577 ) İSLAM VE BİLİM..

    

8. yüzyıldan itibaren şahlanan Müslümanlık 9. yüzyılda bilhassa Halife Al-Ma’mun’un “Beyt-ül Hikma” adı verilen Bağdat Akademisi’ni kurmasıyla birdenbire uygarlığın yeni taşıyıcısı rolünü üstlendi. Müslüman ülkelerin uygarlığın gelişmesindeki rolü yakın zamana kadar yalnızca Yunan eserlerini Arapçaya çevirerek bunların saklanmasını temin etmekten ibaret gibi gösterilirdi. Bu çok yanlış bir değerlendirmedir… 
Örneğin Müslüman coğrafyacılar, denizci ve tüccarların tecrübelerine dayanarak Hint Okyanusu’nun Batlamyus’un sandığı gibi kapalı bir deniz olmadığını da biliyorlardı. Tüm bu düzeltmeleri, ayrıca Güney Asya’da dolaşan kervanların getirdiği bilgileri haritalarına işleyen Müslümanlar MS 833 yılı civarında Eski Dünya’nın bugünküne epey benzeyen bir haritasını üretmeye muvaffak olmuşlardı. 
Tabii Müslümanların başarıları sırf coğrafya ile sınırlı kalmamıştı. Denebilir ki jeoloji hariç tüm doğa bilimi dallarında öğretmenleri olan Yunanlıları fersah fersah geçtiler. Teknolojide başardıkları ise bugün bile bizleri hayretler içinde bırakmaktadır. Enfes ve karmaşık su saatleri, sayısız otomatik savaş aletleri, değirmenler, hatta bugünkü fotoğraf makinesinin atası olan camera lucida bile icat ettikleri aletler arasındaydı (aşağıda)..

Sonra ?.. Sonra Müslümanların başına da Yunanlıların başına gelen geldi !.. 
Akıl, vahiy karşısında ikinci dereceye itildi.. Din, bilimin önüne geçti.. Ancak Yunanlıların başına gelen, önce giderek cahilleşen bir Roma’nın Yunan bilimini artık anlayamaz hale gelmesi, daha sonra da kuzeyden Roma içlerine akan barbarların sonunda devlet ve cemiyet yönetimine hakim olmalarıydı. Hristiyanlık bu cahillerin egemenliği sayesinde taht kurdu, cahillerin çocukları cehaletten kurtulunca da gücünü giderek kaybetti. İslam tarihinde dinin bilimin önüne sıçrayarak bilimin gelişmesine engel olmasının ise batıdakinden tamamen farklı bir nedeni vardır. İslam’da bilimi öldüren cahil yobazlar değil, tam tersine son derece iyi yetişmiş ve fevkalade zeki felsefecilerdir. 
İslam’da ve bilhassa Sünni geleneğinde bilim karşıtı hareketin genellikle Abu’l Hasan el-Aşari ile başladığı iddia edilir. El-Aşari, İslam doğa bilimlerinin büyük bir sıçrama yaptığı 9. yüzyılda yaşadı. El-Aşari’nin felsefesinin en temel fikri, nedenselliğin Tanrı’dan bağımsız olarak savunulamayacağı idi. 
Bu tasavvurda kainat her parçası bir diğerine bağlı olarak çalışan muazzam bir makine olarak değil, her bir atomu Tanrı tarafından ayrı ayrı yönetilen birbirinden temelde bağımsız parçacıklardan oluşan devasa bir yığın olarak görülüyordu. 
İslam uygarlık ve bilim tarihçisi Seyyed Hossein Nasr, daha sonra batıda Leibniz’in felsefesinde karşımıza çıkacak olan bu yorumun Arap düşüncesinin karakteristik olarak dünyayı tek bir süreklilik değil, pek çok süreksizlik olarak tasavvur etmesinden kaynaklandığını söylüyor. 
Bu belki de çölde vahadan vahaya koşarak yaşamanın verdiği ruhsal bir eğilimdir. 



El-Aşari felsefesinin (belki de tüm İslam felsefesinin) doruk noktası 11. yüzyılın büyük düşünürü Abu Hamid Muhammed al-Gazzali’dir.. El-Aşari’yi izleyen al-Gazzali, nedenselliğin felsefi olarak temellendirilemeyeceğini, bu nedenle de evreni akılla izah etmenin mümkün olamayacağını söylüyordu. Kendisine nedenselliğin izahının güçlüğü konusunda katılabiliriz. Ama buradan çıkardığı, “akıl ile olmuyorsa, o zaman vahiy temel alınmalıdır” fikrine katılmak, vahiynin de temellendirilmesinin mümkün olmaması dolayısıyla imkansızdır..
Al-Gazzali’ye Kadiz Kadısı İbn Rüşt’ün verdiği meşhur cevap da ne yazık ki tatmin edici değildir. Felsefi açıdan 11. yüzyılda İslam aleminin batısı, doğusunun ardında kalmıştı. Ancak Al-Gazzali’nin tartışmaya sürdüğü problemin felsefenin belki de en zor problemi olduğu ve içinde bulunduğumuz yüzyıla kadar da tatmin edici bir çözüme kavuşamadığını vurgulamak gerekir. İbn Rüşt, al-Gazzali’ye cevaben aklın (idrakin) nedeni bulacağını iddia etmekten ileriye bir şey söyleyememiştir ki, bu tamamen Aristoteles’in iddiasıdır..  Halbuki al-Gazzali’nin tezine karşı iki değişik tez ileri sürülebilirdi. Birincisi, al-Gazzali’nin iddiasının da problemi çözmediğine, sadece çözümü varlığını asla kesin bilemeyeceğimiz hayali bir tanrının sırtına attığına işaret etmekti. Eğer her şeye kadir bir tanrı yoksa, problem de çözülmemiş olarak kalmış oluyordu. Yok eğer bir tanrı varsa ve bu tanrı doğayı onu yöneten yasalarla birlikte yaratmışsa, bu yasaları bulmaya çalışmak, nedenselliği o yasalar çerçevesinde irdelemek gerekiyordu. Tanrı insana akıl ve idrak kabiliyeti verdiğine göre, herhalde bunların bir yerde faydalı olması gerektiğini düşünmüş olmalıydı. Aklın tanrının büyüklüğünü ve eserinin idrak ve takdir etmekten daha yüce ne gibi bir görevi olabilirdi ?.. Bu da al-Gazzali’ye karşı öne sürülebilecek ikinci bir tez olarak düşünülebilirdi. 
Ancak bu iki tez de ileri sürülmedi -en azından açıkça ortaya çıkmadı- İslam kültür çevresinde. Al-Gazzali’nin çağdaşı ve hiç kuşkusuz İslam dünyasının çıkarabildiği en büyük dahilerden olan matematikçi ve astronom Ömer Hayyam’ın aklından her iki tezin de geçmiş olduğunu rubailerinden tahmin edebiliyoruz.. 
Fakat İslam alemi ve bilhassa Sünni toplum Hayyam’ın değil, al-Gazzali’nin peşinden gitti.. 13. yüzyıla gelindiğinde İslam dünyasının da bu nedenle doğa bilimlerinde barutu tükenmişti…  

Leave a reply:

Your email address will not be published.