571 ) ADAB-I MUAŞERET !…

    

 Görgü kuralları yerine eskiden adab-ı muaşeret denirdi. “Muaşeret”, birlikte yaşama, geçinme anlamına gelirken ; edep sözcüğünün çoğulu olan adap, terbiye, yol, yöntem anlamına gelmektedir. Edep iyiye, güzele davet anlamını içerdiği gibi, düğün yemeğine çağırmak anlamını da içerir. Yani görgü, öncelikle yemesini, içmesini, konuşmasını bilmek demektir. Adap, içerdiği yaşam biçimi ve edebiyat anlamlarıyla Osmanlı bürokratının niteliklerinden biri haline gelmiş, defterdara veya nişancıya bağlı dairelerden birine ve dolayısıyla bir hamiye intisap eden (bağlanan) katiplerin, bir gün vezirlik rüyası görebilmesi için, güzel yazı yazmak yanında Türkçe ile birlikte Arapça, Farsça, din, tarih, coğrafya bilgileri kadar belirli eserleri ve özellikle üç dilde de edebiyatı iyi bilmesi zorunluluğunu ifade etmiştir. Osmanlı klasik çağının Osmanlı kültür ve kimliğini yaratan en önemli unsurlardan biri işte bu “adap sahibi” kalemiyye sınıfı olduğu gibi, Osmanlı yenilenmesinin ve Tercüme Odası ile meşrutiyetçi kuşakların babası da aynı dairelerin yarattığı ortamdır. 
 Halk ; inançları, görenekleri ve görgüsüyle, kullandığı eşyayla, batıl inanç, taassup ve ilkel bir düzeye ait donanım içinde kabul edildiğinde, görgü kuralları modernliğin, seçkinlerin, aydınların yaşam biçimini belirler olmuş ve kültür ve ahlak tartışmalarını da içerir hale gelmiştir. Alafranga / Frenk usulü, Tanzimat ile başlayan bir yöneliş ise de, İstanbul’da Batı biçiminin etkili olmaya başlaması, İngiliz ve Fransız askerlerinin müttefik olarak İstanbul’a geldiği Kırım Savaşı (1852-56) ile gerçekleşmiştir. 

 Batılılaşma kavramının modernleşmeyle özdeşleşmesi ise 1890’lara kadar uzanır. 1894 yılında Ahmet Midhat Efendi, “Avrupa’da Adab-ı Muaşeret yahud Alafranga” adlı eserini yazdığında, Batı’da görgü kurallarının ikilik içinde olduğunu sergilemeye çalışarak, eleştirel bir tutum geliştirmeye çalışır. Ahmet Midhat Efendi’nin eserinde bulunan konulara bakıldığında, bugünün şehirli yaşamının ilk kurallarını oluşturan Osmanlı seçkinlerinin alışkanlıklarıyla Avrupa etkisine giriş sürecine ilişkin önemli ipuçları bulunmaktadır. Açıklama ve öğütler arasında şunlar da vardır : “Vestiyer yalnızca antreye konulur oysa Osmanlı konaklarında salona kadar taşınmıştır. Salonda şöminenin sağ tarafına yerleştirilen koltuk evin hanımına aittir. Salonun ortasına konulan masa ve sandalyeler ise yemek için değildir. Salona divan konulmaz. Komodin ve konsollar da salona konmaz. Osmanlı konaklarındaki gibi aile fotoğraflarını duvarlara asmak da görgüsüzlüktür..”

  

 1911 yılında orduya yönelik olarak hazırlanan “Usul ve Adab-ı Muaşeret”, Lütfü Simavi’nin yazdığı “Teşrifat ve Adab-ı Muaşeret” (1913), Hariciye Vekaleti Teşrifat Umum Müdürü Safveti Ziya’nın “Adab-ı Muaşeret Hasbihalleri” (1926) (yukarıda solda) gibi eserler, görgü kurallarının değerler dizgesi ile çakıştırılması, saray, ordu ve bürokrasi geleneklerinin yeni Cumhuriyetin de devralacağı yeni insan talebiyle uyumlu hale getirilmesi çabalarının göstergeleri olarak da okunabilir. 
 Abdullah Cevdet’in 1927’de yayımladığı “Mükemmel ve Resimli Adab-ı Muaşeret Rehberi” adlı kitabı ise, aydınların görevinin, iktidarın bütüncül anlayıştaki tutumuna karşı “toplumun yetiştirilmesi” görevine sarılmalarının, entelektüellik yerine “aydın” olma işlevinin kalıcılaşmasının örneğini oluşturur. 
 Cumhuriyet’in özellikle kılık kıyafet ve kadının konumu konusundaki tavrı ve Batılı birçok tutumun çağdaş uygarlığın gerekliliği olarak örnekleriyle yaşama geçirilmesi yolundaki çabasıyla, görgü kurallarının öğrenilmesi günlük konulardan biri haline gelir. Erenköy Kız Lisesi Felsefe ve İçtimaiyat Muallimi Feliha Sedat’ın 1932’de yayımlanan “Genç Kızlara Muaşeret Usulleri” kitabı, “..yeni hayatın yarattığı zaruretlerden biri..” olarak sunulur.  

  

Leave a reply:

Your email address will not be published.