı sohbetti o !.. O ömürler işte böyle geçerdi.. 

Acayipti bu toplantılar fakat hoştu doğrusu. Münakaşasız ve hareketsiz geçerdi. Yüksek sesle kimse konuşmazdı, ne de acele ederek.. Kati lüzum olmadıkça da kimse yerini değiştirmezdi. Ayak ayak üstüne atılmazdı, esnemeler gizlenirdi. Bilhassa gizlenen, insanın kafasından geçen öz fikri idi. Sadece yer ve zaman uygun, büyüklerinkine de uygun, büyüklerinki de padişahınkine uygun ise konuşulurdu.. 
En zararsız sohbet yemek bahsiydi ; “yıldız şehriyesi”ni söze karıştırmamak şartıyla !.. 
Düşünüyorum da bendeki iyi ve seçkin yemek merakının çocuklukla gençlik arasında dinlediğim istibdat devri sohbetlerinden geldiğine hükmediyorum. En zararsız konu bu idi ve pek az para ile pek iyi yenilip içildiğinden, mutfak sohbetleri rejim aleyhine bir gösteri şeklini alamıyordu..
Onun içindir ki Türk mutfağının geliştiği bir devir de Abdülhamid saltanatı zamanına rastlar. Bu devrin peynir ekmeği bile bambaşka lezzette idi. “Hürriyet” sözünün tadından yoksun olan diller hiç değilse yemeğin tadını alıyordu !..    



Leave a reply:

Your email address will not be published.